Bir Bavul Dolusu

Geçmişinden kaçmak için yaşadığı şehri terk edip başka bir şehre doğru yolculuğa çıkan yabancıyı gideceği yerde bir sürpriz beklemektedir.

Bir Bavul Dolusu

Bulutlu bir gündü. Şehrin otogarı çok yoğun değildi ama tenha da sayılmazdı. Otobüsüne yetişmeye çalışan insan kalabalığının arasında bir yabancı da vardı. Elindeki çekçekli bavuluyla otobüsünün olduğu perona doğru ilerliyordu. Bavulu çok ağır sayılmazdı, terk etmek üzere olduğu bu şehirden ayrılırken yanına yalnızca birkaç parça kıyafet ve elektronik cihazlarını almıştı. İnsanların arasından sıyrılıp peronuna vardı.

 

“Koltuk numaranız kaç?” diye sordu muavin.

 

“Otuz,” diye cevapladı yabancı.

 

Muavin onun bavulunu bagaja yerleştirirken otobüse binip arka taraftaki koltuğuna ilerledi. Her zaman yaptığı gibi tekli koltuklardan birini almıştı, yanında yabancılarla seyahat etmeyi oldu olası sevmiyordu. Cam kenarındaki koltuğuna oturup arkasına yaslandı. Artık yabancı olduğu ve her tarafı onu öldüren anılarla dolu olan bu şehre son kez şöyle bir baktı. Bu şehir ona artık bir anlam ifade etmiyordu, bu şehir onun için bir anlam ifade etmeyi bırakalı çok uzun zaman olmuştu.

 

Beş dakika sonra otobüs hareket etti. Devasa otobüs geri geri giderek perondan çıkarken yabancının yüzünde bir tebessüm oluştu. Nihayet buradan ayrılıyordu ve çok istediği o yeni başlangıcı yapabilecekti.

 

Otobüs otogardan ayrılıp yola koyuldu. Bütün hayatının geçtiği şehir arkasında kalırken yeni bir sayfa açacağı şehre giden yollar önünde uzanıyordu. Buradan yüzlerce kilometre uzaklıktaki şehirde kendisine 1+1 eşyalı bir daire tutmuştu. Şu an eşya konusunda düşünmek, telaş etmek ve masraf yapmak istemiyordu. İnternet üzerinden iletişime geçtiği ev sahibi apartmana vardığı zaman kapıcıyla görüşüp evin anahtarlarını alabileceğini ona söylemişti. Ev hakkındaki her şeyi halletmişti, tek yapması gereken yeni evine ulaşıp oraya yerleşmekti.

 

Muavin ikram arabasını hazırlarken ona kısa bir bakış attı. Son günlerde hiç iştahı olmadığı için doğru dürüst bir şeyler yiyemiyordu ama sıcak bir kahve içmek ona iyi gelebilirdi. Sonuçta yeni başlangıcını zinde bir kafayla yapması gerekiyordu. Yeni şehirdeki evini tutmuş olsa da o şehirde daha önce hiç bulunmamıştı ve şehrin otogarından evine gidene kadar epey zaman harcayacaktı. Tüm bu süreçte ihtiyacı olan en önemli şey zinde kalmaktı.

 

Başını cama yaslayıp yolu izlemeye başladı. Çoğu bu şehrin plakasına sahip olan arabalar hem bulundukları yönden hem de karşı yönden hızla geçiyordu. Bu arabalar ona hayat yolunda yol alan insanları hatırlattı. İnsanlar da üstünde yalnızca bir kez yolculuk yaptıkları hayat yolunda hızla yol alıyor, çoğu zaman yanından geçip gittiği şeyleri fark edemiyordu. O da bu yolda çok mu hızlı yol alıyordu? Yaşadığı şehri terk etme kararını çok hızlı mı vermişti? Bunun hakkında biraz daha düşünemez miydi?

 

“Hayır,” dedi kendi kendine. “Yeterince düşündüm.”

