Kadrajdaki Dünyalar | 2. Kare: Bir Yeni Mesaj

Kadrajdaki Dünyalar'ın 2. Bölümü | Çocukluğundan beri fotoğrafçılıkla uğraşan ve bu alanda lisans eğitimi alan Göksel'in çektiği fotoğrafları paylaştığı "kadrajdakidunyalar" isimli bir sosyal medya hesabı vardır. Genç fotoğrafçı bir gün fotoğraf çekimi için gittiği Kadıköy'de eve dönmeden önce bir kafeye oturur, bu kafede sahne alan gencin fotoğraflarını çeker ve sonrasında bir tanesini hesabında paylaşmaya karar verir. Fotoğrafı paylaştığı günün akşamında mesaj kutusuna düşen bir mesaj her şeyi değiştirmek üzeredir.

Kadrajdaki Dünyalar | 2. Kare: Bir Yeni Mesaj

Bir süre hareket etmeden elindeki telefona bakan Göksel kendine geldiğinde yatağına ilerleyip yatağın kenarına oturdu. Üstündeki şaşkınlığı atmayı başarıp ona bu mesajı atan hesabın profiline girdi. Gözlerinin ilk odağı profil fotoğrafı oldu. Bir masada oturduğu belli olan genç erkeğin üstünde mavi bir gömlek vardı, kahverengi saçlarını sola doğru özenle taramıştı ve yüzündeki hoş gülümsemeyle kadraja bakıyordu. Göksel bakışlarını onun yüzünde gezdirdiğinde bunun dün akşamki genç olduğundan emin oldu.

Gerçekten oydu.

Herkese açık bu profilin sekiz yüz küsur takipçisi, bir o kadar takip ettiği hesap ve sayısı yirmiyi geçmeyen gönderisi vardı. Biyografı kısmındaysa şunlar yazıyordu:

İÜ Devlet Konservatuvarı

Solist/Gitarist

Genç kadının yüzüne hem şaşkınlık hem de hayranlık içeren bir ifade yayıldı. İÜ, İstanbul Üniversitesinin kısaltmasıydı, oranın konservatuvarı da oldukça seçkin bir sanat okuluydu ve orada okumaya hak kazanmak her babayiğidin harcı değildi. İlgisi iyice artan Göksel ekranı kaydırıp hesapta paylaşılan gönderileri incelemeye geçti. Gökhan Uygur isimli genç son fotoğrafını iki ay önce paylaşmıştı. Fotoğrafta Boğaz’ı arkasına alan genç, ellerini üstündeki montun ceplerine sokmuş, kameraya bakıp gülümseyerek poz vermişti.

“O,” diye düşündü yüzünü daha büyük ekranda görme şansı yakalayan Göksel. “Gerçekten dün akşamki genç.”

Diğer fotoğraflara da hızlıca baktı. Fotoğrafların çoğunda Gökhan ve iki gitar vardı; kafede çaldığı kahverengi klasik gitar ve beyaz bir elektro gitar. Kalan birkaç fotoğraf da kalabalık gruplarla çekildiği fotoğraflardı. Geniş bir çevreye sahip sosyal birisi olduğu hem takipçi sayısından hem fotoğraflarına gelen yüzlerce beğeniden hem de fotoğraflardaki insan sayısından anlaşılıyordu.

Hesabı haddinden fazla incelediğini fark eden Göksel mesaj sayfasına geri dönüp onun isteğini kabul etti. Mesajı bir kere daha okuyup nasıl bir cevap verebileceğini düşündü. Gökhan ona son derece kibar ve teklifli bir dille mesaj yazmıştı, o da aynı şekilde karşılık vermeliydi. Biraz düşündükten sonra ince parmaklarını klavyenin üzerinde gezdirmeye başladı.

Merhaba. İlginiz ve kibar sözleriniz için teşekkür ederim, böyle bir geri dönüş almak beni sevindirdi. Fotoğrafı kaydedip dilediğiniz her yerde paylaşabilirsiniz elbette. İsterseniz fotoğrafı e-posta adresinize gönderebilirim, kalitesi de bozulmamış olur.

Mesajı ona gönderip mesaj sayfasından çıktı ve birkaç saat önce paylaştığı fotoğrafa gelen beğenileri açtı. Birkaç beğeni tanıdıklarından gelirken geri kalan beğeniler de her zaman olduğu gibi bizzat tanımadığı ama onu takip eden kişilerden gelmişti. Göksel bu hesabın sahibi olduğunu gizlemiyor, hem aile üyelerini hem de arkadaşlarını takip ediyordu fakat burada kişisel hiçbir şeyini paylaşmıyordu. Öyle ki hesabının isim kısmında tam adı yerine sadece “Gök” yazıyordu ve profil fotoğrafında kendisi yerine analog kamerasının bir fotoğrafı vardı. Kadrajına yansıyan şeyleri anonim bir kimlikle paylaştığı bu hesabı seviyordu, bu hesap onun ilhamını ve motivesini dinç tutuyordu.

