DERTLERDEN HAYATA AKMAK

Hayata bakış öyküsü

DERTLERDEN HAYATA AKMAK

Otobüsle kısa bir yolculuktan sonra, yirmi dakika yürüme zahmetine katlandığınızda eşsiz mekanlarda bulabileceğinizi biliyorsunuzdur, eğer İstanbul’da yaşıyorsanız. Büyükçe bir kapıdan girdiğinizde araba park alanını karşınızda bulmak sizi hayal kırıklığına uğratmasın. Bu son çağın dört tekerleğe alışık insanı için sonradan eklendiği belli yeşillik içeresinde, biraz ötede görünen tarihi binanın manzara ziyafeti, hemen yanınızda oraya sizi ulaştıracağını müjdeleyen arnavut kaldırımlı yaya yolundan belli oluyor. Beklenen kişi görüş alanında yok, acaba nerede? Akıllı telefonlarla çözülebilecek bu mesele biraz da yüz kızartıyor. Ana girişin hemen karşısında bekleyen siyah kot takımlı delikanlı o muymuş! Tanımadan önünden geçerek gitmiş demek…o da telefondan soruyor: “Siyah gömlek ve pantolonlu, şapkalı siz miydiniz?

Uzun saçlarını kısa kestirmiş genç adam, maske ile örtülmüş ağız burun….Ama gözlerden tanınmalıydı. İri simsiyah badem gözler başkalarında bulunmayan bir sihirli bakışa sahip. Yürümeye başlıyorlar davetkâr arnavut kaldırımından. Kadın “Biliyor musun Arnavutluk’ta da bu yapıda yollara ‘Türk kaldırımı’ diyorlarmış, bu binayı hizmetlerinden çok memnun kaldığı için padişah bir paşaya hediye etmiş. Arazisiyle birlikte…Bir ara özel kurum işletiyordu, şimdi devlet kurumu işletiyor. Misafirhane olarak konaklayanlar olabiliyor.” “Saray gibi debdebeli”  “İçerisi öyle zaten, haydi girip gezelim” Bina girişinde onları bir uyarı tabelası karşılıyor. “İnşaata girmek tehlikeli ve yasaktır.” “Şanssızlık beni illaki bulacak. Burada da peşimi bırakmadı.”

-Tek güzelliği bina değil, bahçesindeki yürüyüş alanına bayılacaksın. Senin burayı keşfetmeni istememin nedeni, evine yürüme mesafesi, doğa içinde ve sessiz. Rahatça sohbet edebiliriz. Sen de ne zaman istersen buraya gelip ruhunu dinlendirebilirsin. Nasılsın, neler yaptın? Nasıl geçiyor günlerin. Seni çok iyi gördüm.

-İyiyim, Bayramdan önce boya yaptık, babam amcalarınla saçını kesmemizi istemiyorsan bayramdan önce kestir dedi, mecburen kestim.

-Zorunda kalman iyi olmamış, onlar hoş karşılamazsa baban eleştiriye maruz bırakmamak için tedbir almış sanırım. Çok mu zor oldu?

-Yok, kökü bende, yine uzatacağım nasıl olsa…

-Şu yolun kenarındaki kanala bakar mısın? Bunlar orijinal, yağmur sularına o kadar güzel yön veriyor ki, kimi zaman yolun altından karşı kıyıya geçiyor, gördün mü? Yıllar önce bunun düşünülmesi müthiş. Günümüz mühendislerinin yaptığı yollarda bu aklı görmemek üzücü.

-Yol da böyle değildir, asfalt çünkü. Ağaçlar çok eski görünüyor, kaç yaşındadırlar acaba, kaç insan, kaç nesil görmüşlerdir?

-Çok, bazıları eğri…Rüzgâra yağmura göre şekil almış.

-Şu sanki devrilecek gibi. Bir yağmur fırtınada gider.

-Bence yanındaki ağaç onu korumak destek olmak için dallarını önüne doğru uzatmış. Ona yaslanır en fazla, kolay yıkılmaz.

-Kalını anne ince olan yavrusu gibi. Birbirine destek oluyorlar sanki. Ama buradaki çok yamuk büyümüş, ilerideki dalı da dimdik gökyüzüne uzanıyor.

-Hayata göre şekil almasını beceriyorlar. Yaşamak böyle bir şey.