 

Onu bu şehri terk etmeye zorlayan şey geçmişin ta kendisiydi. Bu şehirde yaşadığı tüm seneler boyunca birbirinden kötü şeyler yaşamış, çoğu günü savaş gibi geçmişti; sevdiği insanlardan kazıklar yemiş, güvenip sırtını yasladığı kişiler tarafından sırtına onlarca hançer saplanmıştı. Burada yaşadığı süreçte iyi günleri olmamış mıydı? Elbette olmuştu. Yalnız kalmadan önce beraber çok güzel zaman geçirdiği arkadaşları olmuştu, üniversitede istediği bölümü okumuştu -her ne kadar iş hayatında bu meslekten tiksinmiş olsa da-, ona güzel şeyler hissettiren sevgilileri olmuştu -her ne kadar onlar da kalbini paramparça yaparak ondan ayrılsa da-, pek çok şehri gezip farklı kültürler tanımıştı. Tüm bunlar onlarca bölümün olduğu öyküsünün sadece bir sayfası olsa da yaşanmıştı ve ona kendini iyi hissettirmişti ama o öyküye baktığında gördüğü tek şey kötü şeyler ve acı veren geçmiş oluyordu. Sanki tüm iyi günleri siyah bir kâğıdın üstündeki beyaz noktalarmış gibi hissediyordu ve zaman geçtikçe grileşiyorlardı.

 

“Siz ne alırsınız?” diye soran muavinle içine gömüldüğü düşüncelerinden kurtuldu.

 

“Bir kahve alayım,” dedi kısık sesle. “Üçü bir arada olsun.”

 

Muavin kaynar suyu karton bardağa doldururken bardağa dolan su gibi zihnine dolan anılara lanet okudu. Tüm geçmişini arkasında bırakmaya karar verdiği ve bu yönde en büyük adımı attığı esnada bir anda ortaya çıkan bu düşünceler de neyin nesiydi? Neden hatırlayıp kendine acı çektiriyordu?

 

“Buyurun,” deyip bardakla kahve paketini uzattı muavin.

 

“Teşekkür ederim.”

 

Kahve paketini açıp kahveyi bardaktaki suya dökmeye başladı. Kahveyle bulanan su, anılarla bulanan zihnine benziyordu. Otobüse binerken duru olan zihni otobüse bindikten sonra içeri akın eden anılarla beraber bulanmaya başlamıştı. Oysaki o geçmişi unutacağına ve onu asla hatırlamayacağına dair yemin etmişti fakat unuttuğu başka bir şey vardı: İnsan hafızası kontrol edilecek bir şey değildi, onun ne yapacağına veya yapmayacağına kimse karar veremezdi. Üstelik o geçmişiyle, yaşadıklarıyla, anılarıyla yüzleşmeyi denememişti bile, tek yaptığı arkasına bakmadan kaçmak olmuştu. İnsan, her şeyden ve herkesten kaçabilirdi ama kendisinden kaçamazdı.

 

“Hayır,” diye düşündü. “Geçmiş geçti ve gelecek geliyor.”

 

Kendini buna inandırdıktan sonra buharı tüten kahvesinden büyük bir yudum içti. Başını koltuğa yaslayıp gözlerini kapattı, yapacağı yeni başlangıcı düşünmeye başladı. Çalıştığı şirketin taşındığı şehirdeki şubesindeki işi hazırdı; orada eski iş yerine nazaran pozisyonunu yükseltebilir ve iyi arkadaşlar bulabilirdi; yeni evi eskisi gibi küçüktü ama orada eski evinde bulamadığı huzuru bulabilirdi; yeni komşuları da sıcakkanlı ve tatlı insanlar olursa onlarla arkadaş olabilir ve apartmanda huzurla yaşayabilirdi.  Bunlar hakkında düşünmek yüzünde bir gülümsemenin çiçek gibi açmasını sağladı. Umut, karanlık geceye doğan bir ışık gibiydi.

 

İki saat sonra bir dinlenme tesisinde mola verdiler. Üstüne ceketini alıp otobüsten indi. Tesis binasının önünde durup bir dal sigara yaktı. “İllet” dediği sigarayı bırakmayı çok kez denemişti ama bunda bir türlü başarılı olamamıştı. Ne zaman sigarayı bıraktığını söylese ya o gün ya da ertesi gün kötü bir şey yaşıyordu ve teselliyi yine bir dal sigarada buluyordu. Sigara artık onun arkadaşına, dert ortağına dönüşmüştü; bunun kendisi de farkındaydı ve bu hoşuna gitmeye de başlamıştı. En azından ona yamuk yapmayan, arkasından kuyusunu kazmayan ve destek olmasa da köstek de olmayan bir dostu vardı.