Kısa bir arayıştan sonra fotoğrafı beğenenler arasındaki o ismi buldu: Gökhan Uygur. Bir süre bu isme baktıktan sonra uygulamadan çıktı ve telefonun ekranını kapattı.

İnsanın aklına gelmeyen başına gelir, derlerdi. Genç kadının şu an yaşadığı durumu daha iyi özetleyen bir cümle yoktu. Bu zamana kadar paylaştığı pek çok fotoğrafa fotoğrafı çektiği yerin konumunu eklemişti, hem takipçilerinden soranlar olduğu için hem de daha çok kişinin fotoğrafı görmesi açısından bunu yapardı. Bu fotoğrafa konum bilgisini eklerken de amacı buydu. Fotoğrafını çektiği gencin konumdaki gönderilere bakacağı, bu fotoğrafı göreceği ve kendisiyle iletişime geçeceği aklının ucundan bile geçmeyen bir durumdu ama işte başına gelmişti.

Sırtını yatak başlığına yaslayıp dizlerini de gövdesine doğru çekti. Aslında ders çalışmak için masa başına geçmesi gerekiyordu fakat şu an tüm odağı bu olay üzerinde yoğunlaşmıştı ve konuşma sona ermeden dikkatini derse veremeyeceğini biliyordu. Birkaç dakika kendini oyaladıktan sonra telefonunu yeniden eline aldı. Neyse ki Gökhan da ona cevap vermek için çok beklememişti.

Asıl ben bu güzel fotoğraf ve izniniz için teşekkür ederim. Fotoğrafı memnuniyetle paylaşacağım. Sizin için zahmet olmayacaksa @***@gmail.com adresine fotoğrafı gönderebilirsiniz.

Gencin kibar olduğu kesindi ama fotoğrafı paylaşabilmek için sahte bir kibarlıkta mı bulunuyordu yoksa kibarlığı içten miydi, bunu söylemek Göksel için zordu fakat o da kibarlıktan geri durmadı.

Ben de bundan memnun olurum. Dün akşamki performansınız çok güzeldi, ben de o anın ölümsüzleştirilmeyi hak ettiğini düşünerek fotoğrafınızı çektim.

Fotoğrafı da ilk fırsatta yazdığınız e-posta adresine göndermiş olurum.

Gencin onu yanlış anlamamasını umarak mesajları ona gönderse de bundan anında pişman oldu.

“Niye lafı uzattım ki?” dedi kendi kendine. “Bir de iltifat ettim çocuğa. Teşekkür edip geçsene işte.”

O, kendi kendine kızarken Gökhan mesajını gördü ve ona cevap yazmaya başladı. Sanki Gökhan karşısındaymış gibi toparlanan genç kadın, ondan gelecek cevaba odaklandı.

 Çok teşekkür ederim, hem kibar sözleriniz hem de fotoğraf için. Kafeye düzenli gelen biri misiniz yoksa yolunuz ilk defa mı düşmüştü?

“Bana bunu sorduğuna göre kendisi orada düzenli çıkıyor olmalı,” diye düşündü. “Düzenli çıkıyorsa düzenli müşterileri de en azından sima olarak tanıyordur.”

Ona cevap vermeden önce komodindeki su şişesine uzanıp bir yudum su içti. Lafı kendisinin uzattığını düşünse de ona soru sorarak bunu Gökhan yapmıştı. Göksel onun kendisini yanlış anlamamasına, soru sorarak konuyu değiştirmesine sevindi.

Kadıköy’e çok sık gitmiyorum, kafeye de yolum ilk kez düşmüştü ve içeride de çok oturmadan kalktım.

Gereksiz ayrıntılar verdiğini bile bile mesajı ona gönderdi ve hiç beklemediği bir şey oldu: Mesajı anında görüldü. Gökhan mesaj sayfasından çıkmamıştı. Bunu fark etmek onu gerdi.

Anladım. Ben her cumartesi orada çıkıyorum, sınavlarım sebebiyle önümüzdeki iki hafta çıkamayabilirim ama sonrasında yolunuz yine düşerse beklerim. Fotoğrafçı olduğunuzu söylemeniz sizi hatırlamam için yeterli.

 Gencin onun gelip gelmemesiyle ilgilenmediğini biliyordu ama centilmence davranması hoşuna gitti. Bu devirde bu seviyede bir kibarlık bile o kadar azalmıştı ki bunun değerini bilen herkes gibi Göksel de gencin bu tavrına aynı kibarlıkla yaklaştı.

 Aklıma not ettim. Sınavlarınızda da şimdiden başarılar dilerim.

Genç sanki karşısındaymış gibi yüzüne bir gülümseme yerleştirdi ama bunu fark etmedi.

Mutlaka beklerim ve çok teşekkür ederim, çok incesiniz.