-İnsanlar hakkında, önlerinden gelip geçenler hakkında ne düşünüyorlar acaba? Zavallıcıklar kısacık ömürleri var. Biz yüzyıllardır buradayız, bunlar yaşadıklarını anlamadan göçüp gidiyorlar, diyorlar mıdır?

-Belki de. Biz kelebeğin ömrünü iki gün deyip nasıl değerlendiriyorsak. Zaman bizim tanımımızla var, onlarda nasıl? Yani ağaçlar ve kelebekler… Uzaya giden insanın üç-dört yıl kaldığında dönüşü ile ilgili bir teori var biliyor musun?

-Dünyada üç dört yıl, onlara iki ay gibi olurmuş.

-Evet bak kendin söyledin. Zaman bizim icadımız. Belki geriye gidiyoruzdur. Belki aynı anda üç beş zaman vardır yaşanan…

-Hep gezegenlerin dönüşü ile düşünülüyor ya, güneş sistemimiz de bir şeyin etrafında hareket halindeymiş, biliyor muydunuz?

-Evet, çekim kuvvetleri onları birbirine bağlı birlikte hareket ettiriyor.

-Benim daha çok fizik, biyoloji gibi konuları öğrenmem lazım.

Bilimsel sohbetler umut vericiydi. Demek merak ettiklerinin peşinde yolculuklar yapmış. Ruhu dinginleşmiş.

- Bir fare deneyi var, belirli bir sayıda fareyi, erkekli dişili bir mekâna kapatıyorlar. Çoğalıp enerjilerini harcayacak yer bulamayınca farklı şeyler olmaya başlamış. Zira burada yiyecek hazır geliyor, düşmandan kaçma dertleri yok, yuva dertler yok. Birbirlerine şiddet uygulamaya başlamışlar. Gittikçe güçlüler ve zayıflar diye sınıfsal tabakalar oluşmuş. İnsanlar için de böyle değil mi? Bütün insanlar Elon Mask olamaz değil mi? Yani bu sağlıklı değil. İnsanların da sınıfsal farklılıkları zengini fakiri olması lazım.

-TLC diye bir kanal var. Özellikle ev inşası, tadilatı gibi programlar var. Orada insanların üç yüz m2 evler istemeleri, sonsuzluk havuzları inşa etmeleri beni rahatsız ediyor. Bizim bilinçli varlıklar olmamız nedeniyle hayvanlardan ayrı olarak diğer canlıları da umursamalıyız.

Kafası karışmış olabilir. Fareler nezdinde bulunduğu yeri kabullenme merhalesine gelmiş bir ruhu, kendi bakış açısını sunarak altüst etmek iyi bir tercih değilmiş gibi göründü. Ama hızla uzaklaştı bu düşünceden. Yapay hiçbir paylaşımın karşı tarafa can olamayacağı açıktı.  

-Bak burada şelale var. İnsan yapımı…

-Müthiş, ne kadar da doğal görünüyor. İnsanlar fotoğraf çektiriyorlar.

-Senin de bir fotoğrafını alabiliriz.

-İstemem. Ben sevmiyorum.

-Hayret bütün herkes bayılıyor, günde sekiz on fotoğraf paylaşan arkadaşım var. Ben de çok sevmem.

-Bakın orada bir kaplumbağa, yanına gidiyorum.

Uzaklaştı çimenlikten su kenarına, onu hayvancıkla sabitlemek için fotoğrafın tuşuna bastığı anda geri dönmüştü delikanlı:

-Fotoğrafımı mı çektiniz? Lütfen siler misiniz?

-Zaten istediğim olmadı, Arkadan yüzün görünmeden çekecektim, o anda döndün.

-Kaçtı kaplumbağa çünkü…

Gizlenmek, yok olmak istemesini anlıyordu. Hassas bir yüreğin kaldıramayacağı kadar çok şey yaşamıştı.

-Kolun iyileşti mi?

Sıvadı giysisini, göstererek iyileştiğini söyledi.

Son görüşmelerinde sohbeti bitirip masanın diğer tarafına geçtiğinde yerlerin kan içinde olduğunu görmüş ürpermişti: Ama o büyük bir sakinlikle kolunda kabuklaşmış yaraları farkında olmadan soyduğunu söylüyordu. Bileği ile dirsek arası çizik ve yaralarla doluydu, yoğun bir kan akıyordu. Başkaları odaya gelmeden hemen temizlediler. Görülmesi ile yapılacak izahat sıkıntısını ona yaşatmaktansa nedenlerini sonradan dinlemek çözümünü düşünmüştü.

