Kadrajdaki Dünyalar | 10. Kare: Randevu

Kadrajdaki Dünyalar'ın 10. Bölümü | Çocukluğundan beri fotoğrafçılıkla uğraşan ve bu alanda lisans eğitimi alan Göksel'in çektiği fotoğrafları paylaştığı "kadrajdakidunyalar" isimli bir sosyal medya hesabı vardır. Genç fotoğrafçı bir gün fotoğraf çekimi için gittiği Kadıköy'de eve dönmeden önce bir kafeye oturur, bu kafede sahne alan gencin fotoğraflarını çeker ve sonrasında bir tanesini hesabında paylaşmaya karar verir. Fotoğrafı paylaştığı günün akşamında mesaj kutusuna düşen bir mesaj her şeyi değiştirmek üzeredir.

Kadrajdaki Dünyalar | 10. Kare: Randevu

Mutfakta ikramları hazırlayan Göksel dün akşam babasının aldığı mozaik pastayı tabaklara yerleştirdikten sonra tadını herkesin sevdiği soğuk kahvesinin içine de birkaç buz attı. Genç kadın kahve içmeyi seviyordu fakat sıcaklığın 30 dereceyi aştığı yaz günleri sıcak kahve yerine soğuk kahveler içmeyi tercih ediyordu ve bugün de buzlu kahvesinden yaptı.

İkramları tepsiye yerleştirip mutfaktan çıktı. Salona girdiğinde Ahsen’i koltuğun üstünde bıraktığı gibi buldu. Arkadaşının sesini duyan Ahsen omzunun üstünden ona baktı.

“Mozaik pasta mı o?” dedi tabaklara bakan Ahsen.

“Evet,” diye onayladı Göksel. Tepsiyi sehpanın üstüne bıraktı. “Babam dün almış.”

“Çok severim,” deyip dudaklarını yaladı. “Her zaman aldığı tatlıcıdan mı almış?”

“Hı hı. Hepimizin favorisi olan yerden.”

“Oley be! Kesesine bereket.”

“Afiyet olsun bebeğim.”

Ahsen hiç beklemeden mozaik pastadan bir çatal yedi. Engin’in uzun yıllardır alışveriş yaptığı tatlıcının tüm tatlıları çok lezzetliydi, özellikle de mozaik pastası herkesin favorisiydi.

“Adamlar efsane yapıyor,” dedi Ahsen dolu ağzıyla. “Acaba çalışan arıyorlar mı? Ben zevkle dükkânda durur ve tüm tatlıları yerim.”

Göksel gülerek, “İlk günden kovulur, üstüne de yediğin tüm tatlıların parasını ödemek zorunda kalırsın,” dedi.

“Tatlılara ne olduğunu sorduğumda, ‘Hangi tatlılar?’ desem bence sıkıntı çıkmaz. Tatlı mı? Hiç haberim yok. Kesinlikle hepsini mideme indirmedim.”

İki dostun kahkahaları salonda yankılandı.

“İşte bu yüzden böyle işlerde çalışmıyorsun,” dedi Göksel. “Dükkânı batırırsın.”

“Batırırım valla. Bu kadar güzel tatlı mı yapılır? Tarifini verseler keşke.”

“Senin karnın aç sanki. Aç mısın? Açsan söyle bak. Evime gelen misafiri aç aç oturtmam, hemen gider dünkü yemekleri ısıtırım.”

Ahsen gülerek, “Sadece mozaik pasta âşığıyım,” dedi. “Karnım tok güzelim. Ahu’yla beraber mükellef bir kahvaltı ettik.”

“Emin misin?”

“Oldukça.”

Bir süre ikisi de konuşmadan tatlıdan yiyip kahveden içtiler.

“Yarın buluşuyorsunuz yani?” dedi Ahsen saniyeler sonra. “Yemeğe çıkıyorsunuz.”

Ahsen başını çevirip yanında oturan Göksel’e baktığında arkadaşının da kendisine baktığını gördü. Birkaç saniye bakışan ikili aynı anda çığlık attı. El ele tutuşup, birbirlerini sarsarken bağırmaya devam ettiler. Uzun zamandır onları bu kadar heyecanlandıran bir olay yaşamamışlardı.

“İlk buluşmanın bu kadar çabuk olacağını beklemiyordum,” dedi Ahsen. “Dördüncü günde teklif etti resmen, üstelik bir akşam yemeği randevusu. Çok romantik.”

“Daha önceki hafta kafeye gittiğimiz akşam annemlere hiç akşam yemeği randevusuna çıkmadığımı söylemiştim,” dedi Göksel o günü hatırlayarak. “Bu kadar kısa sürede bu durumun değişeceğini, üstelik bunun o akşam yüz yüze tanıştığım Gökhan sayesinde olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi.”

“Bu hayata aklımıza bile gelmeyecek şeyleri yaşamaya geldik kızım, daha anlayamadın mı?”

“Anladım ama her defasında şaşırıyorum işte.”

Ahsen güldüğünde Göksel de gülümsedi.

“Şu teklif olayını başından anlat,” dedi Ahsen. “Neler konuştunuz? Mesajları açsana.”

“Ya biz mesajları okurken mesaj atarsa ve mesajı saniyesinde görmüş olursam?” dedi Göksel. “Ben de kendimi şu camdan aşağı atarım valla.

“Daha neler! Çalışmıyor mu kızım bu çocuk? Ancak mesai bitiminde yazar.”

“Umarım dediğin gibi olur.”

Sosyal medya hesabına giren Göksel mesajlar sayfasının en üstünde olan Gökhan’la konuşmasını açtı ve ekranı üste kaydırıp dün akşamki mesajlaşmanın başlangıcını buldu. Pazar günü Gökhan, Aras’la olan özel dersinden sonra akşam Göksel’e mesaj atmıştı ve ikili günlerinin nasıl geçtiğine dair kısa bir sohbet etmişti. Gökhan Göksel’in sorusu üzerine Aras’la yaptıklarından, üzerinde çalıştıkları parçalardan ve biraz da çocuğun ailesinden bahsetmişti. Tüm günü ailesiyle evde geçiren Göksel de ailecek kahvaltı ettiklerinden, film izlediklerinden, akşamüstü market alışverişi yaptıklarından bahsetmişti. İkili bir saat kadar sohbet ettikten sonra Gökhan’ın çok yorgun olduğunu, bir duş alıp hemen uyuyacağını söylemesiyle vedalaşmıştı. Pazartesi günüyse, yani dün, Gökhan mesai çıkışı eve geldikten sonra yine ona mesaj atmıştı.

“İşte buradan başlıyor,” dedi dünkü konuşmanın başını bulan Göksel. “Çabuk oku.”

“Okumak benim işim bebeğim,” diyen Ahsen telefonu eline aldı. “Bir edebiyatçı olduğumu hatırlatırım.”

Ahsen mesajları okumaya başladı.

Gökhan Uygur: Selam, nasılsın?

Gök: Selam. İyiyim, senden ne haber?

Gökhan Uygur: İş çıkışı yorgundum ama biraz dinlendim, daha iyiyim şimdi. Ne yapıyorsun, günün nasıl geçti?

Gök: İyi yapmışsın. Yemek yedikten sonra odama çekildim, yaptığım buzlu kahveyi içip sosyal medyada takılıyorum öyle. Gün boyunca evdeydim, bir şeyler izleyip yemek yaptım; her zamanki şeyler. Sende durumlar nasıl?

Gökhan Uygur: Afiyet olsun. Yemeğe ne yaptın? Ben de iş çıkışı direkt eve geldim, yemek sipariş edip yedim, duş alıp gevşedim ve şimdi de koltukta uzanıp seninle konuşuyorum işte. Benim de her zamanki şeyler, bir değişiklik yok

Gök: Sağ ol, sana da afiyet olsun. Tavuk soteyle pilav yaptım, tavuk sotede biraz acemiyim ama bizimkiler beğendi. Gittikçe gelişiyorum

Gökhan Uygur: Çok severim ve senin de gayet güzel yaptığına eminim. Söylediğin gibi yemek yapmak püf noktalarının zamanla öğrenildiği bir şey, kimse annesinin karnından aşçı çıkmıyor

Gök: Orası öyle, ben de öğreniyorum işte

Gökhan Uygur: İyi yapıyorsun, yemek yapmak çok keyifli

Gök: Bence de, özellikle de müzik dinleyerek yapınca. Hem aşçı hem de şarkıcı havasına giriyorum

Gökhan Uygur: Hahaha, hangimiz girmiyoruz ki? Kaşığı da mikrofon olarak kullanıyor musun?

Gök: Yemek yaparken beni izlemeyi nasıl başardın?

Gökhan Uygur: Kahkaham apartmanın tüm katlarından duyulmuş olmalı, muhtemelen komşular deli olduğumu düşünüyor ama uzun bir mesainin ardından gülmek iyi geldi

Aynısını ben de yapıyorum çünkü ve aksini iddia edenler de dahil herkesin aynı şeyi yaptığından eminim

Gök: Ben de öyle. En azından senin sesin güzel, benimkiyse akordu bozuk bir enstrüman gibi

Gökhan Uygur: Kimsenin rahatsız olmadığı bir ortamda şarkı söylemenin hiçbir sakıncası yok bence hatta bir tür terapi olduğuna inanıyorum

Gök: Kesinlikle, inanılmaz iyi hissettiriyor

Gökhan Uygur: Müzik ruhun gıdası ve şifasıdır

Gök: Gerçekten öyle, güzel bir benzetme oldu

Gökhan Uygur: Müzikle geçen 11 senelik geçmişime dayanarak güzel olduğu kadar doğru bir benzetme olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Gerçi bu süre enstrüman çalarak geçen yıllarımı kapsıyor, müziğin bendeki yeriyse kendimi bildim bileli apayrı

Gök: Senin de ayrıntıları hayal meyal hatırladığın ama çalan şarkıdan keyif aldığını anımsadığın anıların vardır o zaman. Ben en çok ailecek yaptığımız yolculuklarda arabanın radyosundan yükselen şarkıları büyük bir keyifle dinlediğimi hatırlıyorum, ayrıntılar çok bulanık ama hissettiğim keyif netliğini koruyor

Gökhan Uygur: Benim de benzer anılarım var. Hayatının büyük çoğunluğu yollarda geçmiş biri olarak araba yolculuklarında müzik bana eşlik eden yol arkadaşıma dönüşmüştü. Arabanın arka koltuğunda oturur, yolu izleyerek çalan şarkıları dinler ve hayallere dalardım. Güzel zamanlardı

Gök: Gözümün önünde canlandı şu an o anlar. Gerçekten güzel zamanlardı ve senin de benzer anılara sahip olmana sevindim

Gökhan Uygur: Ortak noktalarımızın giderek artması çok hoş

Gök: Öyle

Gökhan Uygur: Öyle

Ahsen burada durup incecik bir ses çıkardı ve Göksel’e döndü. “Aranızdaki çekim o kadar kuvvetli ve belirgin ki,” dedi samimiyetle. “Bir kitap okuyormuşum gibi hissediyorum.”

“Burada çok utandım,” diye itiraf etti Göksel. Ahsen okurken o da arkadaşına eşlik ediyordu. “Sanki karşımda duruyormuş da gözlerimin içine bakarak gülümsüyormuş gibi hissettim ve kızardım.”

“Çok güzel hisler bunlar. İnsan gençken böyle güzel şeyler hissetmeli, kalbini küt küt attıracak şeyler yaşamalı.”

“Haklısın.”

“Haklıyım tabii. Okumaya devam.”

Gök: İşte günün nasıl geçti?

Gökhan Uygur: Ani bir konu değişimi oldu ama anlatayım: Sabahtan birkaç yeni enstrüman geldi, bu tarz teslimatlar genelde hafta başında oluyor ve ben de enstrümanların bakımlarını yapıyorum, akordunu yapıyorum. Sabahtan da bu işlerle uğraştım, öğleden sonraysa mağaza canlandı ve gelen müşterilerle ilgilendim. Gitar bakmaya gelen iki kişi vardı, onlara birkaç gitar gösterip özelliklerini anlattım hatta seslerini dinlemek istedikleri için gitarları çaldım. Normalde çok bilindik müzikler çalıp müşterilerin gitarın sesini daha iyi anlamalarını sağlarım fakat bugün şov yapasım geldi ve zor parçalar çalıp onları etkilemeyi tercih ettim. Bazı müşteriler yaptığım mesleği hor görüyor, bana tepeden bakıyor ve hadlerini bildirmek zorunda kalıyorum. Bugünküler de ben gitarlardan konuşurken çokbilmiş olduğumu düşünmüş olmalı ki gitarları çalmamı istediler, akıllarınca beni mort edeceklerdi ama ne diyebilirim ki? Ava giderken avlandılar. Yüzlerindeki şok ifadesini hiç unutmayacağım, bense onlara dünyanın en sevimli gülümsemesini gönderdim. Mağazadan ayrılışlarını görmen gerekiyordu, iş arkadaşlarımla dakikalarca güldük

Gök: Sert kayaya çarpmışlar. Çok iyi yapmışsın, mort olmayı hak etmişler. Böyle hadsiz insanlara haddini bildirmek gerekiyor, sen de olabilecek en iyi ve kibar şekilde bildirmişsin. Yüz ifadelerini de mağazadan ayrılmalarını da tahmin edebiliyorum, çok keyif verici

Gökhan Uygur: Bir daha mağazanın önünden bile geçeceklerini düşünmüyorum. Onlara unutulmaz bir ders vermek için sınavlarda gösterdiğim performanstan bile daha iyisini gösterdim

Gök: Seni epey sinir etmiş olmalılar

Gökhan Uygur: Fazlasıyla ettiler ama karşılığını verdiğim için keyfim yerinde. Bu da böyle bir anımdır işte

Gök: Ben de keyiflendim, anlatmakla iyi yaptın

Gökhan Uygur: O zaman arada anlatırım böyle olayları

Gök: Mutlaka anlat, dinlemesi keyifli oluyor

Gökhan Uygur: Hayhay, sen yeter ki iste

Ahsen bu mesajı okuduktan sonra başını çevirip muzip bir ifadeyle Göksel’e baktı ve onunla göz göze gelince ona göz kırptı.

“Hayhay, sen yeter ki iste,” dedi Gökhan’ın mesajını tekrar ederek. “36 senelik birikimimle bu adam tamamdır, diyorum ben; bana aksini söyletemezsiniz.”

Göksel bir kahkaha patlatırken Ahsen de ona katıldı. İki dost bir süre birlikte güldüler.

“Sen gerçekten delisin,” dedi Göksel biraz sonra. “Yorumlarını sonraya sakla. Ödüm kopuyor mesaj atacak diye, çabuk ol.”

“Kötüyü çağırma kızım,” dedi Ahsen. “Okuyorum işte.”

Gök: Çok sık başına geliyor mu böyle olaylar?

Gökhan Uygur: Pek sayılmaz ama hâlâ daha olması gerekenden fazla. Bugünküler gibi beni rencide etmeye çalışanlar daha nadir oluyor fakat ben sanki bir şey bilmiyormuşum da süs olarak orada duruyormuşum gibi davranan kişilerle daha sık karşılaşıyorum. Onlara doğrusunu söylemek istesem de ısrarla aksini iddia edenler oluyor. İnsanlarla uğraşmak çok zor gerçekten ama yapacak bir şey yok

Gök: Bazı insanlar gerçekten çok kaba ve onların seviyesine düşmeden onlarla konuşmaya çalışmak çok güç. Gerçekten zor bir iş yapıyorsun, kolay gelsin

Gökhan Uygur: Teşekkür ederim. Her işte olduğu gibi benimkinde de zorluklar var ama alıştım artık, gerekeni hemen yapıyorum

Gök: Haklısın, her işin kendine göre zorlukları var. Neyse, bunlar can sıkıcı konular ve uzun bir iş gününden sonra bunlardan konuşmak istediğin son şey olmalı

Gökhan Uygur: Günümün nasıl geçtiğinden bahsetmeyi seviyorum, bahsettim de ve dediğin gibi tatsız konulara girmeyelim

Gök: Kesinlikle

Gökhan Uygur: Aslında sana sormak istediğim bir soru var

Gök: Nedir?

Gökhan Uygur: Hafta içi bir akşam müsait misin?

Gök: Herhangi bir gün mü?

Gökhan Uygur: Evet. Eğer müsaitsen birlikte akşam yemeği yiyelim mi?

Gök: Olabilir. Sen hangi günler müsaitsin?

Gökhan Uygur: Salı ve çarşamba müsaitim mesela. Sen?

Gök: Çarşamba ben de müsaitim

Gökhan Uygur: Buluşalım mı?

Gök: Olur, buluşalım

Gökhan Uygur: Kadıköy’de bildiğim güzel bir restoran var, düzgün müşterileri olan sakin bir yer. Keyifli bir sohbet eşliğinde akşam yemeği yemek için son derece uygun. Ne dersin? Kadıköy’e gelebilir misin? İş çıkışımdan sonra orada buluşabiliriz

Gök: Kulağa makul geliyor. Sen işten kaçta çıkıyorsun?

Gökhan Uygur: Akşam yedide mesaim bitiyor. Restoran iş yerime yakın, iskeleye de yakın. Eğer vapurla gelirsen seni karşılayabilirim ve restorana da beraber geçeriz

Gök: Çok iyi olur. Kadıköy’ü pek bilmiyorum, restoranı bulma sorunundan da kurtulmuş olurum

Gökhan Uygur: Bunu tahmin ettiğim için dedim zaten. Seni iskeleden alırım, restorana da beraber geçeriz

Gök: Tamam, bana uyar. Sen yedide hemen işten çıkıyor musun?