Gökhan’ın mesajını okuduktan sonra konuşmanın sonuna geldiklerini anladı. Beklediğinden uzun süren fakat tam da kararında olan bir konuşma gerçekleştirmişlerdi.

Rica ederim. İyi akşamlar.

Gökhan’dan da aynı şekilde karşılık gelince telefonunu komodine koyup yatağa uzandı. İlk kez yaşadığı bu olay onu heyecanlandırmıştı. Daha önce fotoğrafını çektiği insanların fotoğraflarının çekildiğinden haberi vardı, onların yorumlarını sıcağı sıcağına duymuştu fakat ilk kez birinin fotoğrafını haberi olmadan çekmiş, hesabında paylaşmış ve hiç beklemediği bir şekilde fotoğrafını çektiği kişi fotoğrafı görerek onunla iletişime geçmiş, kendisine güzel sözler söylemişti.

Gökhan’ın fotoğrafı beğenmesine sevinmişti.

“Kibardı,” diye düşündü. “İnsanlarla nasıl konuşması gerektiğini de kesinlikle biliyor. Ben de fena iş çıkarmadım hani.”

Sol tarafının üzerine yatıp başını kolunun üstüne yasladı. Ders çalışmayı bir süre daha erteleyebilirdi.

***

 Gökhan’la Yağız ertesi gün okuldaydı. Birkaç kişi enstrümanlarını çalarken Gökhan bir sandalyede oturmuş bir yandan onları dinlerken diğer yandan da telefonuyla oynuyordu. Sosyal medya hesabı açıktı, dün akşam konuştuğu fotoğrafçının profilindeydi ve onun paylaştığı fotoğrafları inceliyordu. Fotoğrafçının bir amatör olmadığı hatta bir profesyonel olduğu hesaptaki fotoğraflardan anlaşılıyordu. Hesaptaki tüm fotoğraflar muhteşem fotoğraf çekme teknikleriyle çekilmiş, ince düzenlemelerden geçmiş ve kusursuz hâline gelmişti. Genç adam bu yetenek hakkında daha çok bilgiye sahip olmak istese de hesapta hesap sahibine dair hiçbir bilgi yer almıyordu. Hesabın isim kısmında Gök yazıyordu -bu onun ismi de lakabı da öylesine yazılmış bir kelime de olabilirdi-, biyografisinde de genç adamın okur okumaz çok beğendiği bir cümle yazıyordu: “Dünya, kadrajımıza yansıdığı kadardır.” Hesabın adını açıklayıcı nitelikte olan bu cümlenin fotoğrafçıya ait olduğunu düşünüyordu.

Gökhan dün paylaşılan kendi fotoğrafını tekrar açtı. Dün akşam iş çıkışı kafenin konumunu açıp neler paylaşıldığına bakmak istemişti ama böyle bir fotoğraf görmeyi hiç beklemiyordu. Kafeye gelen müşterilerin fotoğraflarının arkasında çıkmaya alışkındı veya videosunun çekilmesine fakat daha önce sahne alırken kendisini profesyonel bir kamerayla çeken birisine hiç denk gelmemişti. Bu fotoğrafı görür görmez fotoğrafa hayran kalmıştı ve fotoğrafa dikkatli baktığında şoke olmuştu: Fotoğraftaki kişi kendisinden başkası değildi. Gerek çekim açısı gerek ışık ayarlamaları gerekse fotoğrafın üstünde yapılan düzenlemelerle bir profesyonelin elinden geçtiği belli olan bu fotoğrafa bayılmıştı ve hemen fotoğrafın sahibiyle iletişime geçip kendi hesabında da paylaşmak için izin istemişti. Fotoğrafçının kendisine verdiği nazik cevaplardan da son derece memnun olmuştu. Şimdiyse bu fotoğraf dokuz yüz küsur beğeniyle fotoğrafçının hesabında duruyordu ve bu hesapta bu kadar beğeni alan başka bir fotoğraf yoktu.

Genç adam hesabın takip ettiklerine bakmak için ana sayfaya geri dönmüştü ki arkasından arkadaşı Yağız’ın sesi yükseldi:

“Gök,” dedi onun omzunun üstünden ekrana bakan Yağız. “Kim bu Gök?”

Gökhan başını çevirip ona bakarken Yağız da onun yanındaki sandalyeye oturdu.

“Ben de bilmiyorum,” dedi Gökhan. “Cumartesi akşamı kafeye gelip benim bir fotoğrafımı çekmiş ve dün de hesabında paylaşmış. İş çıkışı konumdaki gönderilere bakarken gördüm ben de ve fotoğrafı kendi hesabımda da paylaşmak için kendisiyle iletişime geçtim.”

“Ne fotoğrafıymış o? Göster bakayım.”

 Gökhan, fotoğrafı açıp arkadaşına gösterdi. Yağız bir ıslık çaldı.