Genç ruhun kolundan akan kanlar hiçbir şeydi. Yüreğinden akan kanlar büsbütün hayatını kaplamış, yaşama arzusunu tüketmişti. Dersleri çabalamasına rağmen büyük bir yük oluyordu ona. Sınıf tekrarına şaşırmadı. Onun adalet duygusundaki sarsılmaz güç, devamsızlıktan kalması gerektiğini, zaten geçerse haksızlık olacağını söyletiyordu...

-Kardeşlerimle annemi ziyarete gittik.

-Çok sevindim. Nasıl geçti?

-Biz ona iyi gelir diye düşündük ama, bizimle hiç konuşmadı, her zaman öyle zaten. Babam gitmemizi istemiyor. Anneannemin kendisi ile ilgili bir şeyler anlatacağını bildiği için… Ama benimle  birlikte gitmelerine izin verdi kız kardeşlerime. Ben de onlar görsün diye gittim.

-Seni annenin bu durumu nasıl etkiledi? Kaç yaşında ayrıldınız?

-Ben bildim bileli annem konuşmaz, bizimle ilgilenmez. Sadece babamla, o da kavga eder. Anneannem babamı suçluyor, onun yüzünden hastalandığını söylüyor.

-Ama altı kardeştiniz, demek ki iyi geçindikleri olmuş. Bu zaten onları ilgilendirir. Sen nasıl etkilendin?

-Hiç etkilenmedim. Küçüklükten beri alışkınım. Annem akşamları babam geldiğinde yemek yapardı. Ben okuldan gelince dolapta ne varsa yerdim. Veya basit yemekler pişirmeyi öğrendim, öyle karnımızı doyururduk. O dizilerini izler, bizimle uğraşmazdı. Ama ilkokula başladığımda okuma yazma öğrenmeme yardım etti. Babam da hep işte olurdu. Sonra o memlekette kaldı, biz buraya göç ettik. Dört sene de öyle uzak yaşadık. Geldiğinde annem gitti.

Demek küçük yaşından itibaren kardeşlerinin sorumluluğu omzundaydı. Okul veli sorumlulukları, hastalandıklarında doktor yolu, resmi işlemleri…. Babası çoktan oğluna devretmişti. Zira başka bir işe yaramadığını söylüyordu. Gelecek yıl okula devamı da tehdit altındaydı.

-Sabahleyin bir telefon görüşmesi yaptım. Kendisi başkalarına destek olan tanıdığım biri şu anda zor günler geçiriyor. Dışarıdan nasıl bir destek alırsan al, içindeki hayat enerjisini bulmayı ancak kendisinin başaracağını söyledim. Hepimiz dibe ineriz bazen. Nasıl çıktığımız önemli. Ona da mutlaka çıkış yolu bulacağını söyledim. Bağışıklığını güçlendirmesini, zira bedenimizin bizi desteklediğini, kendisini iyi hissettiren şeyleri beyninde çivilemesini istedim. Sık sık onları yaparsak, arkası güzel geliyor. Yani hepimiz insanız. Dik durmayı beceremediğimiz zamanlar olur. Genelde geçmiş ve gelecek bizi hasta eder. Aslında geçmiş yaşanmış bitmiştir, gelecek endişesi de erken. Gelince yaşarsın. Şu an ne var ona bak. İşte karga, bağırıyor, arkadaşını çağırıyormuş bak geldi. Görüyor musun?

-Burası çok güzelmiş. Ara sıra gelirim. Arkadaşıma bilgisayar gerekiyordu, birlikte topladık. O Yemenli. Türkçesi iyi değil. Çalıştırmayı başardım, çok sevindim. Şimdi de etrafımda çok sık Arapça konuşan insanlar duyuyorum. Onları anlamak, daha doğrusu insanların hepsinin konuştuklarını anlamak hoşuma gidiyor.

-Aslında ben seni üzen o günü konuşacaktım. Ama o kadar mutlu gördüm ki, yeniden moralsizleştirmek istemedim. Ama ne zaman modun düşerse, bana yazacaksın veya arayacaksın. Konuşacağız.

Artık beş kardeş yaşıyor olmanın, eksik birinin feci yok oluş anına, küçük bir yüreğin tanıklığındaki travması…. Karartılmayacak kadar güzel bir gün… Umut dolu…