Gökhan Uygur: Çarşamba çıkarım, işim olduğunu söylediğimde mağaza sorumlusu müsaade eder. Normalde mağazayı kapatıp öyle çıkıyoruz ama işi olan mesai biter bitmez çıkabiliyor

Gök: Peki, ben de ona göre yola çıkarım

Gökhan Uygur: Tamam. Yemeği ben ısmarlamak istiyorum

Gök: Çok incesin ama Alman usulü yapsak daha iyi olur, diğer türlüsü içime sinmez

Gökhan Uygur: Tamam, sen nasıl istersen öyle olsun. Buluşmaya ben davet ettiğim için ısmarlamak istemiştim ama madem Alman usulü istiyorsun, öyle yaparız

Gök: Çok memnun olurum

Gökhan Uygur: O zaman çarşamba akşamı buluşuyoruz?

Gök: Anlaştık

Gökhan Uygur: Ayrıntıları yine konuşuruz, nasıl olsa önümüzde iki gün var

Gök: Aynen, haberleşiriz yine

Bundan sonra Gökhan yorgun olduğunu söyleyerek uyumaya gidiyordu, ikili vedalaşıyordu ve mesajlaşma da sona eriyordu.

“Ay çok tatlı çocuk.” Ahsen’in ilk tepkisi bu oldu. “Çok kibar konuşuyor ve senin isteklerine de önem veriyor. Alman usulü olsun deyince hemen kabul etmiş. Bu adam gerçekten tamamdır kızım.”

Göksel gülerek, “Deli,” dedi. “Kibar değil mi? Direkt kabul etti, hiç ısrar etmedi.”

“Ben kadına hesap ödetmem, dediğini düşünsene. Korkunç.”

“Saniyesinde engeli basardım.”

“E herhâlde kızım. Hanzolarla işimiz yok.”

“Aynen öyle. Neyse ki Gökhan öyle biri değil.”

“Çok tatlı birine benziyor, ben sevdim. Akşama mesaj atar yine, ayrıntıları konuşursunuz. Ne giymeyi düşünüyorsun peki?”

“Evet, kesin yazacak,” diye onayladı Göksel. “Ne giyeceğime karar veremedim, yardımcı olursun değil mi?”

“Soruyor musun bir de? İlk buluşmanız olacak, restoranda akşam yemeği yiyeceksiniz ve bu da demek oluyor ki şık olman gerek.”

“Elbise mi giyeyim?”

“Olabilir. Hadi kalk, sana güzel bir kombin yapalım.”

Ayaklanan ikili Göksel’in odasına gitti. Bir saati aşkın bir süre boyunca Göksel kıyafetlerini ve ayakkabılarını denedi, ikili Göksel’in nasıl bir saç ve makyaj yapabileceğini düşündü. Yorucu dakikaların ardından Göksel ne giyeceğine, nasıl bir saç ve makyaj yapacağına karar verdi. Akşama doğru Ahsen gitti, evde tek kalan Göksel de salonu toparladıktan sonra yemek yapmak için mutfağa girdi.

Göksel’in ebeveynleri Güzin ve Engin 10 dakika arayla eve döndüler. Saatler 19.36’yı gösterirken aile mutfaktaki yemek masasında toplandı. Yemek için fazla vakti olmayan Göksel hazır çorbayla makarna pişirmişti.

“Artık her gün yemekleri sen yapıyorsun,” diye bir yorumda bulundu babası. “Küçük kızım büyümüş de bize yemek pişiriyor.”

“Siz çalışıyorsunuz, ben de ev işlerini hallediyorum,” dedi Göksel. “Yorgun argın eve dönünce bir de yemekle uğraşmanızı istemem. Hem yemek yapmak çok eğlenceli, bana da uğraş çıkıyor işte.”

“Sağ ol bebeğim,” dedi annesi. “Ellerine sağlık.”

“Afiyet olsun.”

Yemek yerken üçü de gününün nasıl geçtiğini anlattı. Annesiyle babasının anlatacak farklı şeyleri yoktu, bu yüzden Göksel Ahsen’le oturup zaman geçirdiklerinden bahsetti. Ailesi Ahsen’in geleceğini biliyordu hatta yemeğe kalmasını da istemişlerdi fakat Göksel bunu Ahsen’e söyleyince Ahsen, “Başka bir zaman gelirim,” demişti.

“Yarın akşam yemeğini dışarıda yiyeceğim,” dedi Göksel yemeğin sonlarına doğru.

“Öyle mi?” dedi annesi. “Kiminle buluşacaksın?”

“Gökhan’la.”

Engin öksürünce Göksel babasına baktı. Peçetesine uzanıp ağzını silen Engin de kızına döndü.

“Buluşabilirim değil mi?” diye sordu Göksel çekinerek.

“Gelecek zaman ekiyle konuştuğuna göre çoktan karar vermişsiniz,” dedi Engin. “Bizlik bir durum kalmamış.”

“Size her zaman şuraya şununla gidiyorum deyip gittiğim için şimdi de öyle yaptım, yapmasa mıydım?”

“Yok canım, git tabii. Nerede yiyeceksiniz yemeği?”

“Kadıköy’de bir restoranda.”

“Kaçta?”

“Gökhan işten yedide çıkıyor, ondan sonra buluşacağız. İş yeri iskeleye yakınmış, beni alacak ve birlikte restorana gideceğiz.”

“Ne işi? Öğrenci değil miydi bu delikanlı?”

“Öğrenci ama çalışıyor da.”

“Nerede çalışıyormuş?”

“Bir müzik mağazasında satış danışmanlığı yapıyor.”

“İyi, peki. Yarın buluşuyorsunuz yani?”

“Evet, gidebilirim değil mi?”

Göksel destek bulmak için annesine baktı.

“Gidebilirsin tabii,” dedi Güzin gülümseyerek. “Bize arada durum güncellemesi vermeyi unutma lütfen. Buluştuk, restorana geldik, çıktık, yoldayım gibi mesajlarla bizi haberdar et.”

“Ederim elbette,” dedi Göksel.

“Eğer hoşuna gitmeyen bir durum olursa,” dedi babası. “Restoranın tuvaletine gidip bizi ara. Çocuğu daha önce görmüş olabilirsin, mesajlaşırken anlaşıyor da olabilirsiniz ama yüz yüze her şey çok farklı olabilir. Günümüzü sen de bizim gibi biliyorsun bebeğim, dışarıda nasıl insanlar olduğunu da. Sana şimdi burada kıyamet senaryoları sıralamayacağım ama her an her şey olabilir; bu yüzden eğer bir şey seni rahatsız ederse, bu sadece bir his bile olabilir, hemen bizi ara ve biz seni almaya gelene kadar tuvaletten ayrılma olur mu? Telefonun da lütfen seslide olsun.”

“Farkındayım,” dedi Göksel başını sallayarak. “Dikkatli olacağım, sizi de merakta bırakmayacağımdan emin olabilirsiniz. Dediğin gibi bir şeyler ters giderse de hemen ararım.”

“İşler ters giderse kendini yalnız ve çaresiz hissetme,” diye ekledi annesi. “Biz buradayız.”

“Siz varken kendimi hiç yalnız ve çaresiz hissetmiyorum ve yanımda olduğunuzu biliyorum, teşekkür ederim.”

“Elbette yanındayız,” dedi babası. “Benim küçük kızım genç bir kadın olmuş da randevuya çıkıyor. Bu akşam bu gerçekle yüzleşeceğim.”

“Bu gerçekle yüzleşen tek sen değilsin,” dedi Göksel. “Ama her dönemin tadını çıkarmaya çalışıyorum.”

“Çıkar elbette. Gençlik avcuna doldurduğun bir su gibi, sen onu içmeye çalışırken o parmaklarının arasından akıp gidiyor. Son damlası da akıp gidene kadar her damlasının tadını çıkar.”

“Güzel bir benzetme oldu. Aklımda tutacağım.”

Yemekten sonra odasına çekilen Göksel, beş dakika önce Gökhan’ın kendisine mesaj attığını gördü. Saat 20.11’di, genç adam işten evine dönmüş olmalıydı.

Selam, ne yapıyorsun?

Onun gönderdiği mesaja dokunup konuşma sayfasını açtı.

Selam, akşam yemeğini yiyip odama çekildim; sen ne yapıyorsun?

Cevabı üç dakika içinde geldi.

Afiyet olsun, ben de kendime yorgunluk kahvesi yapıp koltuğa uzandım

Göksel düşüncesinde haklıydı: Gökhan evine dönmüştü.

Teşekkür ederim, sana da afiyet olsun

Mesajı anında görüldü.

Teşekkürler. Günün nasıl geçti, neler yaptın?

Günü onun hakkında konuşup yarınki buluşmaya hazırlanmakla geçmişti fakat ona elbette böyle söylemedi.

Arkadaşımla görüştüm, onun dışında her zamanki gibiydi. Sen neler yaptın?

Gökhan’dan da benzer bir cevap geldi.

İşteydim, benim de her zamanki gibiydi. Yarın nasıl yapalım?

Göksel kalbinin heyecanla çarpmaya başladığını hissetti. Gerçekten buluşuyorlardı.

Altıya doğru evden çıkıp otobüsle Eminönü’ne geçerim, oradan da Kadıköy vapuruna binip karşıya geçerim. 35 geçe vapur kalkıyor sanırım, 20 dakikaya Kadıköy’e varır. 19.05 gibi inerim, sen beş dakikaya iskeleye gelir misin? Duruma göre bir sonraki vapura da binebilirim

Mesajı ona gönderdiğinde Gökhan anında gördü ve yarım dakika sonra cevap verdi.

Gelirim, sen 35 geçe vapuruna bin. İskelede seni karşılarım, sonra da restorana geçeriz. Dediğim gibi iskeleye yakın, 10 dakikalık yürüme mesafesinde ama yürümek istemezsen Martı gibi bir araçla da gidebiliriz

Gökhan’ın onun yürümek istemeyeceğini düşünüp alternatifler bulması hoşuna gitti. Genç adam yine düşünceliliğini konuşturuyordu.

Yürümekten hoşlanırım, sohbet ederek yürürüz. Bu arada restoranın adı ne?

Gökhan ona restoranın adını yazınca haritadan baktı. Kadıköy’ün merkezinde olan restoran fotoğraflardan gördüğü kadarıyla çok büyük bir yer değildi, mütevazı bir yere benziyordu.

Dediğin gibi iskeleye uzak değil, yürürüz

Gökhan ona hızlıca cevap verdi.

Tamamdır. Yarın da haberleşiriz zaten, çıkarken yazarsın

Göksel sonraki mesajını biraz çekinerek yazdı.

İstersen birbirimizin numarasını alalım, o şekilde daha kolay haberleşiriz

Mesajını göndermeden önce derin bir nefes aldı. Bunu yapmaya kesinlikle ihtiyacı vardı.

Ben de aynı şeyi düşünüyordum ama önce sen yazdın

Bu ilk mesajdan sonra gelen ikinci mesajda Gökhan’ın cep numarası yazıyordu. Göksel numaranın üstüne tıklayıp arama sayfasını açtı ve numarayı rehberine “Gökhan” diye kaydetti. O esnada Gökhan’dan yeni bir mesaj geldi.

Bana mesaj atarsan ben de seninkini kaydederim

Bildirim penceresinden mesajı okuduktan sonra ona nereden ve nasıl bir mesaj atabileceğini düşünmeye başladı. En sonunda SMS atmaya karar verdi ve seçtiği emojiyi Gökhan’ın numarasına gönderdi.

Gönderdiği emoji güneşin önünde bir bulutun olduğu emojiydi.

Sadece saniyeler sonra Gökhan da ona SMS gönderdi. Genç adamın gönderdiği mesajda da iki tane emoji vardı.

Yıldız ve Ay emojisi.

Göksel’in yüzüne oldukça geniş bir gülümseme yayıldığında dudakları aralandı ve üst dişleri göründü. Kendi kendine kıkırdadıktan sonra sosyal medya hesabındaki konuşmalarına girdi.

Kaydettin sanırım

Gökhan birkaç saniye içinde mesajı gördü ve onu cevapladı.

Kaydettim. Son derece yaratıcı bir emoji tercihi olduğunu da söylemeliyim, Gök

Güldü.

Ben de seninkilerin de öyle olduğunu belirtmeliyim, Gök

Gökhan’ın da güldüğünü hissetti.

Sana ayak uydurdum. Yarın sen evden çıkarken yazarsın, işte olduğum için hemen göremeyebilirim fakat sen beni haberdar et. Vapura bindiğinde de yaz, ben de ona göre işten çıkıp seni karşılamaya gelirim, olur mu?

Ona çabucak cevap verdi.

Tabii ki haber veririm, merak etme. Sen de işten çıktığında haber verirsin

Yirmi dört saatten daha az bir süre sonra karşı karşıya geleceklerdi. Çok az kalmıştı.

Tamamdır, yarın yine haberleşiriz. Ben şimdi ev işlerini halledeyim, yarın müsait olamayacağım malum; aradan çıksın. Sen evden çıkarken yazarsın

Bu akşam uzun uzun sohbet etmeyeceklerine sevindi. Yarın yüz yüze geldiklerinde konuşacak konularının kalmasını istiyordu, suspus oturmaktan ve randevunun kötü geçmesinden korkuyordu. Mesajlaşırken sohbetleri çok keyifliydi, yüz yüze de aynı şekilde olmasını umdu.

Anlaştık. Sana kolay gelsin, yarın görüşmek üzere

Cevabı birkaç saniye içinde geldi.

Teşekkür ederim. Görüşürüz Gök, iyi akşamlar

Ona, “Sana da iyi akşamlar” yazdıktan sonra konuşma sayfasından ayrıldı. Kalbi küt küt atıyordu. Komodinin üstündeki matarasından biraz su içtikten sonra yatağa uzandı.

Yarın büyük gündü.

***

Ertesi sabah erkenden kalkan Gökhan ilk iş olarak tıraş oldu. Birazcık uzayan kılları kirli sakal gibi görünüyor, ona karizmatik bir hava katıyordu fakat genç adam sakalı hâlâ kendisine yakıştırmıyordu ve akşam da Göksel’le buluşacağı için, üstelik ilk defa, sakallarını ve bıyıklarını güzelce tıraş etti. Gece de oldukça sıcaktı, üstü çıplak ve cam açık uyumasına rağmen terlemişti; kötü koktuğunu hissederek dün akşam duş almış olmasına rağmen tekrardan aldı ve tüm vücudunu iyice keseledi. Duştan çıktıktan sonra deodorantıyla resmen ikinci bir duş aldı, tıraş losyonunu yanaklarına dairesel hareketlerle sürüp masaj yaptı; sadece önemli günlerde sürdüğü nemlendiricisini de yine yüzüne ve boynuna sürdü. En son bir şey için bu kadar hazırlandığı gün neye hazırlandığını ve ne zaman hazırlandığını hatırlayamayacağı kadar eskiydi.

Sol göğüs hizasında kısa bir cümlenin yazdığı beyaz tişörtüyle açık mavi renk kot pantolonunu giydi. Dün akşam dolabının önünde geçirdiği bir buçuk saatin sonunda bu ikiliyi giymeye karar vermişti. Evden çıkmadan önce açık gri renkli omuz çantasına diş fırçasıyla macununu, deodorant ve parfümünü, naneli şekerini ve tarağını koyup cüzdanında yeteri kadar nakit olduğundan ve maaş kartının da içinde olduğundan emin oldu. İşten çıkıp Göksel’in yanına gitmeden önce takacağı yüzüklerini de çantasının ön gözüne attı. İş yerinde sadece küpeleriyle burun piercingini takabiliyordu. Yüzük ve bileklik gibi takılar enstrümanlara zarar verebileceğinden onların takılması yasaktı.

Hazırlanma süreci uzun sürdüğü için evden geç çıkan genç adam şanslıydı ki bu sabah trafik çok yoğun değildi ve işe zamanında varabildi. Akşam biraz erken çıkacağı için sabahtan da geç kalması hoş olmazdı ama tam vaktinde mağazanın kapısından girdi.

Gökhan mağazada çalışırken hemen karşı yakadaki Göksel de öğlene doğru uyandı, kahvaltısını edip duşa girdi ve nadiren yaptığı bir şeyi yaparak köpükle saçlarını şekillendirerek dalgalarını belirginleştirdi. Deniz dalgasını andıran sarı saçları omuzlarından göğüslerine kadar uzanıyordu. Saçlarını büyük oranda makineyle kuruttuktan sonra tamamen kuruması için kendi hâline bıraktı. Saçları kururken video izleyip bir yandan da oje sürdü. Saat beş olduğunda dün Ahsen’le beraber seçtiği mavi elbisesini giydi. İnce askılı mavi elbisenin üstünde minik beyaz çiçek desenleri vardı, bel kısmı vücuda tam oturuyordu ve etek kısmı da çok hafif boldu. Dizlerinin bir karış üstünde biten bu elbisesini genç kadın seviyordu ve bugün için de iyi bir seçim olduğunu düşünüyordu. Takı olarak gümüş halka küpelerini ve yine gümüş güneş kolyesini taktı. Dünden sonra bu kolye çok daha anlamlı geliyordu.

Makyajını her zamanki gibi sade ve günlük tuttu. Göz altlarını kapatıcıyla kapatıp maskarasını sürdü, dudaklarına ve yanaklarına da pembe tonlarındaki rujunu sürdü. Parfümünün kokusu kalıcıydı ve kolay uçmuyordu, bu yüzden Gökhan’ı kokusuyla boğmamak adına birkaç fıs sıkmakla yetindi. Her zamanki gibi boynuna, gerdanına ve el bileklerine sıktı.

Beyaz baget çantasına cüzdanını, naneli şekerini, ıslak mendilini, kulaklık kutusunu ve daha sonra tazelemek için rujunu koydu. Kulaklıklarını takıp telefonunu eline aldıktan sonra aynasının karşısına geçti ve bir fotoğraf çekip Ahsen’e gönderdi.

Ben çıkıyorum, şans dile

Bir şey unutmadığından emin olduktan sonra odasından çıktı. Kalbi hızla çarpıyordu, evin kapısının önünde durup elini kalbinin üstüne koydu. “Sen de bir dur be!” diye söylendi. “Sabahtan beri küt küt atmaktan yorulmadın mı?”