“Güzel fotoğrafmış,” dedi memnun bir ifadeyle dudaklarını aşağı kıvırarak. “Makineyle çekildiği ve tecrübeli ellerden geçtiği belli. Dokuz yüz küsur da beğeni almış. Ünlü olmuşsun kardeşim.”

Gökhan gülerek omzuyla onun omzuna yavaşça vurdu. “Artık seni tanımam. Tüm dostluğumuz buraya kadardı.”

“Ah sırtım!” diyen Yağız yüzünü acıyla buruştururken elini de sırtına götürdü. “Sahte bir dostun hançeri saplandı.”

Gökhan başını arkaya yaslayıp bir kahkaha attığında Yağız da ona eşlik etti. Birkaç meraklı göz onlara dönse de çok eğlenen iki dost onları fark etmedi bile.

“Salak,” dedi biraz yatışan Gökhan. “Bir an sırtına cidden bir şey oldu sandım.”

“Hançer sapladın, daha ne olsun birader?”

“Sen bu oyunculuk yeteneğiyle müzik değil de tiyatro bölümünü tercih etmeliydin bence.”

“Sen de fotoğrafçılık yazmalıydın. Bırak tanımıyorum ayaklarını da söyle bakalım kim bu Gök? Erkek mi, kadın mı?”

“Bilmiyorum, dedim ya. Tanısam tanıyorum derim, senden mi saklayacağım oğlum?”

“Niye stalk yapıyorsun o zaman?”

“Stalk falan yapmıyorum. Fotoğrafın son durumuna bakmak için girdim öyle.”

“İyi bakalım, öyle olsun.”

“Fotoğrafı paylaşayım mı?” diye sordu Gökhan konuyu değiştirerek. “Ne dersin?”

“Paylaş gitsin. Güzel fotoğraf.”

Yağız ayağa kalkıp gitar çalan gençlerin yanına gittiğinde Gökhan yine yalnız kaldı. Bir süre daha fotoğrafa baktıktan sonra paylaşmaya karar verdi. Dün akşam fotoğrafçıyla konuşmasından kısa bir süre sonra fotoğrafçı fotoğrafı e-posta adresine göndermişti. E-posta adresinden fotoğrafçının kimliği hakkında bilgi alabileceğini düşünse de e-posta adresinin isminin de “kadrajdakidunyalar” olduğunu görünce bunun mümkün olmayacağını anlamıştı.

Genç adam fotoğrafı seçip bir süre açıklama kısmına ne yazabileceğini düşündü. En sonunda aklına fotoğrafı çeken kişinin yazdığı açıklama geldi: “Tuz kokardı şarkılar.” Evet, kendisinin de çok sevdiği bu cümleyi yazabilirdi. Uzun ince parmaklarını klavyenin üzerinde gezdirip bu şarkı sözünü yazdıktan sonra, “Fotoğraf: @kadrajdakidunyalar” diye ekleyip fotoğrafı çeken kişiyi de belirtti. Kendisi de bir sanatçı olduğu için telif hakları konusunda hassastı ve bu hakkın yok sayılmasına tahammülü yoktu.

Fotoğrafı takipçilerinin beğenisine sunduktan sonra ayağa kalkıp o da diğerlerinin yanına ilerledi. Yağız ve birinci sınıflardan bir delikanlı gitarlar hakkında sohbet ediyordu. Gökhan da sessizce onları dinlemeye başladı. İki genç de müzik hakkında konuşmayı, arkadaşlarıyla fikir alışverişinde bulunmayı çok seviyordu ama gençler Gökhan’ın on -ki bu süre onun hayatının yarısına tekabül ediyordu-, Yağız’ın da sekiz senedir çaldığı gitar hakkında sohbet etmeyi ayrı bir seviyordu. Hayatlarının en büyük parçası hâline gelen bu enstrüman hakkında hiç bıkmadan konuşabilirlerdi.

“Bu yaz eve dönünce haftada birkaç gün bir yerlerde çalmayı düşünüyorum,” dedi genç. “Daha iyi bir gitar almak için para biriktirmem gerek.”

“Bir yerde çalmaktansa düzenli olarak gideceğin bir iş bulursan onu yapmanı öneririm,” dedi Gökhan. “Kimse haftada birkaç gün için çok iyi para vermez.”

“Katılıyorum,” dedi Yağız. “Gitar çalarak bir ayda kazanacağın parayı işine göre bir haftada bile kazanabilirsin. Sevdiğin işi yapmak önemli tabii ama para biriktirmek istiyorsan düzenli iş şart.”

“Üniversite mezunlarının iş bulamadığı yerde ben nasıl iş bulacağım orası tartışılır ama uygun yerlere başvuru yaparım,” dedi genç. Belli etmese de morali bozulmuştu. “Neyse, bunları finallerden sonra düşünürüm. Şu an tüm odağım finallerde.”

 “En iyisi,” diyen Yağız gülümseyerek onun omzunu sıktı. “Önemli olan okulun.”

