Felsefe, Hayatın Yolu - Bölüm 4, Pythagoras

Jenga oyununu oynayanlar bilir, bazı taşların çekilmesi çok kritiktir. O taşları çektiğiniz anda yapı sallanır ve taşlar yere düşer, oyun biter...

Felsefe, Hayatın Yolu - Bölüm 4, Pythagoras

Yolumuzun bu kısmında karşımıza çok önemli bir isim çıkıyor; Pythagoras. Pisagor teoremi desem, sanırım herkesin aklından “Bir dik üçgende hipotenüsün karesi diğer iki kenarın karelerinin toplamına eşittir” ifadesi geçecektir. Eğitim hayatımızda öğrendiğimiz en bilindik teoremlerden. Pythagoras yani Pisagor öyle büyük bir devdir ki Bertrand Russell ‘Batı Felsefesi Tarihi’ eserinde şöyle bir ifadede bulunur;

Matematikle Tanrıbilimin Pythtagoras’ta başlayan birleşimi, Yunanistan’da ortaçağlarda ve Kant’a değin modern zamanlarda, din felsefesinin öz çizgisini biçimler.

Ne demektir bu peki? Yapmış olduğum araştırmaların bende kalan izlerini kalemim elverdiğince, haddimi aşmadan yazmaya çalışayım.

Pythagoras’ın yaşamı hakkında çok az bilgiye sahibiz. M.Ö. 570 yılında Yunanistan’ın Sisam Adası’nda doğmuş. Bir ara Thales’in öğrencisi olduğu ve onun isteğiyle Mısır’a gittiği matematiği orada öğrendiği söylenir. Dönüşünde ise adasının bir tiranın baskısı altında yönetildiğini görünce İtalya’nın güneyindeki Kroton’a gider. Kroton’da efsanevi şarkıcı Orpheus’un kurduğu Orphik kültürün çok etkisinde kalmıştır. Orpheusçuluk tarikatındakiler ruh göçüne ve doğuşların dönüşümlü olduğuna inanırlarmış. Yani bir nevi reenkarnasyon olan bu durum, insanın hayatını nasıl yaşadığına göre ruhu bedenden ayrılınca başka bir insanın bedenine mi yoksa bir hayvanın bedenine mi gireceğini belirlermiş. Bu sebeple hem et yemezlermiş hem de bu döngüden kurtulmak için maddi zevklerden uzak, disiplinli bir hayat sürerlermiş. Pythagoras da bu tarikattan çok etkilenmiş. Onlar gibi hatta daha da sıkı kuralları olan bir birlik kurmuş. Pythagorasçılık olarak adlandırılan bu birlik dini ve politik bir birlikmiş. Pythagoras Kroton’da bir dönem siyasal güç kazanmış ancak zaman içerisinde aristokratik öğeler taşıyan yönetim şekli halkı ve diğer siyasal yöneticileri rahatsız ettiği için Kroton’dan ayrılmak zorunda kalmış. Bu arada değinmeden geçemeyeceğim Aristoteles Pythagoras’tan direkt kalan bir eserden bahsetmez; “Pythagorasçıların Felsefesi” diye bahseder bu birliğin felsefesinden.

Siyasal erdemlerin öğretildiği, ahlaksal bir eğitimin verildiği, okul diyebileceğimiz bu tarikatımsı yapıdaki birlikte, Pythagorasçılar sadece mistik veya dini alanda değil aynı zamanda bilim ve sanat alanlarında da çalışmalar yürütmüşler. Özellikle müzik ve matematik ile çok uğraşmışlar, her ikisinin arasında çok sıkı bağlar olduğunu keşfetmişler. Astronomi alanında muazzam çalışmalarda bulunmuşlar. Bu efsanevi çalışmaları tek kişinin yapamayacağı ve kendisinin yazmış olduğu herhangi bir eser günümüze gelmediği için Pisagor’un gerçekte yaşamadığı bile söylenir bazı kaynaklarda. Bazılarında ise Pythagorasçıların başındaki kişiye bu ismin verildiği de söyleniyor. Bunlar tarihin sisli sayfaları. Şahsi fikrim ise onun gerçekten yaşadığı yönünde. Önemli olan zaten Pythagorasçılığın olduğu ve tüm bu çalışmaları yapmış olmalarıdır. Onların felsefesi teorikten daha çok pratik bir felsefedir. “Uyum” çok önemlidir, “Arınma” çok önemlidir yani ahlaksal olarak yaşamı nasıl yaşamamız gerektiği asıl meseleleridir. Gelelim yaptıkları muazzam çalışmalara.

Pythagoras’ın kendisi ses perdesi ile tel uzunluğu arasındaki bağlantıyı keşfetmiş böylece müzikteki gamı bulmuş. Birliğindekiler ise bu bilginin devamında bugün do, re, mi, fa, sol, la, si, do… diye kullandığımız notaların arasındaki uyumu keşfetmişler ve bunu matematikteki sayılar ile bağdaştırmış. Gamların uyumlu olduğunu çünkü aralarındaki ilişkinin basit ve kesin matematiksel oran olduğunu bulmuşlar. Bu matematiksel oran onlara göre evrendeki matematiksel düzenin ispat edilmesinin bir yönüydü. Hemen aklıma Galileo Galilei’nin o müthiş sözü geldi; “Evrenin dili, matematiğin diliyle yazılmıştır.”