Derin bir nefes alıp birkaç saniye nefesini tuttu ve yavaşça verdi. Bunu üç kez tekrarladıktan sonra telefonunun ekranını açıp bu sefer Gökhan’a mesaj attı. Bunun için sosyal medyayı değil de mesajlaşma uygulamasını tercih etti.

Merhaba. Ben şimdi evden çıkıyorum, haberin olsun. Vapura binerken de yazarım

Mesajı iki tik olduğunda genç adamın internetinin açık olmasına sevindi. Mesajı hemen göremeyebilirdi ama iletildiğini bilmek rahatlattı.

Tam kapıyı açacağı sırada Ahsen’den cevap geldi.

Göz kamaştırıyorsun resmen, Gökhan’ı büyüleyeceksin. Bol şans bebeğim, umarım çok keyifli geçer

Ahsen’in tatlı sözlerinin gerginliğini biraz da olsa azalttığını hissetti.

Teşekkür ederim güzelim, iyi enerjilerini eksik etme

Ahsen ona hemen cevap yazdı.

O iş bende bebek. Seni seviyorum

Gülümseyerek, “Ben de seni” yazıp sarı kalp emojisi koyduktan sonra mesajı gönderdi. Beyaz bez ayakkabılarını giyip evden çıktı. Elbisesi ve çantasıyla şıklığı yakalarken ayakkabılarıyla da spor görüntüsünü korudu. Gökhan’ın ne giyeceğini bilmiyordu ama kafede ve sosyal medya hesabından gördüğü kadarıyla genelde spor tarzda giyiniyordu, bu akşam için de spor görüntüsünü koruyacak bir şıklığı olacağını düşünerek kendisi de öyle giyindi.

Otobüs durağına müzik dinleyerek yürüdü, otobüsle iskeleye gidene kadar da müzik dinledi. Otobüs kalabalıktı ama neyse ki klimaları açıktı ve sıcaktan terlemeden iskeleye ulaşmayı başardı. Eminönü deli gibi kalabalıktı, kendisini insan selinin arasında bulan Göksel kalabalıkla beraber yürüdü. Hemen sağında Japon turistler yürüyordu, yaşlı kadınla göz göze geldiğinde ona tebessüm etti ve kadın da kendisine aynı şekilde karşılık verdi.

Bildirim geldiğinde bakışlarını anında telefonuna çevirdi ve beklediği kişinin mesaj attığını gördü.

Selam

Dün dediğim gibi yoğunluktan ancak şimdi bakabiliyorum telefona. Ne yaptın, iskeleye vardın mı?

Bu kalabalık arasında yürürken mesaj yazması çok zor olduğu için cevap yazmayı iskeleye varana kadar etkiledi. Kısa sürede iskeleye ulaşıp turnikeden geçti. Vapurun kalkmasına daha yedi dakika vardı, vapur henüz iskelede de değildi; genç kadın da bekleyen insanların arasına geçti ve Gökhan’la olan konuşmasını açtı.

Evet, vardım. Vapur yedi dakika sonra kalkacak, bekliyorum şu an

Vapur bir dakika sonra iskeleye yanaştı, içindeki yolcuların tamamı indikten sonra kapılar açıldı ve Göksel’le beraber bekleyen yolcular vapura bindi. O esnada Gökhan genç kadına cevap verdi. Göksel de dışarıda boş bir yere oturduktan sonra onun mesajına baktı.

Tamam, hareket edince de yaz

Ben de son işlerimi halledip çıkacağım. Sen Kadıköy’e vardığında ben de iskelede olurum diye düşünüyorum

Göksel gergin bir nefes aldı. Taş çatlasa yirmi beş dakika sonra yan yanaydılar.

Yazarım, sen de çıkınca yaz

Kalkış saati gelen vapur yavaşça iskeleden ayrılıp yola koyuldu. Göksel dalgaların sesini de duymak için müziğin sesini biraz kıstı, rüzgârın yüzünün önünde uçuşturduğu saçının ön tutamlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdı ve mavi gözlerini İstanbul manzarasına odaklayıp şehri izlemeye başladı. Vapur yolculuğu yapmayı çok seviyordu, son vapur yolculuğunun üstünden de uzun zaman geçtiği için yolculuğun keyfini çıkardı. Yolculuğun ilk yarısında uzaklaştığı Avrupa Yakası’nı seyretti, ikinci yarısında da yaklaştığı Anadolu Yakası’nı izledi. Vapur limandaki devasa yük gemilerinin yanından usulca geçip Kadıköy İskelesi’ne yaklaşırken Göksel’in kalp atışları da hızlandı. Bakışlarını yaklaştıkları iskeleden alıp telefonuna çevirdi. Gökhan’dan hâlâ bir cevap yoktu. Ona iş yerinden ayrıldığı zaman mesaj atmasını söylemişti fakat aradan geçen dakikalar boyunca Gökhan’ın sesi sedası çıkmamıştı. Göksel onun iş yerinden çıkıp iskeleye doğru yola koyulduğunu umdu.

Vapurun hızını iyice düşürüp iskeleye yanaştığı esnada Gökhan Göksel’e mesaj attı.

Kıyıdayım. Yanaşan vapur seninki olmalı

Bu mesajı okuyan Göksel başını kaldırıp kıyıya baktı. Büyük bir kalabalık vapura binmek için iskelede bekliyordu, iskele binasının arkasındaki sahil yolu da her zamanki gibi kalabalıktı. Bu kalabalıkta Gökhan’ı görmesinin imkânı yoktu.

Tam olarak neredesin?

Vapur durduğunda insanlar çıkışa doğru yürümeye başladı, Göksel de ayağa kalkıp onların peşinden ilerledi. Bu sırada kulaklıklarını çıkarıp kutusuna koydu. Merdivenlerden alt kata inip vapurdan sırayla inen kalabalığın arkasına geçtiğinde telefonunun ön kamerasını açıp yüzüne bakma fırsatını buldu. Makyajı olduğu gibi duruyordu, saçlarının ön tutamlarını kulak arkasından çıkarıp düzeltti.

İyi görünüyordu.

Ayağı iskeleye basmıştı ki Gökhan ona cevap verdi. Genç kadın mesaja bakmak için kalabalığın arasından sıyrılmayı bekledi. İskele binasının çıkış tarafında yürürken kalabalık biraz da olsa azaldı, Göksel de onun mesajına bakabildi.

İskele binasının hemen önündeyim

Genç kadın sırtını dikleştirip derin bir nefes aldı. Gökhan’la aralarında sadece birkaç metre olmalıydı. Kendisine rahat olması gerektiğini hatırlatarak çıkışa yürüdü. Önünde yürüyen kalabalık farklı yönlere dağıldığında onların ilerisinde duran Gökhan’ı gördü. Mavi bir kotla beyaz tişört giyen genç adam iskele binasının üç metre kadar ilerisinde ellerini önünde birleştirmiş bekliyordu. Kahverengi saçlarını sola doğru tarayarak özenle şekillendirmişti, tıraşlı yüzü pürüzsüzdü ve sağlıkla ışıldıyordu, kavisli kaşlarının altındaki kahverengi gözleri merakla iskeleden çıkanları inceliyordu. Bir saniye sonra o da Göksel’i fark etti ve hoş bir gülümseme ifadesine yayıldı.

Birbirlerine yürüyen gençler ortada buluştular.

“Merhaba,” dedi Gökhan gülümsemeye devam ederken. “Hoş geldin.”

“Merhaba,” diye karşılık verdi Göksel. Genç kadın da gülümsüyordu. “Hoş buldum. Çok bekletmedim umarım.”

“Hayır, ben de az önce geldim.”

Gökhan elini Göksel’e uzattığında Göksel onun elini tuttu. Genç adamın marjinal yüzükleri yine parmaklarını süslüyordu. Göksel bir anlığına yüzüklere baktığı sırada Gökhan’ın kendisine yaklaştığını fark ederek irkildi. Genç adam yüzünü onun yüzüne yaklaştırdığında sol yanağını çevirdi ve Gökhan’ın yanağının kendi yanağına değmesine izin verdi. Genç adamın boynundan ferah bir parfüm kokusu yükseliyordu, bu hoş kokuyu çabucak içine çekti. Aynı saniyelerde Gökhan da ondan yükselen çiçeksi parfüm kokusunu duymuştu ve tıpkı genç kadının yaptığı gibi o da parfüm kokusunu içine çekti.

“Nasılsın?” diye sordu Gökhan geri çekildiğinde.

“İyiyim, sen nasılsın?”

“Seni gördüm daha iyi oldum diyeyim,” dedi içtenlikle. “Yolculuğun nasıl geçti?”

“Keyifliydi. Müzik dinleyerek manzarayı izlemek, esintiyi yüzümde hissetmek iyi geldi. Vapura binmeyeli uzun zaman olmuştu.”

“Vapur yolculuklarının keyifli olduğu bir gerçek.”

“Öyle. Sen ne yaptın?”

“Mağazadaki son işlerimi halledip üstümü değiştirdim ve seni karşılamaya geldim. Tam zamanında yetiştim.”

“Evet, öyle oldu.”

Bir an sustular.

“Çok güzel görünüyorsun,” dedi Gökhan biraz sonra. “Elbise yakışmış.”

Mavi Gökhan’ın en sevdiği renkti ve ilk buluşmalarında Göksel’i maviler içinde karşısında bulmak onun çok hoşuna gitmişti. Genç kadının üstüne giydiği açık mavi elbisenin tonu beyaz tenine çok yakışmıştı ve gök mavisi rengindeki gözlerini ortaya çıkarmıştı. Gökhan onun gözlerini ilk kez gün ışığında görüyordu ve bu masmavi gözlerin büyüleyici güzelliğine ilk kez şahitlik ediyordu.

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel utangaçça gülümseyerek. “Çok incesin. Sen de iyi görünüyorsun.”

“Teşekkür ederim. Senin kadar şık olamadım, elbise giyeceğini söyleseydin ben de ona göre bir şeyler bulurdum.”

“Bence gayet iyi görünüyorsun.”

“Peki, sen öyle diyorsan öyleyimdir. Gidelim mi?”

“Gidelim,” diye onayladı Göksel. “Ne taraftan?”

“Beni takip et.”

İkili yan yana sahil boyunca yürümeye başladı. İş çıkışı olduğu için etraf kalabalıktı. Bu kalabalıkta Gökhan’ı kaybetmek istemeyen Göksel genç adama yaklaştı, bunu fark eden Gökhan’sa gülümsedi.

“İş yerin nerede?” diye sordu Göksel.

“İçeride,” dedi Gökhan ileriyi işaret ederek. “Şu labirentin içinde bir yerde.”

“Yakınmış.”

“Söylemiştim.”

“Evin de bu taraflarda mı?”

“Hayır, Merdivenköy’de oturuyorum. Daha içeride, Göztepe’ye yakın.”

“Orası uzakmış.”

“Evet ama seviyorum, güzel yer.”

“Hiç bulunmadım.”

“Normal. Yaşamadığın sürece yolunun düşeceği bir yer değil.”

Sahil yolundan içeri giren gençler caddede yürümeye devam ederken Göksel’in telefonu çalmaya başladı.

“Affedersin,” dedi telefonunu çantasından çıkarırken. Gökhan ona anlayışla baktığında aramayı yanıtladı. Arayan annesiydi. “Efendim?”

“Ne yaptın güzelim?” dedi telefonun ucundaki Güzin.

“Kadıköy’deyim,” diye cevap verdi Göksel. “Restorana gidiyoruz şimdi.”

“Seni iskelede karşıladı değil mi?”

“Evet.”

“Her şey yolunda mı?”

“Evet, merak etme. Sen ne yapıyorsun?”

“Eve geldim şimdi de seni bir arayayım dedim.”

“Babam da geldi mi?”

“Hayır, henüz gelmedi.”

“Tamam. O zaman ben kapatayım şimdi.”

“Arada mesaj yazarak durum güncellemesi yap, aklımız sende kalmasın.”

“Yaparım. Öpüyorum seni, görüşürüz.”

“Görüşürüz bebeğim, kendine dikkat et. Ha unutmadan iyi eğlenceler.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülerek. “Görüşürüz.”

Genç kadın aramayı sonlandırıp telefonunu yeniden çantasına koydu. Gökhan ona yan gözle bakıp tekrardan önüne döndü. Birkaç dakika boyunca hiç konuşmadan yürüdüler. Göksel genelde etrafı inceleyip arada Gökhan’a kaçamak bakışlar attı, yere bakarak yürüyen Gökhan da Göksel’e kıyasla genç kadına daha çok baktı. Güneşin parlak ışıkları altında saçları altın gibi parlayan Göksel’den gözlerini alması sandığından daha zordu.

“Karşıya geçeceğiz,” dedi Gökhan. “Bu caddenin sonunda.”

Yolun karşısına geçen ikili cadde boyunca yürümeye devam ettiler. Şimdi yerleri değişmişti; Göksel solda, Gökhan da sağdaydı.

“Bu tarafa hiç gelmedim sanırım,” dedi Göksel. “Güzel yerlermiş.”

“Kadıköy’de gidecek çok yer var,” dedi Gökhan ona bakarak. “Bugün bir tanesini daha aradan çıkarıyorsun.”

“Sayende.”

“Kadıköy’e geldiğinde nerelerde takılıyorsun genelde?”

“Çoğunlukla Caferağa, Moda ve Caddebostan’da zaman geçiriyorum. Çoğu kişi gibi.”

“Moda çok güzel.”

“Bence de, Kadıköy’de en sevdiğim yerlerden biri.”

“Bir ortak noktamız daha varmış,” dedi Gökhan anlamlı bir bakışla. “Bir gün oraya da gideriz belki.”

“Neden olmasın?” dedi Göksel. “Sahilde oturup bir şeyler yiyip içer, sohbet ederiz.”

Gökhan daha ilk buluşmanın ilk dakikalarından geleceğe yönelik bir plan yaptığı için bunu çekinerek söylemişti fakat Göksel’in verdiği bu cevap onu hem rahatlattı hem de sevindirdi. Bu plana olumlu baktığına göre kendisi hakkında da olumlu izlenimleri vardı. En azından o böyle umdu çünkü kendisi Göksel hakkında son derece olumlu izlenimlere sahipti.

“Moda da bunun için biçilmiş kaftan, özellikle de yaz akşamlarında.”

“Biliyorum.”

Az önceki sessizliğin yarattığı gerginlik kırılmıştı ve iki genç de yolun kalanını daha rahat yürüdü.

“İşte geldik,” dedi Gökhan dış cephesi siyah ve beyaz boyalı restoranın önüne vardıklarında. “Burası. Hadi girelim.”

Göksel restoranın tasarımını beğendiğini gösteren bir ifade takınarak girişine ilerledi. Gökhan durup ona öncelik verdiğinde genç adama bir gülümseme yollayarak restoranın kapısından içeri girdi. Restoran tıpkı fotoğraflarda gördüğü gibiydi: Orta büyüklükteki restoran açık renklerle döşenmişti, masaların arasında garsonların rahatça hareket edebileceği kadar mesafe vardı, içerisi çok güzel aydınlatılmıştı ve çeşitli köşelere koyulan aynalarla içeriye daha geniş illüzyonu verilmişti.

“Hoş geldiniz,” dedi onları karşılayan bir garson.

“Hoş bulduk,” dedi Gökhan. “Bu sabah arayıp Gökhan Uygur adına bir rezervasyon yaptırmıştım.”

Genç garson elindeki kâğıda göz gezdirdikten sonra cam kenarındaki üçüncü masayı işaret etti. “Böyle buyurun,” dedi. “Ben de menülerinizi getireyim.”

“Teşekkür ederiz.”

Göksel önde, Gökhan arkada cam kenarındaki masaya ilerlediler. Masada dört sandalye vardı, cam kenarındaki sandalyelere karşılıklı oturdular. Göksel eteğini düzelttikten sonra çantasını çıkarıp yan sandalyeye bıraktı.

“Cici bir yere benziyor,” diye bir yorumda bulundu. “Mütevazı bir havası var.”

“Öyle,” dedi Gökhan restorana kısa bir bakış atarak. “Seviyorum burayı.”

Garson masaya gelip elindeki iki menüyü gençlerin önüne bıraktığında ikisi de menüyü açıp incelemeye başladı. Bu kadar çok seçenek olmasını beklemeyen Göksel şaşırarak sayfaları çevirdi. Ne yiyebileceğine dair en ufak bir fikri bile yoktu, Gökhan’dan tavsiye istemeye karar verdi.

“Tavsiye edebileceğin bir yemek var mı?” diye sordu.

Gökhan menüden başını kaldırıp ona baktı. “Burada yediğim her şeyden memnun kaldım,” dedi. “Ama favorim biftekleri. Izgarada pişiriyorlar, yanında da pilav ve salatayla servis ediyorlar. Tek kelimeyle enfes.”

Göksel onun dediği yemeği buldu. Yanına iştah kabartan bir görsel koymuşlardı.

“Görseldeki kadar lezzetli,” diye ekledi Gökhan. “Biftek seviyorsan deneyebilirsin.”

“Severim,” deyip ona baktı Göksel. “Senin önerine güvenip biftek sipariş edeceğim.”

“Pişman olmayacağının garantisini veriyorum. Ben de tavuk sote söyleyeceğim, sen geçen gün yaptığını söylediğinden beri canım çekiyor.”

Göksel şaşırarak, “Canının bu kadar çekeceğini bilseydim söylemezdim,” dedi. “Kötü hissettim bak şimdi.”

“Daha ilk andan seni kötü hissettirdiğimi söylersen asıl ben kötü hissederim Gök.”

“Tamam, lafımı geri alıyorum. Ben biftek söyleyeyim, sen de tavuk sote söyle ve afiyetle yiyelim.”

“İşte bu çok daha güzel bir cümle.”

Garsona siparişlerini verdiler, içecek olarak da sadece su istediler.

“Günün nasıldı?” diye sordu Gökhan. “Neler yaptın?”