İki genç günü okulda geçirdikten sonra akşamüstü okuldan ayrıldılar. Evde yemekleri yoktu ama biraz paraları vardı ve onlar da akşam yemeğini dışarıda yemeye karar verip her zaman gittikleri bir mekâna gittiler.

“Ne yiyelim?” diye sordu Yağız.

“Canım etli bir şeyler çekiyor,” diye yanıt verdi Gökhan menüye bakarken. “Sanırım köfte ekmek yiyeceğim.”

“Olabilir, o zaman iki köfte ekmek söylüyoruz.”

Bir garsona siparişlerini verdiler.

Gökhan yemeklerini beklerken telefonuna bakmaya karar verdi. İnternetini açtığı zaman sosyal medya hesabından bir sürü bildirim geldi. Tüm bildirimler bugün paylaştığı fotoğraf için gelmişti. Hesabına girip fotoğrafını açtı. Yakın arkadaşları fotoğrafın altına övgü dolu yorumlar yapmıştı. Gökhan yüzünde sevimli bir gülümsemeyle yorumları beğendi.

“Niye gülümsüyorsun lan?” dedi Yağız.

“Fotoğrafımın altına gelen yorumları okudum,” dedi Gökhan gözlerini kaldırıp arkadaşına bakarak. “Güzel şeyler yazmışlar.”

Yağız da kendi telefonunu çıkarıp Gökhan’ın hesabına girdi. Fotoğrafa gelen yorumların yarısı fotoğrafın ne kadar güzel olduğuyla ilgiliydi.

“Burada takdiri fotoğrafı çeken kişi toplamış,” dedi Yağız. “Yorumların yarısı fotoğrafa yapılan övgülerden oluşuyor.”

“Fotoğraf çok güzel olduğu için normal,” dedi Gökhan. “Fotoğrafçının hak ettiği takdiri almasına sevindim.”

Fotoğrafı beğenen kişileri açıp dikkatle incelemeye başladı. Yaklaşık elli isme baktıktan sonra arkadaşlarının arasında duran hesabı gördü. Fotoğrafın sahibi fotoğrafını beğenmişti.

“O da beğenmiş,” diye mırıldandı Gökhan.

“Kim?”

“Gök,” dedi ona ilk kez ismiyle hitap ederek. “Fotoğrafçı.”

“Beğenir tabii,” dedi Yağız. “Fotoğrafını çektiği kişi tarafından takdir edilmek hoşuna gitmiştir.”

“Takdir edilmeye çok alışkın olduğunu sanıyorum. Hesabında paylaştığı fotoğrafların hepsi çok güzel.”

“Oturup onlara mı baktın?”

“Şöyle bir göz gezdirdim canım,” deyip kıpkırmızı kesildi. “Dün fotoğrafımı paylaştığını görünce hesabına hızlıca baktım, o arada gördüm. Oturup stalk yapmadım yani.”

Yağız arkasına yaslanıp gür bir sesle kahkaha attı. İçerideki birkaç göz onlara dönünce Gökhan eliyle yüzünü sakladı.

“Utandın,” diyen Yağız işaret parmağını hınzır bir ifadeyle ona salladı. “Domates Gökhan. Pardon Gök.”

Gökhan uzanıp onun koluna bir tane yapıştırdı. “Uğraşma oğlum benimle.”

“Seninle uğraşmak çok zevkli. Utanıp kızarmana bayılıyorum, domatese dönüyorsun.”

“Şimdi ben de senin suratını patlıcana döndüreceğim,” deyip yumruğunu gösterdi Gökhan. “Kendisiyle tanışmak ister misin?”

“Yok canım, ben yedim de geldim.”

Gökhan çantasından su şişesini çıkarıp biraz su içti. Bu sırada kızaran yüzü yavaştan da olsa tekrar beyaza dönmeye başladı.

“Bu fotoğrafçı ilgini çekmiş gibi,” dedi Yağız. “Dünden beri hesabında epey zaman geçirmişsin.”

“Ne ilgimi çekmesi canım?” diye yükseldi Gökhan. “Beni çektiği fotoğrafı beğenince hesabına şöyle bir baktım ve güzel fotoğrafları olduğunu gördüm.”

“Hem dün hem de bugün yaptın.”

“Bugünkü fotoğrafın beğeni sayısına bakmak içindi.”

“İyi bakalım,” dedi Yağız ona yemediğini belli eden bir bakış atarak. “Sen öyle diyorsan.”

Konunun uzamamasına sevinen Gökhan telefonunu eline alıp yeniden sosyal medya hesabına girdi. Takip ettiği hesapların gün içinde paylaştıklarına bakıp bazı gönderileri de beğendi. Genç adam sosyal medyada fazla zaman geçiren biri değildi, buna zamanı da yoktu; okul ve iş onu fazlasıyla meşgul ediyordu, geri kalan zamanlarda da normal olarak dinlenmeye vakit ayırıyordu. Gün içindeki boş zamanlarını sosyal medyada geçiriyor, kısa dakikalarını arkadaşlarının ve takip ettiği müzisyenlerin neler paylaştığına bakarak harcıyordu.