 

Tanımadığı biri yanına yaklaştı. “Çakmağınızı kullanabilir miyim?” diye sordu.

Ceketinin cebinden çakmağını çıkarıp ona uzattı. Yanındaki kişi sigarasını yaktıktan sonra çakmağı teşekkür ederek ona geri verdi.

 

“Yolculuk nereye?” diye sordu.

 

Tanımadığı kişinin yüzüne bir süre dikkatle baktı. Emin değildi ama aynı otobüste yolculuk yaptıklarını sanıyordu.

 

“…’ya,” diye cevap verdi.

 

“Orada birkaç kez bulundum,” dedi yanındaki. “Güzel şehirdir. Oralı mısınız?”

 

“Değilim.”

 

“Ziyaret etmeye gidiyorsunuz o hâlde?”

 

“Hayır, orada yaşamaya başlayacağım.”

 

“Yeni taşındınız demek. Hayırlı olsun.”

 

“Teşekkür ederim.”

 

“Ne işle uğraşıyorsunuz?”

 

Tanımadığı bu yabancının bu kadar kişisel sorular sorması sinirini bozsa da belli etmedi. “Bir şirkette çalışıyorum,” dedi.

 

“Yeni bir iş yeri ilk başta insanı çok gerer ama zamanla alışırsınız.”

 

“Ben de öyle umuyorum,” dedi. Sonra çok soğuk davrandığını düşünmüş olmalı ki devam etti: “Siz ne işle uğraşıyorsunuz?”

 

“Ben mi? Memurum ben. Birkaç günlüğüne ailemin yanına gidiyorum, annem biraz rahatsızlandı da.”

 

“Geçmiş olsun. Ciddi bir durumu yoktur umarım.”

 

“Çok şükür yok ama ben yine de yanında bulunmak istedim.”

 

“En iyisini yapmışsınız.”

 

Aklına kendi ailesi gelince kara bulutlar zihnini tekrardan sardı. Onun yalnızlığı ilk kez hissettiği yer çoğu insan gibi aile evi olmuştu. Henüz bir çocukken tek başına odasında, yorganın altında ağladığı gecelerde kimse onu duymamış, tüm hıçkırıklarını içine atmıştı. Kalbi parçalara ayrılırken ve o tüm parçaları yalnız başına toplarken bu dünyada herkesin yalnız olduğunu ve öyle de kalacağını anlamıştı. En nihayetinde bu dünyaya tek başımıza geliyorduk ve bu dünyada çoğu anımızı, özellikle de başkalarına en çok ihtiyacımız olduğu anları, tek başımıza geçiriyorduk. İnsan kahkahalarına eşlik edecek birilerini çok kolay buluyordu ama konu kedere eşlik etmek olunca hiç kimseyi yanında bulamıyordu. İyi günlerimizde başrolü oynayan insanlar, kötü günlerimizde sadece birer figürana dönüşüyordu.

 

“Gideceğiniz şehirde daha önce hiç bulundunuz mu?” diye sordu yanındaki yabancı.

 

“Hayır,” dedi bulanık bir sesle. Geçmişi hatırladıkça zihni gibi sesi de bulanıklaşıyordu. “İlk kez gidip göreceğim.”

 

“Tamamen yabancı bir şehre alışmak sizin için uzun zaman alır. Oraya taşınmayı siz mi istediniz?”

 

“Evet, yabancı bir şehir olmasını bizzat ben istedim.”

 

Doğru söylüyordu. Taşınacağı şehrin daha önce adım bile atmadığı bir şehir olmasını özellikle istemişti, daha önce gördüğü bir yere gitmek onun için bir başlangıç sayılmazdı. Onun istediği tertemiz, üzerinde hiçbir lekenin olmadığı bir sayfa açmaktı ve gideceği yerde her şeyin yabancı olmasının buna fayda sağlayacağına inanıyordu. Yeni şehir, yeni iş yeri, yeni iş arkadaşları, yeni ev, yeni komşular ve yeni sokaklar. Eğer her şey yeni olursa, eskiye dair hiçbir şey kalmazsa o da yeni bir insan olabilirdi.