“Öğlene kadar uyudum,” diye söze girdi Göksel. “Bu sıralar gece geç saatlere kadar bir şeyler izleyip okuduğum için güne de geç başlıyorum. Kendime güzel bir kahvaltı hazırlayıp karnımı doyurdum, sonra da hazırlanmaya başladım ve işte buradayım. Benimki bu kadar, anlatacak kayda değer şeyler yok. Senin günün nasıldı?”

“Ben de tüm gün işteydim,” dedi Gökhan omuz silkerek. “Müşterilerle ilgilen, enstrümanları gösterip bilgi ver, onları uğurla, enstrümanları yerleştir ve etrafı toparla döngüsü devam etti. Bugün sakindi neyse ki, çok yorulmadım.”

“Seviyor musun işini? Bir yandan okula devam edip bir yandan da çalışmak zor oluyordur.”

“İşimin müzikle iç içe olmasını seviyorum,” diye cevap verdi Gökhan. “Eğer bir müzik mağazasında çalışmasaydım bu işi tiksinerek yapardım muhtemelen ama danışmanlığını yaptığım şey enstrümanlar olduğu için keyif alıyorum. Hem okumak hem de çalışmak elbette zor fakat geçinmek için tek çarem bu. Herkes gibi karşılamak zorunda olduğum bir ton gider var ve hepsini tek başıma karşılıyorum.”

Göksel kaşlarını kaldırdı. Aklından geçen bir sürü düşünce ve dilinin ucuna kadar gelen sorular vardı fakat bunları sormanın haddi olmadığına inandığı için hiçbirini dile getirmedi.

“Üstelik İstanbul gibi yerde,” diye cevap verdi. “Her şey diğer şehirlere oranla birkaç kat daha pahalı.”

“Ne yazık ki ama şikâyet etmiyorum. Kimse olmak istediği yere elini kolunu sağlayarak ulaşamıyor, oraya kazık çakıp duramıyor da; o yere ulaşmak da o yerde kalabilmek de zor ve ben bunu başardığımı düşünüyorum.”

“Şu an burada olduğuna göre başarmışsın demektir ve bu gurur duyulacak bir şey.”

Gökhan başını yere eğip gülümsediğinde Göksel bu gülümsemedeki hüznü fark etti.

“Teşekkür ederim Gök,” dedi yeniden onun mavi gözlerine bakarak.

Onlarla ilgilenen garson elinde bir şişe su ve iki bardakla masaya geldi. Elindekileri ikisinin oturmadığı tarafa bıraktı.

“Başka bir isteğiniz var mı?” diye sordu.

Gökhan Göksel’e baktığında genç kadın başını iki yana salladı.

“Şimdilik yok,” dedi Gökhan garsona. “Teşekkür ederiz.”

İkili masada yeniden yalnız kaldığında Göksel su şişesine uzandı. Gökhan’a sorup onun da istediğini duyunca iki bardağa da su doldurdu. Gökhan sağ eliyle bardağa uzandığı esnada Göksel onun bileğindeki dövmeyi net olarak görebildi. Dövmede Latince olduğunu düşündüğü bir cümle yazıyordu.

“Dövmen çok güzel,” dedi genç adamın gözlerine bakarak. “Anlamı ne?”

Gökhan sudan küçük bir yudum içip bardağı masaya bıraktıktan sonra elini kaldırıp dövmeyi ikisinin de görebileceği şekilde tuttu. “Müzik ruhun gıdasıdır yazıyor,” diye açıkladı. “Latince.”

Göksel kaşlarını memnun bir ifadeyle kaldırdı. “Vay,” dedi sesli harfi biraz uzatarak. “Gerçekten çok güzelmiş, güzel düşünmüşsün.”

“Teşekkür ederim. Ben de seviyorum, anlamı çok büyük.”

“Tahmin edebiliyorum,” dedikten sonra onun sol pazısındaki dövmeyi işaret etti. “Bu dövmenin de tasarımını çok beğendim. Fikir sana mı ait?”

Gökhan sol pazısındaki dövmesine bakarken gülümsedi. “Dövme sanatçısı arkadaşıma gitar dövmesi yaptırmak istediğimi söyledim,” dedi o günü hatırlayarak. “Benim aklımda sade bir dövme fikri vardı fakat arkadaşım gitarın etrafına nota portresi çizme fikrini öne sürdü. Fikri beğendim, onun çizdiği tasarımı gördüğümde de hemen ertesi gün soluğu stüdyosunda aldım ve bu dövmeyi yaptırdım. Fikir de tasarım da arkadaşıma ait.”

“İşinde iyi bir dövme sanatçısına benziyor. Çizimleri çok güzel, tasarım fikirleri de yaratıcıymış.”

“Öyledir. Tüm dövmelerimi ona yaptırdım, bundan sonrakileri de ona yaptırmayı düşünüyorum.”

“Boynunda,” dedi Göksel eliyle kendi boynuna dokunarak. “Orada da bir dövme olduğunu fark ettim.”

Gökhan başını sola çevirirken parmaklarıyla da dövmesine dokundu. Dövmesinin nerede olduğunu aramadı, parmakları direkt olarak dövmeyi buldu. Kulağının hemen altında küçük bir sol anahtarı vardı, oldukça sadeydi ve zarif görünüyordu.

“Boynunun sol tarafında bir sol anahtarı,” diye konuştu Göksel. “Ayrıca şah damarının yanında. Hayati bir bölgede tüm hayatını temsil eden bir sembolü taşıyorsun. Çok ince düşünmüşsün.”

Göksel’in bu sözleri Gökhan’ı şaşkına çevirdi. Genç adam etkilenmiş bakışlarla karşısında oturan genç kadına baktı. Göksel söylediği her şeyde haklıydı, Gökhan dövmeyi yaptırırken tüm bunlara dikkat etmişti. Genç kadının bunu anlaması onda bir hayranlık uyandırdı.

“Gerçekten öyle,” dedi. Hayranlığı sesinden anlaşılıyordu. “Ayrıca sol anahtarı tiz sesleri gösterir ve benim de tiz bir sesim var.”

“Bunu bilmiyordum. Dövme şimdi daha anlamlı oldu.”

Gökhan dudağını dişledi. “Derin birisin Göksel, çok da dikkatlisin ve ben bunu sevdim.”

İkili arasında sessiz, uzun ve derin bir bakışma geçti. Gözler kalbin aynasıydı, onların gözleri de kalplerinden geçenleri yansıtıyordu. Gökhan karşısında oturan kadına hayranlıkla bakıyor, onun her yönden ilgi çekici biri olduğunu düşünüyor ve onu daha yakından tanımak için sabırsızlanıyordu; Göksel karşısında oturan adama ilgiyle bakıyor, onun derinlerine daldıkça merakı artıyor ve çok daha fazlasını öğrenmek istiyordu.

“Senin dövmen var mı?” diye sordu Gökhan. “Ya da yaptırmayı düşünüyor musun?”

“Henüz yok,” diye cevap verdi Göksel. Onun gözlerinin içine uzun uzun bakmak onu utandırmamış, aksine onunla daha çok konuşmak istemesine neden olmuştu. “Ama yaptırmayı düşünüyorum. Cesaretimi toplayabilirsem ve iyi bir dövmeci bulursam yaptırmak isterim.”

“Ne yaptırmayı düşünüyorsun?”

“Bir fotoğraf makinesi yaptırmak isterdim. Benim için anlamı çok büyük bir alet ve vücudumda taşımak hoş olurdu.”

Gökhan gülümseyerek, “Sormam hataydı,” dedi. “Elbette bir fotoğraf makinesi dövmesi yaptırmak istersin. Nasıl bir dövme olacağını ve nerede taşımak isteyeceğini hiç düşündün mü?”

“Pek sayılmaz ama kolumun arka tarafı olabilir diye düşünüyorum. Özellikle makine başında çekim yaparken güzel görünebilir.”

“Dövme yaptırma konusunda çok kararlı mısın?”

“Dediğim gibi isterim ama henüz cesaret edemiyorum.”

Gökhan dirseklerini masaya yerleştirip üst gövdesiyle birlikte başını da Göksel’e yaklaştırdı. “Peki seni cesaretlendirsem nasıl olur?” diye sordu. “Çok iyi bir dövme sanatçısını da tanıyorum.”

“Senin dövmelerini yapan arkadaşın mı?”

“Ta kendisi. Seni onunla tanıştırabilirim, karşında gerçek bir profesyonel bulunca içinin rahatlayacağından eminim.”

Göksel karşısındaki geniş omuzlarla kaslı kollara değil de Gökhan’ın yüzüne bakmak için çaba sarf ediyordu. Genç adamın pazılarının bu kadar şiş olduğunu daha önce fark etmemişti. Gitar çalmak bu kadar kas yapar mı yoksa iyi bir kol rutini mi var, diye düşündü.

“Olabilir,” dedi yavaşça. “Bunun üzerinde biraz düşüneyim.”

“Düşün bakalım,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Dövme sanatçısı hakkında endişelenme, arkadaşıma gidebiliriz ve ortaya muhteşem bir eser çıkaracağının garantisini veriyorum. Acıma konusunda da çekiniyorsan gayet dayanılabilir bir acı olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Mesela bir kadın arkadaşım ağda ve epilasyondan sonra dövme acısının hiçbir şey olduğunu söylemişti.”

“Evet, düşününce kadınlar olarak deri üstündeki acılara çok alışkınız. Mantıklıymış bak, düşününce hak verdim.”

“Gördün mü? Seni cesaretlendireceğimi söylemiştim.”

“Bu konuda başarılı olacak gibisin.”

“Aksi mümkün değil.”

İkili gülüştü. İkisi de buraya gelmeden önce bu randevunun kötü geçme ihtimalini düşünmüştü; karşı taraf ya da kendileri bir şeyden memnun olmayıp bunu belli edebilirdi, suspus oturabilirlerdi hatta biri saçma bir bahane ileri sürüp çabucak gidebilirdi fakat buluşmanın ilk dakikalarında olmalarına rağmen her şey iyi gidiyordu ve ikisi de keyifli hissediyordu. İlk dakikalar ve izlenimler kritik bir öneme sahipti ve ikisi de kritik anları geçtiğinin farkındaydı. Bu, güzel bir ilk randevu oluyordu.

“Benim de merak ettiğim iki konu var,” dedi Gökhan.

“Nedir?” diye sordu Göksel.

“Saçların,” dedi Gökhan gözleriyle genç kadının saçlarını işaret ederek. “Rengi ve şekli doğal mı?”

Saçları Göksel’in en çok soru aldığı konuydu, neredeyse tanıştığı herkes bu konuda ona soru sormuştu; dolayısıyla genç kadın bu soruya alışkındı. İçinde yaşadığı toplumda sarışınlar azınlıkta olduğu için sarı saçlarının dikkat çektiğini biliyordu, üstelik saçlarının çok hoş dalgaları vardı ve bu da ekstra olarak dikkat çekiyordu.

“İşte o milyonluk soru,” dedi işi şakaya vurarak. “Evet, rengi de şekli de doğal.”

İlk cümlesi Gökhan’ı güldürdü. “Merak etmemek elde değil,” dedi genç adam. “Doğal sarışın olduğun belli oluyor aslında ama emin olmak istedim. Saçların gerçekten çok hoş, hem renk hem de şekil olarak.”

“Teşekkür ederim.”

“Ailende de birileri sarışın olmalı.”

“Tüm aile sarışın ya da kumralız. Hem anne hem de baba tarafından atalarım Balkan göçmeni, dolayısıyla açık ten ve sarı saç genleri çok baskın. Annem de benim gibi sarışın mavi gözlü, babam kumral mavi gözlü; ağabeyim bizim kadar açık sarı değil ama babam kadar kumral da değil, koyu sarı saçlarıyla ışığa göre değişen mavi-yeşil gözleri var. Aile boyu böyleyiz yani.”

“Balkan göçmeni misiniz? Şimdi anlaşıldı. Malum Anadolu insanı genelde benim gibi koyu renk saçlı ve gözlü oluyor, senin gibilerde illa bir göçmenlik oluyor.”

“Evet, haklısın.”

“Seviyor musun sarışın olmayı? Çok dikkat çekiyor, rahatsız edici oluyor mu?”

“Yani,” dedi Göksel başını biraz yana eğerek. “Sarışın olmayı seviyorum ve dediğin gibi dikkat çekiyor ama her zaman iyi anlamda olmuyor. Benden hoşlanmayan insanların hakkımda, ‘Aptal sarışın!’ dediği sayısız anım var, ısrarla saçlarımın boya ve gözlerimin lens olduğunu iddia eden kişiler de oldu. Özellikle ilköğretim ve lise zamanlarında dış görünüşüm yüzünden beni ötekileştirmeye çalışan, dışlayan, zorbalık yapan birkaç kişi oldu. İlkokuldayken saçlarım beyaza yakın bir sarıydı; albino olduğumu söyleyip bununla dalga geçen, daha ileri gidip ailemin saçlarımı bu renge boyadığını savunan sınıf arkadaşlarım vardı. Akran zorbalığı çoğu çocuğun başına gelen korkunç bir şey ama ailem ve öğretmenler araya girince bu durumun önüne geçebildik. Bunları ilk duyduğum zaman çok üzülmüştüm, anneme gidip, ‘Ben albino muyum?’ diye sorduğumu anımsıyorum, albinonun ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile olmadan. Benim için zordu ama ailemin varlığıyla atlattım. Büyüdükçe tüm bunların kıskançlık sonucu yapıldığını da anladım ve hiç takmadım. Bazen saçma sapan fısıltılar duymaya devam ediyorum ama sadece gülümsüyorum. Sarışın olmaktan mutluyum.”

Göksel’in geçmişinden ve kendisine yapılan zorbalıktan bahsetmesi Gökhan’ı şaşırttı. Bunu anlatmayı tercih etmeyebilirdi, sonuçta hassas bir konuydu fakat bu kötü tecrübesinden cesurca bahsetti. Göksel’in yaşadığı bu kötü şeyleri geride bıraktığı, aştığı ve artık insanların söylediklerini umursamadığı belliydi ve belki de bu umursamazlık genç kadına rahatça anlatma imkânı veriyordu. Gökhan onun tüm bunları kendisiyle paylaşmasından memnun oldu. Birine geçmişinden bahsetmek, özellikle de kötü bir geçmişten bahsetmek, ona duyulan yakınlığın bir göstergesiydi.

“Bunları yaşamış olman çok üzücü,” dedi Gökhan saniyeler sonra. “Bazı çocuklar gerçekten çok zalim oluyor çünkü ebeveynlerinden böyle görüyor. Ailesinden gördüğü psikolojik ve fiziksel şiddetin acısını okulda zayıf ve farklı gördükleri kişilerden çıkarıyorlar. Senin de dediğin gibi işin içinde kıskançlık da olunca zorbalıkları akıl almaz boyutlara ulaşabiliyor.”

“Çok haklısın. Ailem sürekli okuluma gelip öğretmenlerimle görüştüğü için bana ‘ana kuzusu’ da diyorlardı. Onların ailesinin bir kere bile okula geldiğini görmedim.”

“Onlar sevgisiz büyüyordu, senin sevgi dolu büyümene katlanamadılar.”

“Üzücü. O zamanlar onlardan nefret ettiğimi hatırlıyorum ama şimdi sadece üzgün hissediyorum onlar için. Umarım gerçekleri onlar da fark edip değişmiş ve daha iyi insanlar olmuşlardır.”

“Hiç sanmıyorum ama umarım değişmişlerdir. Senin bunları aştığın belli ama kim bilir kaç kişide kapanmayacak yaralar açtılar ya da baktıklarında hüzünlendikleri yara izleri bıraktılar?”

“Zorbalığın yara izini ben de taşıyorum aslında,” dedi Göksel. Bir tutam saçını kulağının arkasına sıkıştırırken gülümsedi. “Belli belirsiz bir yara izi. Küçük bir kız çocuğunun kâbusundan geriye kalan bir hatıra ama ben o küçük kız çocuğuna sarılıp saçlarını okşadım ve ona hepsinin geride kaldığını, onların dediklerinin hiçbirinin gerçek olmadığını söyledim.”

Gökhan’ın yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. “O küçük kız çocuğunun seninle gurur duyduğuna eminim,” dedi saf inançtan oluşan bir sesle. “Bir köşeden seni izlemeye devam edecek ve bu onun söndürülmeye çalışılan ışığını parlatmayı sürdürecek.”

“Asıl ben onunla gurur duyuyorum. O bu kadar güçlü olmasaydı ben de olamazdım.”

“Kesinlikle gurur duyulmayı hak eden bir çocuk, sen de öylesin.”

“Teşekkür ederim.”

Göksel ona şirin bir gülümseme gönderdiğinde Gökhan da ona aynı şekilde karşılık verdi. Bir süre sonra siparişleri geldi. Nefis kokuların yükseldiği tabaklar sahiplerinin önüne koyuldu. İkiliye başka bir istekleri olup olmadığını soran garson olumsuz yanıt alınca onlara, “Afiyet olsun,” diyerek masadan uzaklaştı.

“Leziz görünüyor,” dedi Göksel. “Hemen tadına bakacağım.”

“Afiyet olsun,” diye cevap verdi Gökhan. “Ben de tavuk soteyi deneyeceğim.”

Göksel bıçakla bir parça kestiği bifteğin tadına baktığında beğendiğini gösteren bir ses çıkardı. O esnada ucunda tavuk parçasının olduğu çatalı ağzına yaklaştıran Gökhan gözlerini kaldırarak genç kadına baktı. Onun kendisine baktığını fark eden Göksel utanarak ağzındaki lokmayı hemen yuttu.

“Tadı gerçekten güzelmiş,” dedi tebessüm ederek. “Öneri için teşekkürler.”

“Onu sesinden anladım,” diye mırıldandı Gökhan. Ardından yüksek sesle devam etti: “Rica ederim, afiyet olsun.”

Bir süre sessizce yemeklerini yediler. Öğlen yemeğini saatler önce yiyen Gökhan acıkmıştı, kahvaltıyla duran Göksel de kurt gibi açtı ve ikisi de karnını doyurmaya odaklandı.