Siparişleri gelince çok aç olan iki genç köfte ekmeklere adeta gömüldüler. Üniversitesinin ilk senesinden beri geldikleri bu yerin yemekleri oldukça lezzetliydi ve fiyatları da cep yakan türden değildi. Çoğu öğrenci gibi ikisinin de aylık gelirleri çok azdı ve bu az miktarla çok fazla gideri karşılamak zorunda oldukları için bir şey alırken ilk kriterleri ucuzluk oluyordu.

“Uzun zamandır kırmızı et yiyememiştik,” dedi yemeğini bitiren Gökhan. “Özlemişim.”

“En az iki hafta daha yiyemeyiz,” dedi arkadaşı. “Gerçi o zamana okul bitiyor.”

“Aile evinde hiç yoktan haftada bir yersin tabii.”

“Birkaç günlüğüne sen de gel istiyorsan,” diye öneride bulundu Yağız. “Batı tarafına gidip tatil yaparız, arabayla gezeriz. Sana da değişiklik olur.”

Yağız aslen Balıkesirliydi ve ailesiyle beraber orada yaşıyordu. Üç senelik dostlukları süresince Gökhan onunla beraber pek çok kez Balıkesir’e gidip onun ailesinin evinde kalmış ve muhteşem zamanlar geçirmişti.

“Okul biter bitmez tam zamanlı çalışmaya geçeceğim,” dedi Gökhan. “Sezon sonuna doğru gelebilirim ya da patrondan birkaç günlük izin alıp yaz ortasında da gelebilirim.”

“Ben senenin yorgunluğunu hemen at diye dedim ama sen ne zaman istersen gelebilirsin. Orası senin de evin, biliyorsun.”

“Biliyorum kardeşim, teşekkür ederim.”

Gökhan camdan dışarı baktı, gözleri sokağa daldı ve sessizce iç çekti. Geçmişten bir anı hatırladı, verdiği acıya alıştığı ve geride bıraktığı bir andı ama aklına geldiğinde sızısını hâlâ hissediyordu. İnsanın alışmak zorunda kaldığı bir durumu beyni kabul etse bile kalbi bu konuda hep yaralı kalırdı ve bu durum insanın aklına her geldiğinde kalbin üstündeki yaraya bir miktar tuz dökerdi. Hayat bir yara açmak ve onun üstüne tuz basmaktan hiçbir zaman çekinmez, fırsatını bulur bulmaz bunu büyük bir gaddarlıkla yapar ve buna yaşamak derdi.

“Hey!” diye seslendi Yağız. “Dünyadan Gökhan’a. Aramıza dön.”

Gökhan daldığı düşüncelerden sıyrılıp arkadaşına baktığında yüzündeki bütün hüzün kayboldu.

“Bir şey mi diyordun?” diye sordu.

“Ne düşünüyordun öyle?” dedi Yağız. “Daldın gittin.”

“Önemli bir şey değildi.”

Yağız ona anlayışla baktı. Arkadaşının aklına neyin geldiğini, onun moralini neyin bozduğunu anlamıştı.

“Kalkalım mı?” diye sordu Gökhan. “Biraz sahilde yürürüz.”

“Sahilde yürüyüşe asla hayır demem,” diyen Yağız çantasına uzandı. “Hadi gidelim.”

İkili yediklerinin ücretini ödedikten sonra mekândan ayrıldı. Sahile çok uzak sayılmazlardı, bu yüzden kısa bir yürüyüş sonrası sahile vardılar. Hava son derece sıcaktı ama denizden esen rüzgâr insanı ferahlatıyordu. Gökhan gövdesini denize doğru döndü, gözlerini kapattı ve derin bir nefes alarak tuzlu deniz kokusunu ciğerlerine çekti. Özellikle İstanbul’a taşındıktan sonra ne zaman hayat koşuşturmasından uzaklaşmak, ara vermek, kafasını dinlemek istese soluğu deniz kenarında alıyor; kendisini iyi hissedene kadar sahilde vakit geçiriyor ve dalgaların onun zihnindeki her şeyi içine katıp kendisinden uzaklaştırmasına izin veriyordu. İnsanın bazen bir deniz kenarında vakit geçirmeye, eğer buna imkânı yoksa da en azından başını kaldırıp gökyüzüne bakmaya ihtiyacı vardı. Bu iki engin mavilik insanı yatıştırıyor, ona nefes aldırıyordu.

Gökhan gözlerini açıp Yağız’ı aradı. Arkadaşı da hemen onun sol tarafında duruyor ve kısık gözleriyle manzarayı izliyordu.

