Ayrılık Düğümleri

Gurbet, muhacirlik, hasret ve bitmeyen hüzün...

Ayrılık Düğümleri

Son kez sıcak suyun içine bıraktığı kâseyi durulamak için kenardaki maşayı kullandı. Üzerinden buhar yükselen porseleni kurulama bezinin içine alıp etrafındaki su damlalarını silerken parmakları kâsenin kırık kenarında duraksadı, ufacık kırıkta bin hasar aldı altmış bin can verdi de bir ‘ah’ demedi.  Diyemedi. Yolun suskunluğu dilini sarmış, yorgunluk göz pınarlarına oturmuş kalkmak nedir bilmiyordu. Geçen zamanın peşine takılmış onunla birlikte duruyor, onunla birlikte ilerliyor; en son ne zaman kendine kaldı onu bile hatırlamıyor. Kırık kenardan eline yapışan küçük parçalar canını yakıyor mu, ondan bile emin değil. Kurulanmış kâseyi ters bir şekilde alçak masanın üzerine, diğer bulaşıkların yanına iliştirdi. Kararmış ve şekil değiştirmiş kaşıklar; çizilmiş veyahut kırılmış birkaç parça tabak, kulpunun yarısı kırılmış ateşe temas etmekten kararmış demlik. Üç parça eşyadan fazlası yok, olanın da sağlamlığı şaibeli.

“Seher abla!” İç merdivenden gelen ayak sesleri, heyecanla adını söyleyen Leyla’ya aitti. Yitip gitmiş, birkaç kırıntıyla savrulup duran enerjisiyle belini doğrulttu ve kapının eşiğinde duran genç kıza döndü. Elinin tersiyle alnında biriken terleri silerken iki yıl üstüne ilk kez heyecanla parlayan çimen yeşili gözler rüzgâr oluşturup amansız bir umut kapısını açmaya çalışsa da kendini hemen kaptırmadı.

“Seher abla.” Leyla bu kapıyı zorlamaya hatta kırmaya kararlıydı. Aylardır bu haberi vermeyi bekliyor, secdeye kapanıp saatlerce dua ediyordu Rabbine. İşte olmuştu, duaları karşılığını bulmuş yolculuğun başından beri gülmeyen gözleri nihayet gülmüştü. “Trabzon kurtulmuş! Ruslar çekip gitmiş memleketimizden abla!” İki adımda Seher’in yanına yaklaştı, ellerini tuttu. “Bitti abla, bitti.”

Gerçekten bitmiş miydi? İki yıl önce çıktıkları yolculuk yerini geri dönüşe mi bırakmıştı? Hızla atmaya başlayan kalbini tuttu korkuyla. “Leyla,” harfler titriyor, birleşiyor heceler çığ olup Seher’in çaresiz dilinden taşıyor. Bitişin ucundan tutuyorlar birlikte, eksiklikle, hiçlikle, yoklukla birbirlerine sarılıyorlar. Aştıkları yollar, içinden geçtikleri fırtınalar, azgın sular, hırçın yağmurlar… Hepsi geri de kalmış birer kâbustan ibaret, önlerinde bir gelecek geleceğin ucunda umut var.