“Sen yemeğini sevdin mi?” diye sordu Göksel dakikalar sonra.

“Evet,” dedi Gökhan başını sallayarak. “Çok lezzetli. İstersen tadına bakabilirsin.”

“Sana afiyet olsun, teşekkür ederim.”

“Bence tadına bakmalısın. Seninkinden lezzetli olup olmadığını merak ettim.”

“Bunu aşçılar yapıyor, elbette benimkinden lezzetlidir.”

“Deneyip karar ver bence.”

“Peki,” dedi Göksel. “Küçücük bir parça yiyeceğim.”

Gökhan’ın tabağının köşesindeki bir parça tavuğa çatalını batırıp ağzına attı ve çiğnemeye başladı. Gökhan kendisini izliyordu, bu onu utandırsa da bakışlarını genç adamın gözlerinden ayırmadı.

“Nasıl?” diye sordu Gökhan.

“Leziz,” dedi lokmasını yutan Göksel. “Benimki bunun yanından bile geçemez. Sen de biftek ister misin?”

“Hayır, teşekkür ederim.”

Yine sessizce yemek yedikleri uzun dakikalar geçti. İkisi de karşı tarafa yakalanmadan birbirine kaçamak bakışlar attı. Beraber sohbet etmeyi sevmişlerdi ama beraber sessiz kalmak da garip bir şekilde hoşlarına gitmişti.

Göksel tabağındaki salatanın son parçalarını yerken yemeğini bitiren Gökhan kendisine bir bardak su doldurdu.

“Sana da doldurayım mı?” diye sordu.

“Olur,” dedi Göksel. “Sağ ol.”

Gökhan Göksel’in bardağını da doldurdu.

“Doydun mu?” dedi Gökhan.

“Doydum,” dedi Göksel başını sallayarak. “Sen?”

“Ben de doydum. O zaman iki Türk kahvesi söyleyeceğim, ben ısmarlıyorum.”

“İlla bir şey ısmarlayacaksın yani? Tamam, öyle olsun.”

“Kahveni nasıl içersin?” diye sordu Gökhan garsona seslenmeden önce.

“Orta.”

Saniyeler sonra onların masasına gelen garson iki orta Türk kahvesi siparişini alıp boşları topladı.

“Videodan ne haber?” dedi Gökhan masada tekrar yalnız kaldıklarında. “İstediğin etkileşimi aldın mı?”

“Beklediğimden de fazlasını aldım,” diye cevapladı Göksel. “Dokuz yüze yakın beğeni ve onlarca yorum geldi. Paylaştığım ilk videoda bu kadar güzel geri dönüş almak çok iyi hissettirdi.”

“Tebrik ederim, tüm bu etkileşimi hatta daha fazlasını hak eden muhteşem bir videoydu. Arkadaşlarından da geri dönüşler almışsındır herhâlde?”

“Çok teşekkür ederim ve evet, yakın arkadaşlarımdan güzel geri dönüşler aldım. Özellikle bölümden arkadaşlarımdan aldığım yorumlar ekstra mutlu etti. Neticede bu alanda uzman kişiler ve videoyu bir uzmanın gözünden izlediler.”

“Yaptığın iş hakkında o alanda bilgili birinin övgü dolu konuşması gerçekten de güzel bir his.”

“Senin de buna benzer tecrübelerin var o hâlde?”

“Evet, var. Üzerinde çalıştığım bestelerimle şarkılarımın bir kısmını ev arkadaşım Yağız’a dinletiyorum ve ondan aldığım güzel geri dönüşler hem iyi hissettiriyor hem de daha iyisini yapmam için motive ediyor. Bana eserlerim hakkında teknik bilgiler de verip neleri değiştirebileceğim söylüyor, bu da ufkumun açılmasında önemli bir rol oynuyor.”

“Aynısını yaşıyorum,” dedi Göksel şaşırarak. “Bölümden arkadaşlarım fotoğraf ve videolarım hakkında teknik yorumlar yapıyor ve bu yorumları neleri daha farklı ve iyi yapabileceğim konusunda ufkumu açıyor. Dıştan bir gözün bakması, üstelik uzman bir gözün, çok şeyi değiştiriyor.”

“Kesinlikle.”

“Sen eserlerini yalnızca Yağız’a mı dinletiyorsun?”

“Şimdilik evet. Zaten aynı evde yaşadığımız için çalıp söylerken duyuyor, anlık olarak yorumlarını duyma şansım oluyor. Yağız müzik konusunda çok yetenekli ve donanımlı biri; o da benim gibi gitar çalıyor ve hem gitar hem de müzik konusunda sahip olduğu bilgi birikiminin farkındayım.”

“O da mı gitar çalıyor? Ne kadar çok ortak noktanız varmış.”

“Evet,” dedi Gökhan gülümseyerek. Bu durumdan memnun olduğunu hiç gizlemiyordu. “Çok iyi gitar çalıyor, bateride de kendisini geliştirmeye devam ediyor ve harika bir yüksek bariton. Onun da kendisine ait eserleri var.”

“Senin gibi çok yönlüymüş desene.”

“Ve senin gibi.”

Gökhan’ın bu ani cümlesi Göksel’i şaşırttı. Genç kadının dudakları yukarı kıvrıldığında Gökhan da tebessüm etti ve ikili aynı anda genişçe gülümsedi.

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel. “Seninle konuşurken bu sözü inanılmaz fazla kullanıyorum.”

“Günlük hayatında da sıkça kullandığını sanıyorum,” diye karşılık verdi Gökhan. “Çok kibar birisin, nezaket sahibisin.”

“Kabalığın popülerleştiği günümüz dünyasında nezaket nadir rastlanır hâle geldi ama ben onu korumaya devam edeceğim.”

“Haklısın. Günümüzde kaba olmak marifet sayılıyor, kibar insanlar salak yerine koyuluyor.”

“Pek çok kez yaşadım, yaşamaya da devam edeceğim ama onlar gibi olmaktan iyidir diye düşünüyorum.”

“Elbette iyidir. Bu özelliğini seviyorum Gök, seni ilk gördüğümde kibar biri olduğunu anlamıştım ve yanılmadığımı görmek güzel.”

“Neler hissettiğin ve düşündüğün konusunda çok açıksın.”

“Biliyorum. Bu durum seni rahatsız ediyor mu?”

“Hayır,” dedi Göksel başını iki yana sallayarak. “Ben de senin bu özelliğini sevdim.”

Gökhan başını eğip güldüğünde gözleri kısıldı, çevresi kırıştı ve elmacık kemikleri belirginleşti. Gülmek bir insana en çok yakışan şeydi ve Gökhan’ın gülüşünde hem çekicilik hem de çocuksu bir sevimlilik vardı.

“Bunu duyduğuma çok sevindim,” dedi Gökhan yeniden Göksel’e baktığında. Genç kadını gülümseyerek kendisini izlerken bulunca ifadesi durgunlaştı. Göksel’in iri mavi gözlerinde yumuşak bir ifade vardı, pembe dudakları hoş bir gülümsemeyle süslenmişti ve baş döndürecek kadar güzel görünüyordu. Gökhan hızlıca çarpan kalbinin baskısını göğsünde hissedince derin bir nefes alma ihtiyacı duydu.

En son ne zaman birine bakarken kalbi böyle küt küt atmıştı?

Uzun zaman önceydi. Yıllar önce. Lise aşkının yanında bu kadar heyecanlandığını, kalbinin göğsünden fırlayıp çıkacakmış gibi attığını hatırlıyordu. Ergenliğin getirdiği o deli doluluk ve hayata dair hiçbir kaygısının olmadığı o günlerdeki vurdumduymazlığı ona duygularını en yoğun hâliyle yaşatmıştı. Şimdiyse hayatın gerçekleriyle tanışmış ve yaşam telaşında koşuşturan bir yetişkin olarak aynı heyecanı yeniden hissediyordu ve bu öncekinden çok daha kuvvetliydi. Artık bir çocuk değildi, kendi ayakları üstünde duran bir yetişkindi ama bu heyecanın ayaklarını yerden kestiğini hissetti.

“Burayı ne zaman keşfettin?” diye sordu Göksel konuyu değiştirerek. “Güzel bir yermiş, sevdim.”

“Birinci sınıfın bahar döneminde keşfettim sanırım,” dedi Gökhan düşünceli bir sesle. “Kadıköy’ü yeni yeni öğrendiğim zamanlardı. Görünüşünü beğendiğim mekânlara girip bir şeyler sipariş ederdim ve mekânı, müşterileri, çalışanları incelerdim. Bazı yerleri çok sevdim, bazılarından nefret ettim ve aylarca süren bu deneme yanılma maceralarıyla ara sıra gelip vakit geçirdiğim mekânları buldum. Burayı da seviyorum, bazen arkadaşlarımla ya da tek başıma bir şeyler yiyip içmeye geliyorum.”

“Çok iyi yapmışsın. Kadıköy’de adımbaşı işletmeler var fakat kendine uyan düzgün bir yer bulmak çok zor, işin içine fiyat ve lezzet de girince seçenekler iyiden iyiye azalıyor. Burayı iyi keşfetmişsin, hem mekân hem de konumu güzel.”

“Kadıköy benden sorulur.”

“O kadar diyorsun.”

“Evet, bu konuda mütevazı olamayacağım. Buraları avucumun içi gibi bilirim. Nerede ne yapılır, nereye gidilir, ne yiyip içilir; iyi bilirim.”

“Üniversite öncesi hiç Kadıköy’de bulunmuş muydun?”

“Evet, ailemle birkaç kez İstanbul’a gelip Kadıköy’ü de gezmiştik ama çok üstünkörü bir geziydi. Bir restoranda babamın üstleriyle akşam yemeği yemiş, sonra Moda’da oturmuştuk. 13 yaşındaydım ve bulunduğumuz küçük şehirlerden sonra Kadıköy’ün büyüklüğünün ve kalabalığının nasıl başımı döndürdüğünü şimdi bile hatırlıyorum.”

“Çok normal. Ailen şimdi ne yapıyor? Ankara’da olduklarını söylemiştin, ufukta bir ziyaret var mı?”

Gökhan’ın suratı asılırken genç adam bir anlığına camdan dışarı baktı. Onun ifadesindeki bu değişimi fark eden Göksel’in de yüz ifadesi değişti. Bazı şeylerden şüphelense de bunu mesajlaşırken anlayamamıştı fakat Gökhan şimdi kanlı canlı karşısında otururken verdiği bu tepki şüphelerinin altının boş olmadığını ona gösterdi.

“Ailemle görüşmüyorum,” dedi Gökhan yeniden ona baktığında. “Uzun zaman önce konuştuğum kuzenim Ankara’ya taşındıklarından ve babamın yarbaylığa terfi ettiğinden bahsetmişti. Tek bildiğim bunlar.”

Duydukları karşısında şaşıran Göksel konuşmadan önce bir süre bekledi. Bu çok hassas bir konuydu ve kelimelerini özenle seçmesi gerekiyordu fakat sorun şuydu ki ne söyleyeceğini bilmiyordu. Bu durumda bir şey söyleneceğinden bile şüpheliydi.

“Anladım,” dedi saniyeler sonra. “Bilmeden bir yaraya dokunup acıttıysam özür dilerim.”

“Hayır, elbette hayır,” dedi Gökhan başını hızla iki yana sallayarak. “Birbirimizi yeni yeni tanıyoruz, sorular sormamız en doğal şey. Bu meseleyi de ardımda bıraktım, önüme bakıyorum; hayat devam ediyor.”

“Haklısın, ne olursa olsun hayat devam ediyor. Peki onlarla görüşmeme sebebin ne? İstemiyorsan cevap vermeyebilirsin.”

Gökhan kollarını önünde bağlayıp, dirseklerini masaya yaslarken yeniden camdan dışarı baktı. “Konservatuvar okumamı istemiyorlardı,” deyip Göksel’e döndü. “Onların isteklerini yerine getirmektense kendi hayallerimin peşinden gitmeyi tercih ettim.”

Göksel o konuşmayı tekrar hatırladı.

“Genel olarak sanat alanında eğitim veren üniversite sayısı ve kontenjanları az,” dedi Gökhan, bu durumun canını sıktığını belli eden bir ifadeyle. “İnsanımız sanatı hor gördüğü, çocukları da bu alanda eğitim almasın istediği için maalesef bu alanlara talep çok az oluyor.”

“Çok haklısınız. Yeni nesille beraber bu durumun düzeleceğini umuyorum. Gençler arasında sanata ilgi duyan fazlasıyla kişi var ve bir şekilde ailelerine bunu kabul ettirenlerin sayısı da zamanla artacaktır diye düşünüyorum, böyle olmasını da diliyorum.”

O anda Gökhan’ın gözlerinde beliren hüznün nedenini şimdi anlıyordu. Aslında genç adam kendi tecrübelerinden bahsediyordu, kendi ailesinden örnek veriyordu. O anda genç adamın ses tonundan hiçbir şey anlamak mümkün değildi fakat ruhun aynası olan gözlerinin içinde kalp kırıklıklarının ve hüznün yansımasını görmüştü.

“Tepkileri ne oldu peki?” diye sordu Göksel.

“Bilmem,” dedi Gökhan omuz silkerek. “İstanbul’a gelmek için Kütahya’dan ayrıldım ve Kütahya’daki her şeyi, herkesi orada bıraktım.”

Bir daha hiç konuşmadılar, diye düşündü genç kadın. Evden ayrıldı ve arkasına bakmadı.

“Anladım,” dedi Göksel ikinci kez. Gülümsedi. “Seneye konservatuvarı da bitiriyorsun.”

Göksel’in özel hayatına saygı duyarak ayrıntıları sormaması, konunun tat kaçırıcı olduğunu bildiği için hemen konuyu değiştirmesi Gökhan’ı hem rahatlattı hem de memnun etti. Karşısında oturan genç kadına her geçen dakika daha çok çekiliyor, onun olaylara olgun yaklaşımlarını gördükçe ondan daha çok etkileniyordu.

“Öyle umuyorum,” diye cevap verdi. “Son sene de aksilikler çıkmazsa önümüzdeki yaz mezun oluyorum. Konservatuvar mezunu olan diplomalı bir müzisyen olacağım. Bunu düşündükçe, ‘Vay be!’ diyorum.”

Göksel gülerek, “Böyle söyleyince kulağa aşırı havalı geliyor,” dedi. “Konservatuvar mezunu diplomalı müzisyen. Çok iyi.”

“Sen de Fotoğraf ve Video mezunu diplomalı fotoğrafçı ve video grafiker olacaksın.”

“Doğru, haklısın. Bu da kulağa havalı geliyor.”

“Çünkü havalı. Herhangi bir sanat dalında eser vermek için eğitimli olmaktan ziyade bu dallara eğilimli olmak; biraz yetenekli, çokça çalışkan olmak gerekiyor ama eğilimli olduğun dalda eğitimli de olmak ve bunu da diploma gibi bir belgeyle tescillemek ayrı güzel.”

“Katılıyorum. Eğer bu bölümde okumasaydım da fotoğraf ve video çekmeye devam ederdim fakat bu alanda lisans eğitimi almak, işin uzmanları tarafından eğitilmek bana kendi kendime öğrenemeyeceğim ya da çok uzun seneler sonra öğreneceğim şeyleri öğretti. Özellikle teknik olarak çok geliştim.”

“Söylediklerinin altına imzamı atıyorum,” dedi Gökhan hayali bir imza atarak. “Müziği bir okyanus olarak ele alırsak ben yalnızca kıyısını biliyordum, konservatuvarda okumaya başlayınca açıldım ve derinlerini keşfetmeye başladım. Önceden eserlere iyi ya da kötü gözüyle bakardım, şimdiyse onları teknik olarak yorumlayacak donanıma sahibim. Bu kadar geliştiğimi görmek çok sevindiriyor. Üstelik daha bir senem var ve önümüzdeki yaz şu an olduğum konumun da ilerisinde olacağım ve bundan sonra her zaman bir adım ileri gideceğim. Tüm bunları göz önünde bulundurunca konservatuvar okumanın hayatımda verdiğim en iyi karar olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.”

Onu ilgiyle dinleyen Göksel, Gökhan konuşmasını bitirince tebessüm etti. Gökhan’ın müzik hakkında konuşurken gözlerinde yanan ateşi görmekten hoşlanmıştı. Müzik onun en büyük tutkusuydu ve bu her hâlinden anlaşılıyordu.

“Senin adına çok sevindim,” dedi içtenlikle. “İkimizin de çok severek okuduğu bu bölümleri başarıyla bitirip bu alanlarda çok iyi işler çıkaracağından eminim.”

“Ben de öyle.”

Garson onların sipariş ettiği kahveleri getirdi. Kahvelerin yanında bir bardak su ve çikolata ikramı da vardı. İkisi de kahvesini orta istediği için garson beyaz fincandaki bol köpüklü kahveleri rastgele onların önüne bıraktı.

“Güzel görünüyor,” dedi Göksel fincana bakarak. “Teşekkür ederim, kesene bereket.”

“Afiyet olsun,” dedi Gökhan gülümseyerek.

Göksel kahvesinden bir yudum içerken Gökhan da içti. Gökhan daha önce burada kahve içtiği için tadına aşinaydı, ilk kez içen Göksel ise kahveyi beğendi.

“Sevdin mi?” diye sordu Gökhan.

“Sevdim,” diye onayladı Göksel. “Tekrardan teşekkür ederim.”

“Tekrardan afiyet olsun. Şimdiden kırk yıllık hatırımız oldu.”

Bir an afallayan Göksel utangaçça gülümsedi. “Bunun için mi kahve ısmarladın?”

“Olabilir,” dedi Gökhan muzip bir sesle. “Geçen gün mesajlaşırken buzlu kahve içtiğini de söyleyince kahve sevdiğini anladım ve ısmarlamak istedim.”

“Evet, severim.”

“En sevdiğin kahve hangisi? Hadi biraz klişe sorular soralım.”