“Kim ne derse desin bu şehri seviyorum,” dedi Yağız. “Ayrılık vaktimiz yine yaklaşıyor. Balıkesir’e gidince birkaç gün şehrin sakinliğinde kafa dinlesem de hemen sonrasında İstanbul’u özlüyorum, arkadaşlarımı özlüyorum, okulu özlüyorum.”

“Bu kadar kalabalık olmasaydı ve her yerine hoyratça betonlar dikilmeseydi çok daha güzel bir şehir olurdu,” dedi Gökhan. “Çok kalabalık, çok karışık, çok yorucu. Bazen buradan kaçıp kafa dinlemek gerekiyor, sen de yaz tatilinin tadını çıkar.”

“İki buçuk ay dinlenir, eylülün başında soluğu yine burada alırım. Okulda son senemize başlayacağız, her gününü dolu dolu geçirmek ve güzel anılarımın sayısını katlamak istiyorum.”

“Katlarız elbette,” diyen Gökhan onun omzunu sıktı. “Daha önümüzde koca bir sene var.”

İki genç yavaş adımlarla sahil boyunca yürümeye başladı. Bir süre sessizlik içinde ilerlediler, dalga seslerini dinlediler. Güneş batma aşamasına geçmiş, gökyüzünü renklendirmeye başlamıştı. İkisi de günün bu zamanını seviyordu, özellikle de şimdi olduğu gibi deniz kenarında olduklarında. Günün bu vaktinde trafik inanılmaz yoğun oluyordu, keza insan kalabalığı da ve İstanbul’un bu yoğunluğunun içine karışmaktansa deniz kıyısında huzur bulmayı tercih ediyorlardı.

“Sınavlardan önceki son huzurlu günümüz,” dedi Yağız. “Yine boyumuzun ölçüsünü alacağımız bir final haftası olacak.”

“İki buçuk senede boyumun ölçüsünü çok iyi aldım,” diye cevap verdi Gökhan. “1 metre 81 santimetreyim. Biraz kötü bir espri oldu ama kusuruma bakma. Bu dönem çok çalıştım biliyorsun. Vize sonuçlarım çok iyiydi, inanıyorum ki finaller de öyle olacak.”

Yağız güldüğünde ufak gözleri adeta yok oldu. “Ben de çalıştım ama söz konusu bizim okul olunca her an her şey olabilir. En son boyumun ölçüsünü aldıklarında 1 metre 79 santimetreydim. Bakalım bu sefer ne çıkacak ya da boyumun ölçüsünü alabilecekler mi? Umuyorum ki almazlar.”

“Almazlar. İkimiz de çalışıyoruz, bunu da hallederiz.”

Konservatuvar okumak küçük yaşlardan beri gitar çalan, şarkı söyleyen, müzikle iç içe olan iki gencin de en büyük hayaliydi. Yetenek sınavlarını başarıyla geçip konservatuvarda okumaya hak kazandıktan sonra ikisi de öğrenmeye ve gelişmeye açık bir tavır sergilemiş, müziğin her alanına ilgi duyarak ve okulun onlara sunduğu tüm imkânlardan sonuna kadar faydalanarak kendisini geliştirmeye odaklanmıştı.

“Bütünlemelere kalmadan bir an önce evime dönmek istiyorum,” dedi Yağız. “Ailemi özledim. Görüşmeyeli epey oldu.”

“Haftaya kavuşursunuz umarım.”

“Umarım kardeşim. Sen tatilde çalışmak dışında ne yapmayı planlıyorsun?”

“Şarkıların üzerinde çalışacağım. Yarım kalan çok proje var, onları tamamlamakla uğraşacağım.”

“Bana da gönder. Kulaklarım kaliteli bir şeyler dinlesin.”

Gökhan ilk gitarını aldığından beri kendi şarkılarını yazıp besteliyordu fakat bu zamana kadar onları ev arkadaşı, aynı zamanda en yakın arkadaşı olan Yağız’dan başkasına dinletmemişti. Genç müzisyen şarkı yazma konusunda son derece yaratıcı, üretken ve yetenekliydi fakat yaşı henüz çok gençti; bu yüzden şarkılarını paylaşmak için acele etmiyor, onların üzerinde uzun uzun çalışıp mükemmel hâline gelmeleri için uğraşıyordu. Günün birinde insanlarla sanatını paylaştığında bunun üst düzey bir iş olduğundan emin olmak istiyordu.

“Bitenleri gönderirim elbette,” diyen Gökhan’ın yüzünde arkadaşının iltifatından dolayı tatlı bir gülümseme vardı. “Sen de kıymetli yorumlarını yaparsın.”

Yağız onun omzuna kolunu atıp arkadaşını kendisine çekti ve kafasını kafasına yasladı.

“Bizi sevgili sanıp taşlayacaklar şimdi,” dedi Gökhan. “Ahlaklarını bozup Türk aile yapısına zarar veriyoruz şu an.”