Karanlık İstanbul’un gürültüsünün üzerine akşam ezanıyla birlikte çökmeden önce Hatice Hanım’ın bahçesindeki çeşmenin başına geçip abdestini tazeliyor Seher. Ezanın okunmasını beklerken herkesin içeride olmasını fırsat bilerek bahçedeki küçük havuzun kenarına ilişiyor, batan güneşten geride kalan denize yansımış son kızıllığı seyrediyor oturduğu yerden. İki yıl önce, sıcak ile soğuk arasına kalmış bir bahar sabahında çıktığı evine geri mi dönecekti şimdi? Yarabbi gerçekten doğduğu, büyüdüğü topraklara dönecek, ardında bıraktıklarına kavuşacak mıydı? Eğer bu bir kandırmacaysa son nefesini vermeye razıydı, yeter ki yüreği bu defa gafil avlanmasın, dualarının kabul olduğunu gönül gözüyle görsün. Yüreği özlemle dolup taşarken başını öne eğdi, sol elinin yüzük parmağında bir başına kalmış yüzüğün mavi taşına dokundu usulca. İçinden yayılan ılık sevdanın sıcağına kıvrıldı, bahçeye dökülen yaprakların arasına masmavi parlayan taşı sol yanına bastırdı. Elinde avucunda bir tek bu gümüş yüzük kalmıştı. Sabahın ilk ışıkları, yola çıkmak için bekleyen at arabasının küçük camlarına çarparken gitmeye mecbur olduğunu bile bile kalmak istediğini söylemek için döndüğü hayat arkadaşı cebinden bu yüzüğü çıkarmış, vedayı mavi taşın keskin ucuna yerleştirip kadının avcuna bırakmıştı. Yarı güler, yarı ağlar vaziyetteydi ancak gözlerinden yaş dökülmüyordu. Hiç ağlamamıştı, hiç. Yola çıktıklarında, bir canı o yolda geri de bıraktıklarında, şahit oldukları karşısında veyahut Trabzon’da bıraktıklarından haber alamadığında… Bir kere olsun dökülmemişti inci tanesi yaşları yanaklarından. Bir kere ‘of’ dememiş, isyan etmemiş karanlığın biteceğini düşleyerek dua üstüne dua, hatim üstüne hatim indirmişti. Nihayet bitmişti, bitmişti değil mi? İnanamıyordu hala! Üç gün sonra hasretin kör ibresi vuslata dönecek, İstanbul limanından bindiği gemiyle yuvasına dönecekti. Peki, bıraktığı gibi bulabilecek miydi? İşte bundan çok koruyordu Seher.

İstanbul’a ilk geldiklerinde sahip oldukları eşyaların neredeyse çoğunu geride bırakıp, elde kalan para edebilecek malları satarak kazandıkları parayla birlikte Hatice Hanım’ın kocası Süleyman Efendinin bulduğu arabaya bindiler birlikte. Seher, yanında Leyla. Leyla’nın kucağında lacivert kumaştan üstü pembe işlemeli bir bohça var. İçinde iki parça kıyafet, yarısı kırılmış bir ayna, gencecik yaşında gördüklerini sığdırmaya yetmeyecek bir defter var. Leyla’nın karşısında gelişten ve gidişten bihaber, yolu bazen yürüyerek bazen kucakta aşan Nazenig daha doğrusu Nazenin oturuyordu. Yere bile değmeyen ayaklarında küçük iskarpinler, üzerinde eski bir elbiseden biçilmiş küçük elbise var. Başına ise kulaklarını kapatacak şekilde küçük bir örtü bağlanmış, babasından ayrılırken sahip olduğu ismi gibi kıyafetleri de onunla birlikte değişmiş bambaşka biri yapıvermiş onu. Küçük parmakları arasında tahtadan bir at dönüyor, muhacirliğin nasibini almış oyuncak sevimli mavi gözlerinin ışığında parıldıyor.

Liman kalabalığına karışıyorlar hep birlikte. Seher iki kardeşinin, can yoldaşının, dert ortaklarının, kaderdaşlarının ellerini sıkı sıkı tutarak onları bekleyen Reşadiye vapuruna doğru Süleyman Efendi’nin ardından yürüyor. Biletleri kesiliyor, vedalar ediliyor ve nihayet vapura biniyorlar. Vapurun arkasına, kenarda buldukları yere oturuyorlar yan yana. İkisinin de gözleri İstanbul’un karmaşasına dalıyor hüzünle, Nazenin her şeyden bihaber el sallıyor onlara kapılarını açan Süleyman Efendiye.

Neredeyse iki yıl önce 15 Mart sabahında çıktıkları muhacirlik yolu onları aylar süren bir mücadeleden sonra İstanbul’un kollarına ulaştırmıştı. Yüreklerinde gördükleri nice vahşetin yarası, ister bedenen ister ruhen paramparça olmuş psikolojileriyle İstanbul’da yaşayan uzak akrabalarının evlerine ulaştıklarında, tüm yaşananların birer yanılsama olduğunu düşünüyorlardı. O sabah evden çıkmamış, arabayla gidebildikleri kadar gidip yolun sona erdiği yerde paralarının çoğunu küçük bir takaya binmek için kaptanın eline saymamış, denizin bittiği yerde hırçın Harşit çayını aşmamış derenin içinde biriken ceset yığınlarını görüp de yaşam mücadelesi yüzünden görmezden gelmemiş gibi…

*

Muhacirlik… Menzili bilinmeyen, karşına çıkartacakları tahmin edilemeyen, günlerce uykusuz, aç biilaç halde ümitsizlik ve korku içinde geçen sonu sonsuz, varışı belirsiz, yaşamı amansız ölümü hak bir yolculuk.