Göksel kıkırdadı. “Kahveyi çok seviyorum, tek bir favorim yok ama en çok filtre kahve içiyorum; espresso, Türk kahvesi ve kapuçinoyu da seviyorum. Kışın sert kahveleri daha çok tercih ederken yazın yumuşak kahveler hoşuma gidiyor, çoğunlukla da buzlu bir şeyler içiyorum. Dediğim gibi tek bir tane kahve söylemem mümkün değil ama en çok bu dördünü içiyorum. Sen neler seviyorsun?”

“Favorim Türk kahvesi,” dedi Gökhan hiç düşünmeden. “Sadesini de içerim, aromalı olanları da içerim. Kapuçinoyu ben de severim, senin aksine soğuk kış günlerinde içmekten çok hoşlanıyorum. Bir mekânda cam kenarındaki bir masada otururken arkadaşlarım varsa onlarla sohbet ederek, tek başımaysam dışarıyı izleyerek, özellikle yağan karı ya da yağmuru, sıcak sıcak içmek çok keyif veriyor.”

“Öyle bir ortamda elbette sıcak ve yumuşak kahveler içmek çok keyifli oluyor, ben genel konuştum.”

“Kış geldiğinde yapalım o zaman. Kapuçinosu enfes olan muhteşem bir kahveci biliyorum.”

“Anlaştık.”

Gülüşerek kahvelerinden birer yudum içtiler.

“En sevdiğin müzisyen ve gruplar hangileri?” diye sordu Gökhan. “Ben benimkilerden bahsettim ama sen hiç anlatmadın.”

“Dinlediğim tarzları söyledim ama müzisyenlerden hiç bahsetmedim gerçekten,” dedi Göksel buna şaşırarak. “Yabancılardan favorilerimi hemen söyleyeyim: The Weeknd ve Cigarettes After Sex. Yerli olarak da son zamanlarda popüler olan çoğu grubu severek dinliyorum; Son Feci Bisiklet, Yaşlı Amca, Dolu Kadehi Ters Tut, İkiye On Kala vesaire. Duman, maNga, mor ve ötesi, Pinhani gibi efsane grupları da belirtmem lazım, onları dinleyerek büyüdüm. Çok isim var ama aklıma gelenler bunlar.”

Duydukları karşısında keyiflenen Gökhan önce kahvesinden bir yudum daha içti. “Müzik zevkine hayran kaldığımı itiraf etmeliyim,” dedi onun gözlerinin içine bakarak. “The Weeknd ve Cigarettes After Sex’i dinlemiyorum ama yerli olanların hepsine aşinayım. Ben de saydığın gruplar ve o dönemdeki diğer grupları dinleyerek büyüdüm, bahsetmiştim zaten.”

“Evet, yaşıtımız çoğu kişinin çocukluğunun en popüler isimleriydi.”

“Öyle. Yaşlı Amca’yı da severek dinliyorsun demek.”

“Evet, dönemin en iyi gruplarından olduğunu düşünüyorum. Çok güzel şarkıları var.”

“Favorin hangisi?”

Göksel cevap vermeden önce bir an duraksadı. “Muhtemelen Giderdi Hoşuma.”

Gökhan sırıtmamak için kendini frenleyerek kibarca gülümsedi. “Tuz kokardı şarkılar. Bu cümleyi seçme nedenin anlaşılıyor.”

“O fotoğrafı çekerken bu şarkıyı söylediğin için açıklamaya bu cümleyi yazmıştım. Çok sevdiğim bir cümle ve fotoğrafla da uyumlu olduğunu düşünmüştüm.”

“O şarkıyı mı söylüyordum?” dedi Gökhan şaşırarak. “Bu parçayı çalarken orada durup izlediğini anlamıştım ama fotoğrafta bu parçayı söylediğimi hiç düşünmemiştim. Sanırım şarkıyı tahmin ettiğimden daha çok severek dinleyip çalıyormuşum. Fotoğrafta yüz ifadem çok huzurluydu ve çok sevdiğim parçalardan birini çaldığımı düşünmüştüm.”

Giderdi Hoşuma’yı söylüyordun,” diyen Göksel o akşamı hatırladı. Eğer o akşam kendisine sahnedeki gençle tanışıp bir akşam yemeğine çıkacağı söylenseydi buna asla inanmazdı ama şu an bir restoranda onun karşısında oturuyordu. “İkinci kıta kısmını çalıyordun hatta, nakarattan hemen önceki kısım. İki fotoğrafını çekmiştim, paylaştığımı daha çok beğendiğim için onu attım.”

“İki fotoğraf mı? Duruyorsa ikinciyi de görebilir miyim? Merak ettim.”

“Duruyor olması lazım,” diyen Göksel çantasına uzandı. “Galerimde olmalı. Hemen bulurum.”

Göksel hesabında paylaşmayı düşündüğü fotoğrafları topladığı klasörü açıp biraz yukarı çıktı. Mayıs ayında çok az fotoğraf çekip düzenlediği için Gökhan’ın fotoğraflarını bulması kısa sürdü. Gökhan’ın gözlerinin açık olduğu ve genç adamın seyircilere baktığı fotoğrafı açıp ekranı Gökhan’a çevirdi.

“İşte,” dedi Göksel. “Tam burada nakarata girmiştin.”

Gökhan ekrandaki fotoğrafına baktığında yüzünde hayranlık içeren bir ifade oluştu. Fotoğrafta Gökhan doğrudan karşıya bakıyordu, dudakları aralıktı, elleri gitarın üstündeyken sağ ayağını da bar taburesinin ayakları arasındaki demire koymuştu. Yüz ifadesinde şarkının nakarat kısmının hareketli olmasından kaynaklı oluşan bir neşe vardı. Nakaratı söylerken güldüğünü hatırladı, bu fotoğrafın çekilmesinden saniyeler sonra olmalıydı.

“Enfes bir fotoğrafmış,” dedi Göksel’e baktığında. “Çektiğin tüm fotoğraflar gibi. Sanki küçük bir kafede değil de konserde binlerce kişinin önünde sahne alıyormuşum gibi bir havası var.”

“Sana göndermemi ister misin?” diye sordu Göksel.

“Çok isterim.”

“Hemen e-posta adresine atayım o zaman,” dedi Göksel. Galeriden çıkıp e-posta uygulamasına girdi. “Adresini gönderdiğim postadan bulurum.”

Öyle de yaptı. Gökhan’a gönderdiği e-postayı bulup oradan ona gönderilmek üzere yeni bir e-posta sayfası açtı ve fotoğrafı ekledi.

“Mesajla gönderince kalitesi çok mu bozuluyor?” diye sordu Gökhan.

“Çok,” dedi Göksel ona bakarak. “Bu yüzden genelde bir internet sitesine yükleyip link oluşturuyorum ama çok az sayıda fotoğraf için direkt postayla gönderdiğim de oluyor.” Gönder yazan yere dokundu. “Gönderdim.”

“Teşekkür ederim, indiririm sonra.”

“Rica ederim.”

 Göksel’in e-posta uygulamasını kapattığı sırada Gökhan onun telefonunun ekranına baktı. Genç kadının duvar kâğıdında bir gökyüzü fotoğrafı vardı.

“Duvar kâğıdını da sen mi çektin?” diye sordu Gökhan.

“Evet,” diye onayladı Göksel. “Geçen yaz çekmiştim, o günden beri bu var.”

“Değiştirmediğine göre çok beğenmiş olmalısın.”

“Evet, gözüm de alıştığı için değiştirmedim.”

Göksel ekranına kısa bir bakış attı. Bu fotoğrafı geçen yaz ailesiyle beraber Rumelifeneri’ne gittikleri zaman çekmişti. O gün masmavi gökyüzü pamuğu andıran bembeyaz bulutlarla süslenmişti ve genç kadın da fotoğraf makinesine sarılıp gökyüzünün birkaç fotoğrafını çekmişti; aralarından favorisi bu olmuştu ve bir senedir duvar kâğıdı olarak kullanıyordu.

“Biz de fotoğraf çekilelim mi?” diye sordu Gökhan biraz çekinerek. “Birlikte.”

Göksel başını kaldırıp Gökhan’a baktığında genç adamın sağ elini ensesine götürdüğünü, gergin bir tavırla ensesindeki saçlarla oynadığını gördü. Kendisiyle göz göze gelince hızlı bir tebessümü yüzüne kondurdu.

“Çekilelim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Kimden çekelim?”

“Benim telefon kameram pek iyi sayılmaz, seninki daha iyidir.”

“Tamam, o zaman benden çekelim.”

Göksel kamerasını açıp ilk olarak kendi tipine baktı. Yemek yerken silinen ruju hariç makyajı olduğu gibi duruyordu, saçları da düzgündü. Rahat bir nefes vererek telefonu sağ eline aldı ve masanın kenarına getirip ikisini birden kadraja aldı. Gökhan yüzünü kameraya yaklaştırıp kameradaki görüntüsüne bakarken Göksel kıkırdadı. Genç adam saçlarını düzeltti.

“İlk fotoğrafımızda düzgün çıkayım,” dedi Göksel’e döndüğünde. “Ben hazırım.”

“O zaman poz verelim.”

Göksel kadrajın sağında, Gökhan da solundaydı. İkisi de biraz öne eğilmişti, aralarında küçük bir mesafe vardı. Göz göze geldiklerinde bakışlarını kaçırıp telefona baktılar.

“Gülümse,” dedi Göksel. “Çekiyorum.”

Gökhan başını daha düz tutup burun kemerinin görünmemesini sağladı, başını çok az sağa yatırıp gülümseyerek kameraya baktı; Göksel’se onun aksine başını biraz daha yan tutup sol elini de çenesinin altına yasladı ve o da gülümseyerek poz verdi.

Göksel başparmağıyla deklanşöre dokunup kendisinin ve Gökhan’ın ilk fotoğrafını çekti.

“Tamamdır,” derken telefonu indirdi ve çektiği fotoğrafı açtı. Camdan içeri giren gün batımı ışığı iki gencin cildini altın gibi parlak, mermer gibi pürüzsüz göstermişti. Gökhan’ın karamel rengindeki gözleri sarı ışık altında kehribar gibi görünüyordu, aynı ışık Göksel’in irislerinin çevresindeki yeşil-gri çizgileri ortaya çıkarıp masmavi gözlerini tüm ayrıntılarıyla göstermişti.

“Nasıl?” diye sordu Gökhan. “Ben de bakayım.”

Göksel telefonu Gökhan’a doğru çevirip fotoğrafı genç adamın da görmesini sağladı. Gökhan fotoğrafa baktığında yüzüne bir gülümseme yayıldı. İkisi de çok iyi çıkmıştı ve yan yana hoş görünüyorlardı.

“Çok güzel bir fotoğraf olmuş,” dedi Gökhan genç kadına bakarak. “Çok beğendim. Bunu da bana atar mısın?”

 “Ben de beğendim,” dedi Göksel. “Atarım tabii.”

Göksel bu fotoğrafı da Gökhan’a posta yoluyla gönderdi. Bir süre sessiz kalıp kahvelerini içtiler. Restoranın içinden diğer masadakilerin konuşma sesleriyle kısık seste çalan müziğin sesi yükseliyordu ama ortam gürültülü değildi, sokaktaki hareketlilik de dakikalar öncesine göre azalmıştı ve etraf sakinlemişti. Birkaç dakika etrafı izleyen Göksel kahvesinin son yudumunu da içtikten sonra bakışlarını camdan içeri çevirdi ve fincanı tabağın üstüne bıraktı.

Genç kadın karşısında oturan Gökhan’a baktığında genç adamın kahvesini çoktan bitirdiğini, arkasına yaslanmış şekilde camdan dışarıyı izlediğini gördü. Gökhan’ın bakışları dalgındı, bir şeyler düşünüyor gibiydi.

“Gökhan?” dedi Göksel.

Gökhan bakışlarını genç kadına çevirdi. “Efendim?”

“Dalıp gittin,” diye devam etti Göksel. “İyi misin?”

“İyiyim. Susunca gözlerim daldı öyle.” Onun önündeki boş fincana baktı. “Sen de bitirmişsin.”

“Evet.”

“Ne yapalım? Kalkalım mı? Biraz yürürüz.”

“Olur, yürüyelim.”

İkili ayaklanırken Göksel annesine hızlıca bir mesaj yazdı.

Şimdi restorandan çıkıyoruz, biraz yürüyüş yapacağız. İskeleye doğru yürürüz, oradan da vapura binip gelirim. Yemek çok keyifliydi, her şey yolunda; beni merak etmeyin. İkinizi de öpüyorum

Beraber kasaya ilerlediler. Göksel yediği bifteğin ücretini öderken Gökhan da tavuk soteyle kahveleri ödedi.

“Kahve için tekrardan teşekkür ederim,” dedi Göksel restorandan çıktıklarında. “Biftek önerisi için de. Çok keyifli bir yemekti.”

“Bunu duyduğuma sevindim,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Ve rica ederim, afiyet olsun.”

Kaldırımda yan yana yürümeye başladılar. Geldikleri yoldan geri dönüyorlardı. Etraf geldikleri zamana göre daha tenhaydı, saat akşam dokuza yaklaştığı için sıcaklık da biraz düşmüştü.

“Yürürken soru-cevap yapmaya ne dersin?” diye sordu Gökhan. “Tek şart kısa ve net cevaplar vermek olsun. Böylece birbirimiz hakkında hızlı bir şekilde daha çok şey öğreniriz.”

“Güzel fikir,” dedi Göksel. “Yapalım.”

“Tamam, o zaman ben başlıyorum: En sevdiğin fotoğrafçı?”

“Daha ilk sorudan bu kadar zorlayacaksan işimiz var. Tek bir isim söylemem mümkün değil.”

“Birkaç tane söyle.”

“Ara Güler, İbrahim Zaman, İzzet Keribar, Sabit Kalfagil; Mitch Dobrowner, Sarah Moon, Lauren E. Simonutti, William Eggleston. Bu alanın en büyük isimlerinden birkaçı ve idolüm olarak gördüğüm kişiler. Sıra bende: Hayatının sonuna kadar tek bir şarkı dinleyecek olsan bu hangisi olurdu?”

Oyuncak Dünya,” dedi Gökhan hiç düşünmeden. “Yavuz Çetin’in parçası.”

“Çabuk bir cevap oldu.”

“Düşünmeme gerek yok. Bu dünya üzerindeki en sevdiğim şarkı. Aynı soruyu ben de sana soruyorum o zaman.”

“Çok şaşırtıcı bir cevap olacağının farkındayım ama Aerosmith’in Dream On parçasını söyleyeceğim.”

“Ne?” diyen Gökhan adımlarını durdurdu. “Ciddi misin?”

“Evet.”

“Gerçek bir efsanedir ve çok sevdiğim bir şarkıdır.”

“Klasiklerden biri. Sözleri benim için bir şeyler ifade ediyor. Tamam, şimdi ben soruyorum: Yaşadığın şehirler arasında en sevdiğin hangisi oldu? İstanbul hariç.”

“Hım, Bolu derdim sanırım. Orayı seviyordum. Senin İstanbul’da en sevdiğin ilçe?”

“Beyoğlu, açık ara. Liseyi orada okumuştum ve yapmayı en sevdiğim şey okuldan arta kalan zamanlarda ara sokaklarında dolaşıp fotoğraf çekmekti. O zamanlardan kalma yüzlerce fotoğrafı hâlâ saklıyorum.”

“Bir gün görmek isterim. Bundan yıllar önce çektiğin fotoğraflara bakmak ilginç olurdu.”

“Şimdikilere göre oldukça amatörler.”

“Bunu görmek asıl güzel olan şey çünkü aynı zamanda ne kadar geliştiğini de görmüş olurum.”

“Haklısın, bir gün bakarız. Yeni soru: Müzikle ilgili en büyük hayalin ne?”

“Seyircilerin ben kendi şarkılarımı söylerken bana eşlik ettiğini görmek, onlarla birlikte şarkılarımı söylemek. Benim sıram: Eğer fotoğrafçılıkla ilgili bir bölüm okumasaydın hangi bölümü okurdun?”

“Hım, biraz düşüneyim,” deyip birkaç saniye düşündü Göksel. “Görsellikle ilgili hiçbir bölüm olmayacağını varsayarsam Psikoloji ya da Sosyoloji okumayı düşünebilirdim. Peki ya sen? Konservatuvar okumasaydın ne okurdun?”

“Müzik Öğretmenliği.”

“Müzikle ilgili bir bölüm okumasaydın?”

“Sorun böyle değildi.”

“Hadi ama, ne kastettiğimi biliyorsun.”

“Muhtemelen bir şey okumazdım. Derslerim kötüydü ve müzik hariç hiçbir şeye ilgim yoktu. Arkadaşlarım ders çalışırdı, bense gitar çalıp şarkı söylerdim. Sıra bende: Lisenin sana kazandırdığı en güzel şey?”

Göksel cevap vermeden önce bir süre Gökhan’ın söylediklerini düşündü. Genç kadın eğer fotoğrafçılıkla ilgili bir bölüm okumasaydı okuyabileceği iki bölüm saymıştı fakat işin gerçeği şuydu ki bu bölümlerin birinde okusaydı okulu bitirmeden kaydını dondurur ve fotoğrafçı olma hayalinin peşinden giderdi. Fotoğraf onun en büyük tutkusuydu ve başka hiçbir şeye bu kadar tutkulu değildi. Bu konuda Gökhan’la benzer düşüncelere sahipti, bunu fark etse de genç adama bir şey demedi.

“Ahsen,” diye cevap verdi sorusuna. “Ve haftanın beş günü Beyoğlu’nda olup çevreyi keşfetme şansı. Onun dışında lisenin çok da güzel bir yanı yoktu. Benim sıram: Şu zamana kadar en çok mutlu olduğun an?”

“Konservatuvara seçilenlerin açıklandığı listenin ilk sırasında kendi adımı gördüğüm an,” dedi Gökhan kocaman gülümseyerek. “Hayatımın en iyi anıydı. Şimdi benim sıram: Fotoğrafımı paylaştığın günün akşamında sana mesaj attığımı gördüğünde ne hissettin ve düşündün?”