Pythagorasçılar kurdukları sistemle işte bu sözün temelini attılar. Tabii ki onlarınkisi materyalist bir yaklaşım sayılmazdı. Onlar için sayılar çok önemliydi, hatta onlara göre arkeSayı”dır yani sayılardır. Hatırlayacağınız üzere Miletoslu filozoflar arkeyi yani evrenin ana maddesini su, hava gibi maddelerle, yani maddi nedenle açıklamaya çalışmışlar, Pyhagorasçılar ise arkeyi sayılar olarak formel nedenle açıklamışlardır. Pek çok şeyi sayılarla ifade etmeye çalışmışlar. Mesela 1, 2,  3, 4 olan ilk dört sayıyı ele almalarına bakalım; başlangıçta nokta bulunur ve nokta 1’dir, doğru 2’dir çünkü iki noktanın yan yana gelmesinden oluşur, 3 üçgendir, 4 ise hacimli cisim olan kübiktir. Geometriyi somutlaştırmışlardır. İrrasyonel sayılarda ise çözümü sonsuz büyük ve sonsuz küçük kavramları ile çözmüşlerdir. Bu kısmı biraz özet geçiyorum, yoksa bunları anlatmaya kelimeler yetmez.

Pyhtagoras’a göre her şeyin temeli ‘Bir’dir ve iki temel öğenin birleşmesinden oluşur. ‘Bir’, sınırlı olan ile sınırsız olanın birleşmesinden oluşur. Sınırsız olan hava ile sınırlı olan ateşin birleşmesi ‘Bir’dir mesela. ‘Bir’ kozmostaki her şeyin temelidir. Bu sebeple sınırlı- sınırsız çifti tüm kozmosta vardır. Evrendeki uyumu sağlayan on karşıt çift belirlemişlerdir; sınırlı-sınırsız, tek-çift, bir-çok, sağ-sol, erkek-dişi, sükunette olan-harekette olan, doğru-eğri, aydınlık-karanlık, iyi-kötü, kare-dikdörtgen. Bunlardan ilk adı geçenler yetkinlik ve düzen, ikincisi olarak geçenler ise tahmin edebileceğiniz gibi eksiklik ve düzensizliği ifade eder. İşte kozmos da ‘Bir’lerden oluşur ve esasında bu karşıtlar arasındaki uyumdur.

On sayısının ise onlar için ayrı bir önemi vardır. Çünkü ilk dört sayının toplamıdır ve sayıların bütün doğasını içinde barındırır, yani mükemmel sayıdır.

Kopernik’in keşfettiği güneş merkezli evren sistemini ilk açıklayan Pythagorasçılar olmuştur. Onlar henüz güneş demedikleri için merkez ateş olarak isimlendirmişlerdi. Söz konusu merkez ateş de sınırlı ve sınırsızın birleşmesinden doğmuştu. Neymiş bu sistem; Tüm gök cisimleri merkezde bulunan merkez ateşe bir yay ile bağlıdır ve onun etrafında dönerler. Sisteme ‘Karşı Yer’ diye bir kavramı eklemişlerdir. Şöyle ki, o zaman beş yıldız var diye biliniyordu; Satürn, Jüpiter, Mars, Merkür, Venüs. Mükemmel on sayısına ulaşabilmek için on tane gökcisminin olması lazımdı. Dünya, ay, güneş ve diğer sabit yıldızlar ise gökyüzünün bir parçası kabul edildiği için on sayısına dahil değillerdi. Dünyanın merkez ateşi değil de güneşi görmesinin sebebi işte bu Karşı Yer’in araya girmesiydi. Bu müthiş bir açıklama yaklaşık iki bin yıl boyunca göz ardı edilmiş… Çünkü Hıristiyan dünya Aristoteles’in evren sistemini benimsemiş. Ayrıca tüm gök cisimlerini de küre olarak tanımlamışlardır. Bu arada kare, küp, küre vs… birçok geometrik şeklin ismini de onlara borçlu olduğumuzu belirtmek isterim.

Tüm felsefe tarihi etkileyen, en önemli tartışmalardan birisi olan; “Beden ve ruh ayrı tözler midir?” sorusunu başlatan da Pythagorasçılardır. Daha önce de belirttiğim gibi ruh göçü inanışları sebebince beden ölünce ruh başka bir varlığa geçiyor. Yani beden ile ruhu ayrı kabul ediyorlar. Bu inanışın sonucu olarak da hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini sorgulayarak etiksel ilkelerin konuşulmaya başlanmasını sağlamışlardır.

Onlar niçin felsefeyle uğraşmışlar? Çünkü arınmak istemişler, bilgiyle saflaşıp evrenle birleşmek istemişler. Hayatın merkezine ahlakı koymuşlar ve hayatın amacını ise ruhların kurtulması olarak görmüşlerdir. İşte onların bu metafizik düşünceleri Parmenides, Platon gibi pek çok filozofu etkilemiştir.

Jenga oyununu oynayanlar bilir, bazı taşların çekilmesi çok kritiktir. O taşları çektiğiniz anda yapı sallanır ve taşlar yere düşer, oyun biter. Üstten çekerseniz belki alt kısmı sağlam kalır ama aşağıdan çekerseniz eğer, yapı tamamen devrilir. Oyunun amacı da kuleyi devirmeden taşları çekmektir. Pythagorasçıların biz insanlığa katkıları da oyunun sağlam kalmasını sağlayan o en alttaki taşlar gibidir bence. Hem mistik felsefe, hem ahlak felsefesi, hem de bilimsel gelişmeler açısından.