“Muhacirlik var!” diye bağırmıştı tellak Şark Meydanının ortasında olanca sesiyle. İşinde gücünde olan halk her şeyi bırakıp tellağın ağzından çıkacak haberin devamını beklemeye koyulmuştu. “Muhacirlik var emir çıktı. Vali Cemal Azmi Bey şehir merkezini Ordu’ya taşıyor. Halkın şehri boşaltması, Giresun tarafına doğru acilen yola çıkması, ayağına bağ olacak eşyayı burada bırakması ancak çok aciliyeti olanları yanına alması, hayati ehemmiyette olanlardan başkasını yük etmemesi…” Böyle devam ediyordu tellak ama kimsede dinleyecek hal kalmamıştı. Kimisi kendi arasında konuşmaya kimisi de işini olduğu gibi bırakıp evine koşmaya başlamıştı. Tarih belli değildi ama Vali şehri Ordu’ya taşımaya karar verdiyse Rus ordusu yakında demekti.

Kadir almak üzere olduğu kitabı tezgâha geri bırakıp kendi arasında konuşan adamlara başıyla selam vererek Kitapçı Hamdi’nin dükkânından çıktı. Uzun Sokaktan Tabakhane’ye indi, köprüden geçti Ortahisar’a vardı. Yokuşu süratle tırmandı, yanında geçenlere yalnızca baş selamı verdi. Nihayet eve vardığında bahçenin tahta kapısını açıp kendini içeri zor attı.

“Hacı Baba!”

Duyduklarını evdekilere nasıl haber vereceğini düşünmek aklına hiç gelmemişti. Kendini yola öyle bir atmıştı ki endişesi düşüncelerine engel olmuş, hızına hız katmıştı. Elindekileri bahçenin ortasındaki tahta sofranın üzerine bıraktı, asma kemerin altından geçip yukarı çıkan basamakları üçer beşer tırmandı. “Hacı Baba,” diyerek odaya girdiğinde evin bütün ahalisini bir arada buldu. Annesi, Hacı Baba, Seher, Leyla… Hepsi bir kenara oturmuş, sessizlik içinde beklemekteydiler. Yüzlerindeki hüzne bakılırsa haberi çoktan almışlardı. “Muhacirlik,” dedi yine de, devamını getirmesine gerek yoktu.

Nefes nefese odaya girmiş olan Kadir’i gördüğü anda endişeyle ayağa kalktı Seher. Ağırlığını sağlam ayağına vermiş, ayakta zar zor duruyordu genç adam. Muhacirlik haberini aldığı gibi eve koşmuş olmalıydı ki ayağının rahatsızlığını düşünmemiş, koşmuştu. “Otur şöyle, dinlen.”

Dinlenme zamanı mıydı? Yola çıkılmalıydı. Ruslar geliyordu, burada durulur muydu? İyi de nasıl yürüyecekti onca yolu? Sakat bir ayakla gidişi belirsiz, amansız, sonsuz yola çıkılır mıydı? Çıksa bile birlikte yürüdüklerini yavaşlatmak dışında ne işe yarardı? Annesine baktı göz ucuyla, ciğer hastası kadın nasıl yürüyecekti onca yolu?

“Ne olacak şimdi?” Kız kardeşinin sorusu çaresizliğine çaresizlik katmıştı. “Gidecek, bırakacak mıyız Trabzon’u?”

Trabzon’u bırakmak… Bu hırçın, dört mevsimi bir güne sığdıran, Karadeniz’e bağlanmış inci tanesini bırakmak mümkün müydü? Öyle bir noktaya gelmişlerdi ki bütün imkânsızlıklar mümkün kılınmış, yolculuk belli yolcuya kabullenmek dışında hiçbir şey kalmıyor.

“Biz gideceğiz,” diyor Hacı Baba güçlü durmaya çalışarak. “Sen burada duracak annene bakacaksın, Asiye hasta onca yolu yürüyemez.” Dilinin altında yatan, sen yürüyemezsin, lafını yutmasına göz yumdu. Böyle bir haldeyken gurur son mevzuydu ki araya ayrılık, koskocaman bir hicran yarası girecekken birine darılmanın hiçbir anlamı yoktu. Yine de o uzun ve zorlu yolda birlikte olamayacak olmak üzüntüsüne üzüntü katıyordu.