Göksel adımlarını yavaşlatırken bakışlarını Gökhan’dan alıp önündeki yola çevirdi. “Çok şaşırdım hâliyle,” diye cevap verdi. “Ama fotoğrafını çektiğim kişiden böyle güzel bir geri dönüş almak, iltifatlarını duymak çok iyi hissettirmişti. Ben sorayım: Konumdaki gönderilere bakmak nereden esti? Bunu sürekli yapıyor musun?”

“Bazen,” dedi Gökhan omuz silkerek. “Kimin neler paylaştığına bakıyorum. O gün de bir süredir bakmadığım için bakmak istemiştim, içimden bir ses bakmamı söylemişti. İçime doğmuş sanırım. Fotoğrafı görür görmez hayran kalmıştım, fotoğrafın ambiyansından o kadar etkilenmiştim ki içindekinin ben olduğumu fark etmem birkaç saniyemi aldı. Daha önce hiç bu kadar güzel bir fotoğrafım olmamıştı, hemen seninle iletişime geçtim.”

“Bir saniye,” dedi Göksel şaşırarak. “En güzel fotoğrafın olduğunu mu düşünüyorsun?”

“Elbette. Aynı zamanda en sevdiğim fotoğrafım.”

Göksel başını yere eğip güldüğünde Gökhan gülümseyerek ona baktı. Genç kadının gülüşünde çocuksu bir neşe vardı ve bu neşe bulaşıcıydı.

“Bunu duyduğuma ne kadar sevindiğimi ifade edemem ama bizzat gördüğünü düşünüyorum,” dedi Gökhan’a bakarak. “Bir fotoğrafçının duyabileceği en güzel şeyleri duydum.”

“Gördüm,” diye onayladı Gökhan. “İlerleyen günlerde yenilerini de çekersin belki. Haberim varken kadrajına girmeyi de çok isterim.”

“Sen de istiyorsan çekerim elbette. Bir gün ayarlarız.”

“Ayarlayalım.” Yumruğunu ona uzattı. “O zaman anlaştık?”

Göksel de elini yumruk yapıp onunkiyle tokuşturdu. “Anlaştık.”

Bir yol ayrımına geldiler.

“Sahilden yürüyelim mi?” diye sordu Gökhan. “Biraz kalabalık olur ama gün batımını izleriz.”

“Sahil yürüyüşlerine bayılırım,” dedi Göksel. “Hadi gidelim.”

“Ben de öyle.”

Gülümseyerek sola döndüler ve sahile doğru yürüdüler. Güneş ufuk çizgisinde batıyor, denizi altın renkli ışıklara boyuyordu. Manzara büyüleyiciydi ve böyle bir manzarayı seyretmek insana huzur veriyordu.

Kıyıdaki yola vardıklarında Göksel çantasından telefonunu çıkardı. “Bu manzara kesinlikle ölümsüzleştirilmeyi hak ediyor,” dedi. “Fotoğrafını çekeceğim.”

“Bunu yapacağından adım gibi emindim,” dedi Gökhan. “Çek bakalım.”

Göksel telefonunu açtığında annesinin cevap verdiğini gördü. Kamerayı açmadan annesinin mesajını okudu.

Her şeyin yolunda olduğunu ve keyifli vakit geçirdiğini duyduğumuza çok sevindik bebeğim. Keyifli yürüyüşler. Biz de seni öpüyoruz

Genç kadın gülümseyerek kamerayı açıp manzarayı kadrajına aldı. Açı ve ışık ayarlarını yaparken yüzü her zamanki gibi ciddileşti. Onun bu ifadesine tanık olan Gökhan’sa ilgiyle onu izliyordu.

“Tüm o harika fotoğraf ve videoların ardında böyle ciddi bir yüz var demek,” diye düşündü.

Göksel ona yandan bir bakış attığında bakışlarını kaçırdı. Genç kadın güldü.

“Niye o kadar dikkatle inceledin?” diye sordu iki fotoğraf çektikten sonra.

“Çalışırken çok ciddi görünüyorsun,” diye cevapladı Gökhan. “O ilgimi çekti.”

“Pür dikkat yaptığım işe odaklanıyorum, ondan.”

“İzlemesi keyifli ama senin için rahatsız edici olmalı.”

“Yani, hoşlandığım söylenemez.”

“Yürümeye devam edelim mi?”

“Edelim.”

Sahil yolu Gökhan’ın da dediği gibi kalabalıktı ve ikili gibi yürüyüşe çıkan, bir yere oturup manzarayı izleyen çok kişi vardı. İki genç sakin adımlarla sessizlik içinde kaldırımda yürüyor, manzaranın tadını çıkarıyordu.

Gökhan’ın sağında yürüyen Göksel sağ taraftaki gün batımına bakarken Gökhan’ı da uzun uzun inceleme fırsatı buldu. Gökhan’ın yüzünde en beğendiği kısım genç adamın kavisli düzgün kaşlarıyla badem şeklindeki iri kahverengi gözleri olmuştu. Genç adamın yumuşak, samimi ve anlamlı bakışları vardı; kötü niyetli biri olmadığı bakışlarından anlaşılıyordu. Kanatları biraz geniş olan burnunun ortasında bir kemer vardı, burnuyla dudaklarının arasındaki açıklık normalden genişti ve hemen altında pembe renkli dolgun dudakları yer alıyordu. Yüzü her zamanki gibi sinekkaydı tıraşlıydı, cildindeki sivilce lekeleri, gözenekler ve özellikle burnuyla yanaklarının iç kısımlarındaki güneş lekeleri belli oluyordu. Kusursuz değildi, doğaldı ve onu çekici yapan şey de buydu.

“Yine vapura mı bineceksin?” diye sordu Gökhan. Göksel’e döndüğünde genç kadının gözlerini kaçırdığını gördü. Kendisine baktığını anlayınca gülümsedi.

“Evet,” diye onayladı Göksel ve ona baktı. “Geldiğim şekilde dönerim.”

“O zaman istikamet iskele.”

“Sen eve nasıl dönüyorsun?”

“Otobüse biniyorum. Hemen caddeden geçiyor. Seni yolcu ettikten sonra binerim.”

“Yolunu benim için uzatmayacaksan tamam.”

“Uzatmıyorum ama uzatırdım da. Fatih’ten ta Kadıköy’e geldin, elbette seni karşılayıp yolcu da edeceğim. Senin sağ salim vapura bindiğini görünce ben de otobüsüme binip evime giderim.”

Göksel duyduklarından memnun oldu. Eğer yer değiştirmiş olsaydılar o da aynısını yapardı.

“Çok incesin,” dedi gülümseyerek. “Öyleyse dediğin gibi istikamet iskele.”

İskeleden uzak değillerdi, kısa sürede ulaşacaklardı ve bu da yan yana geçirdikleri son dakikalar olduğu anlamına geliyordu. İkisi de bunun farkındaydı. İlk buluşma olduğu için çok uzun süre yan yana durmamışlardı ama geçirdikleri kısa vakti oldukça verimli geçirmişlerdi. Buluşma için ikisinin fikirleri de olumluydu ve başka buluşmalar da yapabileceklerini düşünüyorlardı. Bunu istiyorlardı da.

“Günün en güzel vaktinde vapura bineceksin,” dedi Gökhan. “Fotoğraf, belki de video çekersin.”

“Makinem olsaydı mutlaka çekerdim,” dedi Göksel. “Telefon kamerasıyla bir şeyler çekerim artık. Telefonum da kaliteli çekiyor ama bir makine de etmiyor tabii.”

“Herhâlde canım. Telefonlarla da aynı kalitede görüntüler çekilseydi profesyonel makinelere gerek olmazdı, elbette fark olacak.”

Canım. Göksel, Gökhan’ın bunu lafın gelişi ve ağız alışkanlığıyla söylediğini bilse de bu kelimeyi duyunca tuhaf hissetti.

“Orası öyle. Vapura binince bakarım artık.”

İskeleye vardılar. Eminönü İskelesi diğerlerinden daha ileride olduğu için biraz daha yürümeleri gerekiyordu. Etraf kalabalık olduğu için fark etmeden birbirlerine yaklaştılar.

“Bu caddeden mi biniyorsun?” diye sordu Göksel sağdaki caddeyi işaret ederek.

“Buradan da geçiyor,” dedi Gökhan başını sallayarak. “Boğa’ya dönüp içeriye ilerliyor, normalde o taraftan biniyorum ama bugün hemen şuradaki duraktan binerim.”

“İyi bari, yakınmış.”

“Yakın yakın. Sen beni düşünme, seni yolcu ettikten sonra biner giderim.”

“Bu akşam gerçekten çok keyifliydi,” dedi Göksel adımlarını iyice yavaşlatarak. “Çok iyi zaman geçirdim. Her şey için teşekkür ederim.”

“Benim için de çok keyifliydi ve ben de harika zaman geçirdim,” dedi Gökhan gülerek. Sırıtmasının önüne geçememişti. “Senin de böyle düşünmene çok sevindim. Bir gün yine buluşabiliriz, sen de istersen.”

“Olabilir,” dedi Göksel bir tel saçını kulağının arkasına sıkıştırarak. “Konuşuruz zaten, ayarlarız.”

“Konuşuruz,” diyen Gökhan’ın bunu yapmaktan çok keyif aldığı belli oluyordu. “İkimiz de İstanbul’dayız sonuçta ve önümüzde koca bir yaz var.”

“Evet.”

Göksel’in vapura bineceği iskeleye ulaştılar. Vapur iskeleye yanaşmıştı ve Eminönü’nden binen yolcular iniyordu. Ekrandaki saatse bir sonraki vapurun 4 dakika sonra kalkacağını gösteriyordu.

“Birazdan kalkıyormuş,” dedi Gökhan. “O zaman yavaştan vedalaşalım.”

Genç kadına döndüğünde karşı karşıya geldiler, ona bir adım yaklaştı. İkilinin ayakları birbirine değmek üzereydi. Göksel gözlerini kaldırıp Gökhan’ın yüzüne bakarken genç adam da onun yüzüne baktı. Birkaç saniye boyunca etraflarından geçen insanların arasında hareketsizce durup birbirlerine baktılar.

Gözler kalbin aynasıydı ve o aynada küt küt atan iki kalbin yansıması vardı.

“Kendine iyi bak,” dedi Göksel saniyeler sonra. Utanmıştı.

“Sen de kendine iyi bak,” dedi Gökhan. “Tekrardan görüşmek üzere.”

Gökhan ona yaklaştığında bu sefer neyin geleceğini bildiği için yanağını zarifçe sola çevirdi ve genç adamın yumuşak yanağını kendi yanağında hissetti. Bu sefer burnuna gelen koku tıraş losyonunun ferah kokusu oldu.

“Görüşmek üzere,” dedi Göksel geri çekildiğinde. “Hoşça kal.”

“Sen de hoşça kal, Gök.”

Göksel ona bir gülümseme gönderdiğinde Gökhan da aynı şekilde karşılık verdi. Genç kadın iskelenin içine girip turnikelere ilerledi ve kartını okutup turnikeden geçti.

“Göksel!” diye seslendi Gökhan. Göksel arkasını dönüp ona baktı. “Eve varınca haber etmeyi unutma, aklım sende kalmasın.”

“Tamam,” dedi Göksel gülerek. “Ederim. Düşündüğün için teşekkür ederim.”

“İyi yolculuklar.”

“Sana da.”

Göksel ona el salladığında Gökhan da sağ elini kaldırarak karşılık verdi. Genç kadın iskeleye yanaşan vapura yürürken Gökhan da olduğu yerde durup onu seyretti. Göksel’in omuzlarından sırtına doğru yayılan dalgalı sarı saçları her adım attığında zarafetle hareket ediyor, sırtına çarpıyordu. Gökhan için etraftaki herkes, her şey bulanıklaşırken Göksel netliğini korudu ve zarif adımlarla yürüyen genç kadın saniyeler içinde gözden kayboldu.

“Pardon!”

Gökhan kendisinden yol isteyen bir kadının sesiyle kendine gelip kenara çekildi. Kadın ona alttan bir bakış atıp iskeleye ilerlerken Gökhan da geriye gitti. Göksel’le buluştuğundan beri bakmadığı telefonunu çantasından çıkarıp internetini açtığında Göksel’in kendisine gönderdiği e-postalar ve Yağız’ın attığı mesajlar geldi.

Buluştunuz mu? (19.10)

Bak ya, internetini kapatmış bir de (19.10)

Buluştunuz diye düşünüyorum ve bol şans diliyorum. Yüzümüzü kara çıkarma aslan parçası, hadi göreyim seni (19.10)

Meraktan çatlamak üzereyim (19.41)

Umarım her şey yolunda gidiyordur, evrene iyi enerji göndermekten trafoya döndüm (19.58)

Bunca zamandır internetin kapalı olduğuna ve beni arayıp ağlamadığına göre buluşma çok iyi gidiyor demektir. Aferin koçum, böyle devam (20.30)

Gökhan bir kahkaha patlattığında elini ağzına bastırıp başını da yere eğdi. Birkaç kişi ona bakarken utandığını hissetti ama çaktırmadı. Sanki kendi kendine gülmemiş gibi kenara ilerledi ve iskeledeki vapura baktı. Buradan Göksel’i görmeyi beklemiyordu ama vapur kalkana kadar bekleyecekti.

Saniyeler sonra telefonu çalmaya başladığında irkildi. Arayan kişi Yağız’dı. Aramasını kabul etti.

“Açtığına göre ayrıldınız,” diye konuştu Yağız. “Nasıl geçti?”

“Telefonun başında hazırda mı bekliyordun ruh hastası?” sorusu Gökhan’ın ağzından dökülen ilk şey oldu.

“Tabii lan. Sanki kızla sen değil de ben buluşuyormuşum gibi gergindim. Neyse onu bunu boş ver, nasıl geçti?”

“Seviyorum lan seni,” dedi Gökhan.

“Eyvahlar olsun!” dedi Yağız yüksek sesle. “Bana ilan-ı aşk ettiğine göre buluşma kesin çok kötü geçti. Senin adına üzüldüm kardeşim ama ben kadınlardan hoşlanıyorum, duygularına karşılık veremem.”

Gökhan bir kahkaha attı. “Tüh, yine sap kaldım desene. Şaka bir yana buluşma harika geçti.”

“Harbi mi?”

“Harbi. İnanılmaz tatlı biri, çok keyifli vakit geçirdim.”

“Oh! Hem rahatladım hem de sevindim. Neler yaptınız?”

“Akşam yemeği yedik, sonra kahve ısmarladım; çıkışta da sahilde yürüyüş yaptık ve az önce de yolcu ettim. Vapuru birazdan kalkacak, kalkmasını bekliyorum.”

“Kızı bırakıp gidemediğine göre gerçekten iyi geçmiş.”

“Evet, gerçekten güzel geçti. Göksel de çok keyifli vakit geçirdiğinden bahsetti ve zaten son derece mutlu görünüyordu. Bir daha buluşmaktan bile bahsettik.”

“O mülayim, sevimli suratının altında gerçekten bir flörtöz yatıyor.”

“Belki de.”

“Göksel nasıldı? Gün ışığında uzun uzun incelemişsindir.”

“Çok güzel bir kadın, çok duru bir güzelliği var. Sürekli onu seyretmemek için kendimi zorlamam gerekti. Mavi bir elbise giymişti, tırnaklarında da mavi ojeler vardı ve bu ikiliye bir de masmavi gözleri eklenince benim durumumu düşün.”

“Mavi elbise mi? İlk buluşmanızda en sevdiğin rengi mi giydi?”

“Evet ve daha güzel olan şey mavinin en sevdiğim renk olduğunu bilmeden bunu yapması.”

“Kızı çok merak ettim, hiç fotoğrafı yok mu?”

“Asıl bombayı söylemedim,” dedi Gökhan aklına gelen şeyle. “Beraber fotoğraf çekildik.”

“Hadi canım. Ciddi mi?”

“Ciddi tabii. E-posta adresime gönderdi, indirince sana da atarım.”

“Fotoğrafınızı niye e-posta adresine gönderdi?”

“WhatsApp’tan atınca görüntü kalitesi çok bozuluyormuş. Benim sahnedeki fotoğrafımı da aynı yolla göndermişti.”

“Kız fotoğrafçı, o daha iyi bilir tabii. Neyse sen fotoğrafı hemen indirip bana da gönder. İkinizi yan yana göreyim.”

“Gönderirim,” diye onayladı Gökhan. Göksel’in vapurunun hareketlendiğini fark etti. “Göksel’in vapuru kalkıyor, ben de otobüse binip eve geçeyim. Çok güzel bir gündü ama deli gibi yoruldum.”

“Biraz neler konuştuğunuzdan bahset, merakım giderilsin.”

“Ailesinden bahsetti, Balkan göçmeni olduklarını öğrendim. Bu arada doğal sarışınmış, aile üyeleri de onun gibi sarı ya da kumral saçlı ve renkli gözlüymüş. Dövmelerimden konuştuk, ona anlamlarını söyledim; o da bir fotoğraf makinesi yaptırmayı istiyormuş, ona Çağlar’ı tavsiye ettim ve o da bu konuyu düşüneceğini söyledi. Kendi alanlarımız hakkında konuştuk, bol bol müzikten ve fotoğraftan bahsettik. Biraz okul anılarını anlattı. Aklıma gelenler bunlar. Konu benim aileme de geldi ve ona ailemle görüşmediğimi söyledim. Öyle.”

“Olanları anlatmamışsındır herhâlde?”

“Anlatmadım, o da ayrıntıları sormadı zaten ve bu hareketi ona olan hayranlığımı artırdı. Kişisel alanıma çok saygılı, sınırı asla aşmıyor.”

“Bu çok güzel bir şey.”

“Biliyorum. Hoşuma gitmeyen tek bir tane hareketi olmadı. Oturup kalkması, konuşması, hâl ve hareketleri ne kadar iyi aile terbiyesi aldığını ve kendisini geliştirdiğini gösteriyor. Tam bir İstanbul hanımefendisi.”