Yağız içten bir kahkaha attı. “Hissediyorum geliyorlar.”

Gökhan ondan uzaklaşıp ellerini ceplerine soktu. “Finaller öncesi linç edilip hastanelik olmayalım şimdi. Bu vücutlar bize sağlam lazım.”

İki kafadar kendi aralarında gülüşerek sahilde biraz daha yürüdü. Batmakta olan güneş, yeryüzünü altın renkli ışıklarıyla sularken gökyüzünü de kızılın her tonuna bürümüştü. İki yakanın arasındaki yer yer kızıl ve sarıya boyanan deniz yavaşça dalgalanıyor, denizin iki yakasındaki hayatsa tüm hızıyla akmaya devam ediyordu. Yollar arabadan, kaldırımlar insandan geçilmiyordu ama deniz kenarında yürüyen bu iki genç şehrin telaşındansa denizin sakinliğine ve güzelliğine odaklanmayı tercih etmişti. Yağız’ın evine dönmesine daha zaman olsa da sınavlar başladıktan sonra bu kadar rahat bir kafayla burada yürüyemeyeceğini bildiği için bu anın tadını çıkarıyordu, Gökhan da bunun bir süreliğine geçirecekleri son anları olduğunu bildiği için anı yaşıyordu. Yağız Balıkesir’e dönünce Gökhan evlerinde yalnız kalacaktı. Gökhan’ın çok arkadaşı vardı, onlar sık sık evlerine de geliyordu ama hiç kimse en yakın arkadaşının yerini tutmuyordu ve Gökhan onu çok özlüyordu. Bu yaz tatili de böyle olacaktı ama en azından bunun bu şekilde geçecek son yaz tatili olması onu teselli ediyordu. İkilinin üniversiteden mezun olduktan sonra müzik dünyasına atılmak ve beraber profesyonel olarak müzik yapmak gibi hayalleri vardı.

“Manzara çok güzel,” diyen Yağız durdu. Cebinden telefonunu çıkardı. “Bir fotoğrafımı çeksene şurada.”

Gökhan onun telefonunu aldığında Yağız da deniz kenarına geçip üstünü düzeltti. Gökhan kamerayı açıp kadraja Yağız’ı ve arkasındaki manzarayı aldı.

“Nasıl görünüyor?” diye sordu Yağız. “Fotoğraflara hâkim olan sensin.”

“Dalga geçmek için mi fotoğraf çektiriyorsun oğlum?” diye sitem etti Gökhan. “Telefonunu denize fırlatırım bak.”

“Fırlat da peşinden sen de nasıl denizi boyluyorsun gör bakayım.”

Gökhan ona bir el hareketi yaptı.

“Terbiyesizlik yapma da nasıl göründüğümü söyle Gök.”

Yağız, Gök’ü bastırarak söyledi. Gökhan bunu fark etse de fark etmemiş gibi davrandı.

“Biraz soluna dönüp ellerini ceplerine sokabilirsin,” dedi Gökhan. “Aşağıdan çekeyim de daha uzun çık.”

“Adam gibi adam,” dedi Yağız elini sallayarak. “Poz vermeye başlıyorum şimdi.”

Yağız birkaç poz verdi, Gökhan da biraz eğilerek onu aşağıdan çekti. Yağız adının hakkını tam veremese de buğday tenli, koyu kestane saçlı ve ufak kahverengi gözlü yakışıklı bir gençti. Şimdi olduğu gibi kirli sakalları yüzündeyken olduğundan daha olgun görünse de gözlerindeki gençlere özgü o parıltı onun toyluğunu ele veriyordu.

“Nasıl çıktım?” diye soran Yağız arkadaşının elinden telefonu aldı. Yağız Gökhan’ın aşağıdan çekme taktiğiyle gerçekten olduğundan daha uzun ve ince çıkmıştı. Aslında kısa bir genç değildi ama yanlış açıdan çekildiği için olduğundan 10 santimetre daha kısa çıktığı bir ton fotoğrafı vardı. Neyse ki Gökhan onu bu şekilde hiç harcamıyor, her zaman doğru açıdan çekmeye özen gösteriyordu. “Bir fotoğrafçı tarafından fotoğraf makinesiyle çekilmesem de güzel çıkmayı başarmışım. İşte insanın karizması olacak.”

“Karizmadan çok egon var sanki,” dedi Gökhan kaşlarını kaldırarak.

“Ben yalnızca gerçekleri söylüyorum canım,” dedi sırıtarak. “Neyse, teşekkür ederim. Fotoğrafın üzerinde biraz oynayıp bir ara paylaşırım.”

“O bir ara bir gün de olabilir, on sene de.”

“Tanıyorsun malını.”

“Tanımaz mıyım?”

İkili, kendi arasında konuşmaya devam ederek insanların arasına karıştı ve ufuk çizgisinde kaybolan güneş gibi insanlar arasında gözden kayboldu.