 

“Sıfırdan başlamak iyidir,” dedi yabancı gülümseyerek. Sanki onun düşüncelerini okuyordu. “Size şehre alışma konusunda başarılar dilerim.”

 

“Teşekkür ederim, sağ olun,” dedi. Adını bile bilmediği yabancıya zoraki bir gülümseme gönderdikten sonra otobüse ilerledi. Cam kenarındaki yerine oturup kulaklıklarını taktı. Şarkı dinlemek kafasındaki sesleri bastırma konusunda yardımcı olabilirdi çünkü o sesleri duymaya şu an hiç tahammülü yoktu. Geçmiş sanki ona yapışmıştı ve bir gölge gibi onu takip ediyordu. Geçmişten o şehri terk ederken kurtulmuş olması gerekirdi ama geçmiş şimdi sanki yol arkadaşıymış gibi onunla beraber yolculuk ediyordu. Bunun hakkında düşünmek onu sinirlendirdi, gürültülü bir şarkı açıp sesi yükseltti.

 

Eğer iş yerinde onun yerine daha az tecrübeli birini yükseltmeseydiler ve ona hakkı olan pozisyonu verseydiler belki de yaşadığı şehri terk etmek istemeyecekti. Üstelik bu haksızlığı dile getirip hakkını aramaya kalktığında herkes onunla dalga geçmiş, onu bencil ve kıskanç olmakla suçlamıştı. Tüm bunlar onun için oldukça küçük düşürücüydü ve kesinlikle kabul edilemezdi. Bu olaydan sonra zaten son zamanlarda iletişiminin zayıfladığı iş arkadaşlarıyla iletişimini tamamen kesmiş, başka bir şehre tayin olmak istemişti. Bu isteği kısa sürede kabul olunca senelerdir yaşadığı şehre uzak yabancı bir şehre tayini çıkmıştı, o da hiç beklemeden internetten bir daire kiralamış, ardından da bir otobüs bileti satın almıştı. İş yerindeki hiç kimseyle vedalaşmamış, ayda yılda bir görüştüğü diğer arkadaşlarına da haber verme zahmetine girmemişti. Umursanmadığını bilen her insan gibi o da konuşarak ne çenesini ne de kalbini yormuştu. Sessiz vedalar aslında en gürültülü olanlardı, o da görünüşte sessiz ama aslında çok gürültülü bir veda etmişti.

 

“Yine yapıyorsun,” diye mırıldandı boğuluyormuş gibi hissederken. “Hatırlıyorsun! Kes şunu.”

 

Müziğin sesini açsa da düşüncelerinin sesi de aynı düzeyde yükseldi. Her anı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçerken onları görmezden gelmeye çalışıyordu ama anılar baktığı her yerdeydi. Kaçmaya çalıştığı geçmiş tam karşısındaydı, onunla yüzleşmek için buradaydı; o ise yine kaçmak istiyordu, geçmişi ve geçmişin acı dolu anılarını görmek istemiyordu.

 

“Sadece güzel bir hayatım olmasını istiyorum,” diye düşündü acı içinde. “Mutlu olmak istiyorum, eğlenmek istiyorum, gülmek istiyorum, çevremde olan iyi insanlar istiyorum ama sanırım çok şey istiyorum ya da bir yerde yanlış yapıyorum. Belki de yanlışın ta kendisiyim.”

 

Yanlış yaptığı bir şey vardı: Kaçmak. Hem geçmişinden hem geçmişiyle yüzleşmekten hem de -ki bu en kötüsüydü- kendisinden kaçıyordu. Kaçmayı bırakıp kendisiyle yüzleşse, geçmişin yara izlerini kıyafet gibi giymiş o kişiyle yüzleşse ve onu gerçekten arkasında bıraksa istediği ilerlemeyi yapabilecekti ama kaçarak onu sadece yanında bir yük olarak taşıyordu.

 

Yolculuğun kalan birkaç saatinde de anı denizinde bir su altına inerek bir de su yüzeyine çıkarak zaman geçirdi. Artık istediği o berrak zihinden çok uzaktaydı ve her tarafı anılarla doluydu. Tüm bu anılardan nefret ediyor, onları yakarak yok etmek istiyordu ama öfkesinin zarar verdiği tek şey kendisinden başkası değildi.