“Sen bu kızdan hoşlanmışsın Gök.”

“Evet, sanırım hoşlandım.”

“Şimdi kalbin küt küt çarpıyordur, salak salak gülüyorsundur, sürekli onu düşünüyorsundur; fotoğraf çekmişsiniz, şimdi ona bakıp bakıp durursun da. Tatlı heyecanlar bunlar Gök.”

“Kimlik numaramı da verseydin.”

Telefonun ucundaki Yağız kahkaha atarken Gökhan da güldü.

“Tanıyorum malımı,” dedi Yağız. “Sen yine de çok kaptırma kendini. Başlarda her şey güzel görünür ama insanların gerçek yüzü zamanla ortaya çıkar ve kişiyi çok üzebilir.”

“Biliyorum kardeşim, teşekkür ederim.”

“Ne demek, her zaman kardeşim benim.”

İkili vedalaştıktan sonra Gökhan telefonu kapattı. Birkaç dakika sonra genç adam onu evine götürecek otobüsteydi, cam kenarındaki bir koltukta oturuyordu; kulaklıklarından Yavuz Çetin’in sesi yükseliyordu, az önce indirdiği Göksel’le olan fotoğraflarına bakıyordu. Göksel’in yüzünü yakınlaştırıp uzun uzun inceledi. Genç kadının yüzü mermer gibi beyazdı, damarları fotoğraftan bile görünürken birkaç sivilce lekesiyle çilleri de belli oluyordu. Sarı kaşları ince ve seyrekti, çok açık renkli olduğu için göze çarpmıyordu ve bu onun ifadesine bir yumuşaklık katıyordu; masmavi büyük gözleri onun yüzünde göze çarpan ilk yerdi ve çekici bakışlara sahip olan bu gök mavisi gözler insanı büyülüyordu. Küçük ve düzgün bir burnu vardı, büyük gözleriyle dolgun pembe dudaklarının arasında bir düğme gibi görünüyordu.

Gökhan bu güzel yüze saatlerce bakabileceğini hissetti.

Fotoğrafı uzaklaştırıp yan yana duran ikisine baktı. Güzel görünüyorlardı. Dış görünüşleri birbirlerinden çok farklıydı fakat bu tezatlıkta bir uyum vardı.

Ekranı kapatıp camdan dışarı bakarken kendi kendine gülümsedi.

***

Vapura binen Göksel ilk iş olarak annesini aradı.

“Bebeğim?” diye açtı telefonu Güzin.

“Vapurdayım,” dedi Göksel. “Birazdan kalkıyor, dönüyorum.”

“Öyle mi? Çok uzun bir buluşma olmadı.”

“İlk buluşma için yeterli bence. Yemek yedik, bana kahve ısmarladı; sonra sahilde küçük bir yürüyüş yaptık ve iskeleye ulaştık.”

“Seni hem karşıladı hem de yolcu etti yani? Aferin, kibar çocukmuş.”

“Evet, hâlâ kıyıda bekliyor. Vapur kalkınca gidecektir.”

“Randevu nasıldı peki?”

“Güzeldi, keyifli vakit geçirdim. Gerçekten kibar biri, hoşsohbet ve samimi. Otururken hiç sıkılmadım ya da gergin hissetmedim, aksine son derece farklı konularda keyifli sohbetler edip güzel vakit geçirdik.”

“Bunu duyduğuma sevindim. Hadi geçmiş olsun.”

Göksel kıkırdadı. “Teşekkür ederim. Vapurdan sonra otobüsle eve dönerim, haberiniz olsun.”

“Tamam bebeğim. İyi yolculuklar, evde görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Kıyıda duran ve telefonla konuşan Gökhan’a biraz baktıktan sonra arka tarafa ilerleyip boş bir koltuğa oturdu. Kulaklıklarını takıp bir şarkı açtıktan sonra mesajlaşma uygulamasına girdi ve Ahsen’e bir ses kaydı attı.

“Selam, az önce ayrıldık ve şu an vapurdayım. Randevu çok güzeldi, oldukça keyifli vakit geçirdim; Gökhan da geçirdiğini söyledi ve zaten bunu fazlasıyla belli etti. Pek çok konudan sohbet ettik, bir an bile sıkılmadım. Ayrıntıları telefondan anlatmayı sevmediğimi biliyorsun ama çok iyi bir randevu olduğunu bil. Yüz yüze gelince uzun uzadıya konuşuruz. Bu arada elbisemi de beğendi ve güzel göründüğümü söyledi. İyi bir seçim yapmışız, bunun için ayrıca teşekkür ederim.”

Yolculuk boyunca müzik dinleyip olanları düşünen genç kadın bir süre çekildikleri fotoğrafa da baktı. Fotoğrafta kendisini de Gökhan’ı da beğenmişti, ikisi de iyi çıkmıştı. İkisinin de mutlu olduğu ve iyi vakit geçirdiği yüzlerindeki samimi gülümsemelerden anlaşılıyordu. Göksel bu fotoğrafa baktığında bugünü hatırlayıp hissettiği tüm güzel şeyleri yeniden hissedeceğini, fotoğrafa gülümseyerek bakacağını biliyordu.

Vapur Galata Kulesi’nin önünden geçip iskeleye doğru yol alırken Ahsen de ona bir ses kaydı gönderdi.

“İşte bu be! Güzel ve keyifli vakit geçirdiğinizi duyduğuma çok ama çok sevindim bebeğim. Ayrıntıları duymak için sabırsızlanıyorum, en kısa sürede görüşmeliyiz.”

Ses kaydını dinleyen Göksel kendi kendine güldü ve ona onaylayıcı bir mesaj attı.

Tamam bebeğim, haberleşiriz

Vapurdan indikten sonra otobüs durağına yürüdü ve onu evine götürecek otobüse bindi. Yoğun bir trafiği atlatıp evine döndüğünde saatler akşam 10’u geçiyordu. Sokakta oturduğu apartmana yürürken, kulaklıklarını çıkarıp çantasına koydu. Evlerden ışıklar yükseliyordu fakat sokakta kimsecikler yoktu. Hızlı adımlarla apartmana ulaşıp anahtarıyla kapıyı açtı. Asansör üçüncü kattaydı; onun gelmesini beklerken, mesajlaşma uygulamasına girip Gökhan’a mesaj yazdı.

Ben eve vardım, haberin olsun

Asansörle evinin olduğu kata çıktı. Anahtarla evinin kapısını açıp içeri girdiği esnada salondan çıkan babasını gördü.

“Hoş geldin güzelim,” dedi Engin.

“Hoş buldum,” deyip içeri girdi. “Hazırda mı bekliyordun?”

“Belki,” dedi babası sesini biraz incelterek. “Nasıldı?”

“Annem anlatmıştır.”

“Ben senden duymak istiyorum.”

“Çok güzeldi, çok iyi vakit geçirdim.”

“Bu kadar mı?”

“Evet.”

O esnada Güzin de salondan çıkıp ikisinin yanına geldi ve kızının yanağını öptü. “Hoş geldin bebeğim.”

“Hoş buldum. Yorucu bir akşamdı, ilk iş olarak elbiseden ve makyajımdan kurtulmak istiyorum. Yanınıza gelirim.”

Göksel yüzündeki makyajı silip yüzünü yıkadıktan sonra elbisesini de çıkarıp rahat kıyafetler giydi. Saçlarını tepeden salaş bir topuz yaptı. Ensesi biraz nefes almayı hak etmişti.

Odasından çıkmadan önce telefonunu kontrol ettiğinde Gökhan’ın yazdığını gördü.

Tamam, ben de vardım

Mesajını okuduktan sonra ona cevap yazdı.

Senin için çok uzun ve yorucu bir gün oldu, yatıp dinlenmeye bak

Odasından çıkıp salonda oturan ebeveynlerinin yanına gitti. Annesiyle babası büyük koltukta oturuyordu, ikisinin arasına sığıştı.

“Siz ne yaptınız?” diye sordu Göksel.

“Yemek yedik,” diye cevap verdi Güzin. “Sonra da oturduk bir şeyler izliyoruz işte.”

“Siz neler yaptınız?” diye sordu Engin.

“Gökhan’ın söylediği restorana gittik,” diye anlatmaya başladı Göksel. “Beni iskelede karşıladı ve restorana beraber geçtik. Yemek yedik, sonra bana kahve ısmarladı. Bol bol sohbet ettik, birbirimizi tanıdık. Çıkışta sahilden yürüdük, bana iskeleye kadar eşlik edip beni yolcu etti. İyi birine benziyor, hoşuma gitmeyen ya da beni rahatsız eden hiçbir hareketi olmadı.”

“Seni karşılaması ve yolcu etmesi güzel davranışlar. Bu hareketleriyle gözüme girdi. Yüzünün net göründüğü bir fotoğrafı var mı bu delikanlının? Merak ettim.”

“Bugünden fotoğrafımızı göstereyim.”

“Fotoğraf mı çekildiniz?” dedi annesi şaşırarak.

“Evet,” dedi Göksel biraz utanarak. “Hatıra kalsın dedik.”

Galerisinden fotoğrafı açıp annesiyle babasına gösterdi. İkisi de son derece dikkatli bakışlarla Gökhan’ı incelerken Göksel dudaklarını birbirine bastırdı. Ebeveynlerinin Gökhan’ın tipinden karakter analizi yaptığını biliyordu ve şaşırtıcı olan şey bu konudaki fikirlerinde hiçbir zaman haksız çıkmamalarıydı. Yaşları gereği sahip oldukları tecrübeler onları insan sarrafına dönüştürmüştü.

“Hoş çocukmuş,” dedi Güzin. “Eli yüzü düzgün, mülayim birine benziyor.”

“Küpeleri ve piercingi var,” dedi Engin eşine yandan bir bakış atarak. “Yakıştırmış da kendine ama marjinal bir tarzı olduğu belli oluyor.”

“Biraz öyle,” dedi Göksel. “Tarzını beğeniyorum ben. Hiç benlik değil ama ona yakışıyor.”

“Dövmeleri de vardır.”

“Evet, var.”

“Dövmeli, küpeli ve piercingli bir erkekle seni kırk yıl düşünsem yine de yan yana hayal edemezdim.”

“Gökhan yeni tanıştığım bir arkadaşım babacığım.”

“Arkadaşların arasında da böyle biri olmadı ki.”

“Her şeyin bir ilki vardır.”

“Tarzını saymazsak yüzü cidden mülayim, tam iyi aile çocuğu. Ailesi hakkında bir şeyler öğrendin mi?”

Gökhan’ın söyledikleri aklına gelince Göksel’in üstüne bir ağırlık çöktü. “Babası yarbaymış, annesi ev hanımıymış ve Ankara’da yaşıyorlarmış.”

“Yarbay mı?” dedi Engin şaşırarak.

“Ankara’da mı?” dedi Güzin de.

“İkinize de evet,” dedi Göksel.

“Çok yüksek bir rütbe,” dedi Engin. “Öyle her gün yarbay göremezsin yani. Ankara’daymışlar bir de, ziyarete gidiyor muymuş Gökhan?”

“Ailesiyle görüşmediğini söyledi. Ebeveynleri konservatuvar okumasını istememişler ama Gökhan hayallerinin peşinden gitmeyi tercih etmiş.”

Bir süre hiçbiri konuşmadı. Güzin ve Engin sessizce bakıştı, ikisi de duydukları karşısında üzülmüştü.

“Cesur çocukmuş,” dedi Engin bir süre sonra. “İstanbul gibi bir şehirde aile desteği olmadan hem çalışıp hem de okumak çok zor iş ama başarmış. Son senesi olduğunu söylemiştin değil mi?”

“Evet, bir terslik çıkmazsa o da seneye mezun olacak.”

“Ailesiyle hiç mi görüşmüyorlarmış?” diye sordu Güzin.

“Sormadım ama sanırım hiç görüşmüyorlar. Anladığım kadarıyla kalkıp İstanbul’a gelmiş ve bir daha hiç görüşmemişler.”

“Nasıl ebeveynmiş onlar? Çocukları kalkıp İstanbul gibi bir şehre gidiyor ve umurlarında bile olmuyor. Bu çocuk üç yıldır ne yapıyor ne ediyor, ne yiyip ne içiyor, hayatını nasıl idame ettiriyor, hiç merak etmemişler mi? Ben seni aynı şehirde merak ediyorum, dışarıda olduğunda ulaşamazsam kafayı yerim.”

“Çok üzücü bir konu,” dedi Göksel. “Bu konuyu konuşmayalım. Bugünün güzel noktalarına odaklanmak istiyorum, kötü olanlara değil.”

“Haklısın bebeğim,” diyen Engin kızının saçlarını okşadı. “Randevunun güzel geçmesine sevindim.”

“Ben daha çok sevindim.”

Üçü de gülüştü.

Biraz ebeveynleriyle oturan Göksel babasının omzuna yatarak onlarla beraber televizyon izledi. Ailesiyle geçirdiği bu anlar en huzurlu hissettiği zaman dilimiydi. Muhteşem geçen bir ilk randevunun ardından ailesiyle vakit geçirmekse onun zaten yüksek olan moralini iyice yükseltti.

Göksel saatler 22.47’yi gösterirken odasına çekildi. Yatağına otururken telefon ekranını da açtı. Gökhan dakikalar önce cevap vermişti, konuşmalarına girdi.

Aynı zamanda çok keyifli bir gündü, modum yüksek. Kendime bir papatya çayı yapıp bacaklarımı uzatarak yatağıma yattım

Göksel gülümseyerek sırtını baza başlığına yasladı ve o da bacaklarını uzattı.

Afiyet olsun, iyi yapmışsın

Ona cevap verdikten sonra mesajlaşma uygulamasından çıkarak sosyal medya hesabına girdi. Vapurdayken aklı olanları düşünmekle fazlasıyla meşgul olduğu, hava da iyiden iyiye karardığı için fotoğraf çekmek aklına gelmemişti ama bugünden geriye çok güzel fotoğraflar kalmıştı: Kadıköy’de çektiği gün batımı fotoğrafları.

Çektiği ikinci fotoğrafın ışığını daha çok sevdiği için bunu hikayesine atmaya karar verdi. Normalde böyle bir fotoğrafı hikayesine atmazdı, çok klasik bir fotoğraftı ama fotoğrafın ardındaki öykü eşsiz olduğu için bugünden bir hatıra olarak hikayesinde durmasını istiyordu. Fotoğrafın üstüne herhangi bir yazı, konum bilgisi ya da başka bir şey eklemeden öylece paylaştı. Kendisi fotoğrafın nerede çekildiğini de ne anlattığını da biliyordu, bu hikayeyi görecek olan Gökhan da biliyordu ve bu yeterliydi.

Göksel hesabına bakmadığı süreçte paylaşılan yeni gönderi ve hikayelere baktı. Saat 11 olduğunda Gökhan ona mesaj attı. Yağız’a ikisinin fotoğrafını atan genç adam Yağız onu görüntülü arayınca yarım saat arkadaşıyla konuşmuş, ona bugünden ayrıntılı olarak bahsetmişti. Göksel’i ilk kez gören Yağız da onu güzel bulmuştu ve ikiliyi yakıştırmıştı. Bunu duyan Gökhan biraz utansa da duyduklarından kesinlikle hoşnut olmuştu.

Göksel hesabında biraz daha oyalandıktan sonra onun mesajını açtı.

Sağ olasın. Sen ne yaptın?

Ona cevap yazdı.

Biraz bizimkilerle oturduktan sonra odama çekildim, uzanıyorum ben de öyle

Gökhan saniyeler içinde onun mesajını gördü.

Sen de iyi yapmışsın. Papatya çayı beni bayağı mayıştırdı, birazdan yatar uyurum. Sana iyi geceler dileyip yavaştan kaçayım, görüşürüz Gök

Bu akşamın onun için güzel ve keyifli geçtiğini bilse de bugünün genç adam için yorucu olduğunun da farkındaydı ve Gökhan’ın yatıp dinlenmesi gerektiğini biliyordu.

Sana da iyi geceler, görüşürüz

Gökhan’ın mesajını gördükten sonra çevrim dışı olmasını izledi. Gökhan uygulamadan çıkınca onun isminin üstüne dokunup kişi bilgisi sayfasını açtı. Gökhan profil fotoğrafında bir sandalyede oturuyordu, kucağında beyaz Fender’ı vardı ve klavyeye bakarak gitarını çalıyordu. Başı eğik olduğu için yüzü tam olarak görünmüyordu ama yukarı kıvrılan dudakları belli oluyordu. Hakkında kısmındaysa sağ bileğindeki dövme yazıyordu: Musica est cibus pro anima.

Tam da ondan beklenen bir profile sahipti.

Göksel sosyal medya hesabından bir bildirim gelince, bildirim penceresini açıp gelen bildirime baktı. Bildirimde Gökhan Uygur’un hikayesini beğendiği yazıyordu. Bir gülümseme yüzüne yayılırken, bildirime dokunup hikayesini açtı. Hikayesini görüntüleyenler kısmında Gökhan en baştaydı ve profil fotoğrafının alt köşesinde bir kalp vardı.

Gökhan da bu fotoğrafın nerede çekildiğini ve ne anlattığını biliyordu ve bu beğeni bunu gösterme yoluydu.

O gece iki genç de geç saatlere kadar uyumadı, uyuyamadı. İkisi de yatağında uzanıp birlikte geçirdikleri zamanı düşündü, yaşadıklarını kafasında yeniden canlandırdı. Hissettikleri güzel duygular kalplerinin her bir ritminde kanla beraber tüm vücutlarına pompalandı ve yaşamın kaynağı o sıvının ulaştığı her hücrede yaşamın en güzel duygularını hissettiler.

Ahsen haklıydı: İnsan gençken böyle güzel şeyler hissetmeli, kalbini küt küt attıracak şeyler yaşamalıydı.

Hissediyorlardı.

Yaşıyorlardı.