 

Otobüs yabancı şehrin otogarına girince hızla ayağa kalkıp ceketini üzerine giydi. Şimdi de tüm suçu otobüse atıyor, bu otobüsün ona iyi gelmediğini düşünüyordu. Bir an önce bu otobüsten inmeli, temiz havayı içine çekmeli ve bu saçma düşüncelerden kurtulmalıydı. Yaşadığı şehirden kalkıp ta buralara kadar yeni bir başlangıç yapmak için gelmişti, her şeyi arkasında bırakmıştı, bu gayesine uygun davranmak zorundaydı.

 

Otobüs peronda durunca muavinden sonra otobüsten inen ilk kişi oldu. Olduğu yerde durup derin bir nefes aldı, bu yabancı şehrin serin havası onun ciğerlerine doldu. Havada her otogarda olduğu gibi hüzünlü bir şeyler vardı, bunu hissettiğinde yüzü düştü. Buraya mutlu olmak için gelse de kendisini şu anda hiç mutlu hissetmiyordu. Kafasını iki yana sallayarak otobüsün yanındaki bagaja yürüdü.

 

“Koltuk numaranız kaçtı?” diye o meşhur soruyu sordu muavin.

 

“Otuz,” diye cevapladı tekrar. “Şu siyah olan benim.”

 

Muavin yabancının gösterdiği siyah bavulu bagajdan çıkarıp yere koydu. Yabancı ona teşekkür ederek bavulu çekmek için hızlı bir hareket yaptı ama bavul ağır olduğu için sarsıldı. Şaşkına dönmüş bir şekilde bavula baktı. Oldukça hafif olan bavul bir anda nasıl olmuş da bu kadar ağırlaşmıştı?

 

“Bunun benim olduğundan emin misiniz?” diye sordu muavine. “Benim bavulum hafifti, bu oldukça ağır.”

 

“Bakın kâğıtta otuz yazıyor,” diyen muavin bavulun kulpuna taktığı kâğıdı gösterdi. “Sizin koltuk numaranız da otuz değil miydi?”

 

“Öyleydi,” dedi şaşkın bir şekilde. “Görünüş olarak da benim bavulum aslında. Neyse, kusuruma bakmayın, aklım karıştı herhâlde."

 

Bir anda kilolarca ağırlaşan bavuluyla beraber yürümeye başladı. Otogarın içine girince bir otobüs firmasının bürosunda oturan bir kişiye evini tuttuğu semtin adını söyleyip oraya nasıl gidebileceğini sordu. O kişi ona bir otobüs numarası söyleyip otobüs duraklarının yerini de tarif etti. Ona teşekkür ettikten sonra onun tarif ettiği yere ilerledi. Burada birçok otobüs durağı vardı, sırasıyla hepsinin üstünde yazan numaralara baktıktan sonra öğrendiği numaranın yazdığı perona ilerledi. Otobüsün gelmesini beklerken ev sahibini aradı.

 

“Merhaba, ben şehre geldim de size kapıcının numarasını soracaktım.”

 

“Apartmana gittiniz mi?” diye sordu ev sahibi.

 

“Henüz gitmedim, gitmeden önce kapıcının numarasını almak istedim.”

 

“Kapıcı evde olmaz diye korkuyorsanız korkmanıza gerek yok, mutlaka evdedir, sizin geleceğinizden de haberi var ama illa numarasını istiyorsanız size mesaj atabilirim.”

 

“Haber verdiniz demek, teşekkür ederim. Ben her ihtimale karşı numarasını alırsam çok iyi olur.”

 

“Hayhay, hemen şimdi gönderiyorum numarayı.”

 

“Sağ olun, bekliyorum.”

 

Telefonu kapattıktan bir dakika sonra ev sahibi dediği gibi kapıcının numarasını attı. Numarayı “Kapıcı” diye rehberine kaydettiği sırada otobüs de perona geldi. Ağır mı ağır bavulunu almadan önce şoföre evin olduğu yerden geçip geçmediğini sordu ve olumlu cevap alınca bavuluyla beraber otobüse bindi. Otobüs evinin hemen arka tarafındaki caddeden geçiyordu, yol üstündeki bir marketin önünde durak olduğu için de evi bulmakta zorlanmayacağı aşikârdı.

 

“İşler yavaştan yoluna koyuluyor sanki,” diye düşündü. “Ah bir de şu bavulun neden ağırlaştığını anlayabilseydim.”

 

Hareket saati gelen otobüs yola koyulduğunda arkasına yaslanıp birazdan göreceği şehri izlemek için rahat bir pozisyon aldı. Meraklı gözleri göreceği şeyleri kaçırmamak adına adeta dört açılmıştı. Yeni şehirleri, yeni yerleri keşfetmek için her zaman hevesliydi fakat şu an bu merakın yanında derin bir hüzün de vardı. Kendisini her yerini bildiği o tanıdık şehirde de yalnız hissediyordu ama bu seferki yalnızlığı tek kişilik bir yalnızdı, yanında sahte arkadaşları yoktu. Hayatında gerçek bir şeyler isterken en sonunda gerçek bir yalnızlığa sahip olmuştu, bunun farkında olmak onu üzüyordu. Dünyadaki güzel şeylerin gerçekliğinden emin olmak çok zordu ama kötü olan her şey saf gerçeklikten oluşuyordu. Nefretin, öfkenin, düşmanlığın yalan olduğunu hiç görmemişti ama yalan olan çok sevgi, sevinç ve dostluk görmüştü.

 

Başını çevirip otobüste onunla beraber yolculuk eden insanlara baktı. Yaşlı bir adam şoför koltuğunun arkasında, yaşlı bir kadın da diğer taraftaki koltukta tek başına oturuyordu; dörtlü koltukların ikisinde kendi arasında sohbet eden iki genç kız vardı, diğer tarafta bir erkek kulaklıkla müzik dinliyordu; onun oturduğu koltuğun yan tarafındaki koltukta evli olduklarını sandığı bir çift oturuyordu, kadın adamın omzuna yatmıştı, adam da elini kadının bacağına koymuştu. Ne huzurlu görünüyorlardı. O da bir gün kendisini böyle bir manzaranın içinde görebilecek miydi? Artık karşısına kalbini kırmak yerine onu mutlu edecek birisi çıkacak mıydı?

 

İhtimalleri düşünmeyi bırakıp önüne döndü. Bir şeyi beklemek ya da bir şeyin olmasını ummak onun gerçekleşmesine yardımcı olmuyordu, eğer bir şey olacaksa bu en beklenmedik anda birdenbire gerçekleşiyordu. Bu şekilde düşünerek bu yaşına kadar gelmişti, bu yaştan sonra da düşüncelerini değiştirmeye çalışacak değildi.

 

Otobüs bu yabancı şehrin caddelerinde, sokaklarında dura kalka ilerlerken o da sessizce etrafı izledi. Yollarda bir dolu araba ve kaldırımlarda yürüyen bir dolu insanla hayat telaşı bu şehirde de hız kesmeden devam ediyordu. Dünyaya uzak bir köşeden onu izlemek insana ne çok şey düşündürüyor ve insanın ne çok şeyi fark etmesini sağlıyordu. Bu caddeler, sokaklar, binalar, insanlar ona yabancıydı ama hiçbiri daha önce gördüklerinden farklı değildi. Hayat burada da devam ediyordu, insanlar burada da yaşıyordu, gözüne çarpan belirgin bir farklılık yoktu. Mekân farklıydı, oyuncular farklıydı ama senaryo aynıya benziyordu. Bu aynı senaryoda yeni bir başlangıç yapabilecek miydi? Kaşlarını çatarak yere baktı. Bunun hakkında düşünmek istemiyordu, hiçbir şey hakkında düşünmek istemiyordu. Burada yeni bir başlangıç yapmak için vardı ve bunu yapacaktı.

 

İneceği durağa yaklaştığında koltuktan kalkıp otobüsün orta kısmına koyduğu bavuluna ilerledi. Bavulunu eline aldığında bavul ona biraz daha ağırlaşmış gibi geldi.

 

“Deliriyor muyum?” diye düşündü. “Bavul neden durduk yere ağırlaşsın? En başından beri bu kadar ağırdı da ben mi fark etmedim?"

 

Otobüs durakta durup kapıları açılınca düşüncelerinden kurtulup ağır bavuluyla birlikte otobüsten indi. Marketin hemen arka tarafında kalan apartmana doğru yürürken kendi kendine söyleniyordu. Yeni evine girer girmez yapacağı ilk iş bavulu açarak içinde ne olacağına bakmak olacaktı. Bunun içinde bu kadar ağır ne olduğunu çok merak ediyordu.

 

Arka sokağa dönünce burasının caddenin aksine oldukça sakin olduğunu gördü. Büyük bir köpek kaldırımın kenarında uyuyordu, orta yaşlı bir kadın da ondan yaklaşık yirmi metre ötede ağır adımlarla yürüyordu. Olduğu yerde durup yeni sokağına baktı. Kaldırımlarda çok sık olmasa da belli aralıklarla ağaçlar vardı, apartmanlar dip dibe değildi ve hepsinin çevresinde küçük de olsa bahçeleri vardı. İlerleyen günlerde burada yürüyüş yapmayı çok seveceği kesindi. Küçük bir tebessüm ederek yeşil boyalı apartmana yürüdü.  En alttaki zilin üstünde “kapıcı” yazıyordu. Zili çaldı. Çok geçmeden otomatiğe basıldı ve kapı açıldı. Apartmanın gösterişli kapısını itip içeri girdiğinde burnuna ferah bir koku çarptı.

 

“Hoş geldiniz,” dedi karşıdan gelen orta yaşlı bir adam. “12 numaraya taşınan siz misiniz?”

 

“Hoş buldum,” diye cevap verdi. “Evet, benim.”

 

“Ev sahibi geleceğinizi haber vermişti,” dedi kapıcı. “Size dairenize kadar eşlik edeyim.”

 

“Teşekkür ederim ama siz anahtarı verin, gerisini ben hallederim.”

 

Kapıcıdan evin anahtarını aldıktan sonra asansörle evinin bulunduğu altıncı kata çıktı. Her katta iki daire vardı ve dairelerin kapıları karşılıklıydı; asansör daire kapılarının arasındaydı, onun karşısında da merdivenler vardı. Apartmanın koridoru çok geniş değildi ama eski apartmanına göre daha büyüktü ve duvarlar krem rengine boyandığı için çok ferah görünüyordu.

 

Bavulunu adeta sürükleyerek 12 numaralı kapının önüne getirdi. Patlayacakmış gibi duran bavula ters ters baktıktan sonra elindeki anahtarı yuvasına sokup yeni evinin kapısını ilk defa açtı. Akşamüzeri olduğu için evin içi loştu, kapının yanındaki lamba anahtarına basıp ışıkları yaktı. Küçük holün lambası yandığında holün hemen ilerisindeki salon da aydınlandı ve o zaman evin içini görebildi. Salonun ortasında biri vardı, hıçkırarak ağlıyor ve acı içinde bir şeyler söylüyordu.

 

“Yapamıyorum,” diyordu. “Geçmişin acı dolu anılarından kurtulamıyorum, olmuyor.”

 

Salonun ortasında ağlayan bu kişi kendisinden başkası değildi.

 

Korku içinde geriye kaçtığında arkasındaki bavula çarpıp onu yere devirdi. Fermuarı patlayan bavulun içinden yere anılar saçıldı. Kurtulmak için yüzlerce kilometre yol kat ettiği, yaşadığı şehri terk ettiği geçmişin acı dolu anıları burada, yeni bir başlangıç yapmak için bulunduğu şehirdeydi. Bavulunu dolduran anılar onun etrafında dönüyor, tüm gerçeklikleriyle vücuduna kırbaç gibi çarpıyordu. Otobüse binerken zihni berrak olmasına rağmen yolculuk boyunca geçmişi o hatırlamış, bu anıları bavuluna o doldurmuştu ve artık kaçacak hiçbir yeri yoktu. Geçmişinden, anılarından ve en önemlisi kendisinden nereye giderse gitsin kaçamayacaktı. Yapması gereken şey bu dünyadaki en acı dolu ama en gerekli şeydi: Yüzleşmek. Kendisiyle yüzleşmek zorundaydı yoksa açtığı her yeni kapının ardında aynı manzarayı görecekti.

 

Geçmiş geçmemişti ve geçmiş geçmedikçe gelecek de gelmeyecekti.

SON