“Hazırlanın, taşıyabildiğinizi alın. Bütün takıları paraya çevirin yolda lazım olur, bankada ne varsa çek Kadir Rus itine güven olmaz. Seher, kızım elden çıkarılabilecek eşyaları topla bugün yarın satalım. Hadi, oturmayın!”

Hacı Baba’nın emriyle ev ahalisi istemeden de olsa ayaklandı. Her şey birkaç gün içinde hallolmuştu. Büyükçe bir bohçaya kıyafetler, battaniyeler yerleştirilmiş; bir başka bohçanın içine porselen kâseler, orta boylu bir demlik, üç parça tabak; cam kavanozların içine çay, yazdan kalma kurumuş fındık, kuş üzümü doldurulmuştu. Yola çıkmadan bir gün önce Seher kollarını yukarı sıvadı, yaşmağını sıkıca bağladı ve bahçeye açılan mutfağa attı kendini. Ay tepede parlıyor, mum ışığıyla birleşerek mutfağı aydınlatıyordu. On beş gün yetecek kadar hamur yoğurdu, içine tava peyniri, patates kavurması ve haşlanmış pazı koyup sac üzerinde kızarttı birazını eve bıraktı çoğunu geniş tepsinin içinde biriktirdi üstünü kapattı. Ağzına kadar dolu bir tencereyle patates haşladı, üç tepsi börek açtı, yetmedi lahana sarması sardı. Sanki ne yapsa yetersiz kalıyordu. Evin içi, bahçe, mahalle hatta tüm Trabzon mutfaktan çıkan kokularla dolmuştu. Ateş başında durmaktan terlemiş, yaşmak kafasından kaymıştı. Sarı saçlarını kulağının arkasına itip ağır bir nefes bıraktı havaya. Yapmalı, yapmalı, bozulmayacak yemekler yapmalı. Yol uzun, yemek bulmak zor yapabileceği kadar yemek yapmalı ama ne kadar yapmalı? Kaç gün sürer buradan İstanbul? Gün yeter mi, aylar sürer. Ya bu yol hiç bitmezse? Ya bu yolun geri dönüşü olmaz, geride bıraktıklarına kavuşamazsa?

“Seher.”

Yapacağı ‘son’ yemeği mutfak dolaplarını izleyerek düşünürken arkasından gelen sesle yerinde sıçradı. İlk defa, evlendiklerinden beri ilk defa adıyla seslenmişti ona Kadir. Annesini beş yaşında tüberkülozdan, babasını ise Balkan Harbinde kaybetmişti. Hayatta kalan son akrabası annesinin teyzekızı Asiye’ydi ve babasının cepheye gittiğinden beri onlarla birlikte kalıyordu. Bu eve ilk geldiğinde on beş yaşındaydı. Kadir ile nişanlandığında on yedi, evlendiğinde on sekiz… Bir senedir evliydiler ama bunca zamandır bir kere bile adıyla seslenmemiş, göz göze bile gelmemişlerdi. Sesinden adını duymak saatlerdir hareket etmesini sağlayan kukla iplerini teker teker keserken kocasına döndü. “Dinlenmen gerek.” Önünde uzun bir yol var. Dursan bile dinlenemeyeceğin, başı da sonu da yorgunluk olan bir yol. Mücadele edeceğin, topla tüfekle olmasa da savaşacağın, imtihanla dolu bir yol. Kırk yıl uyusan bile uyandığında üstünden atamayacağın, zihninden silemeyeceğin bir yorgunluk seni bekliyor, ne kadar aş pişirirsen pişir bu yolda açlık da olacak susuzlukta, muhacirliğin kanunu bu...

Daha bitmedi, hem uykum yok.” Nasıl uyuyayım? Seni ardımda bırakırken, önümdeki yolun korkunçluğunu unutup nasıl uyuyayım? Gözlerim üzerine kapandığında nice felaket birikir ardında, o karanlığın içine adım adım ilerlerken ben nasıl uyuyayım? Memleketimi, anamın mezarını, babamın hatırlarını, seni sevdiğim bu evi nasıl bırakayım? Yol uzun, ne olmuş? Bitmeyecekse uzun olmasının ne anlamı var? Sonu sana çıkmayacaksa imtihanın ne anlamı var? Sen bana ‘Seher’ demişsin, uykunun ne gereği var?

“Bahçeye gelsene.”

Kadir aksayan adımlarla bahçeye giderken ellerini beline bağladığı beyaz beze silip pişen böreğin üzerini sini beziyle örttüğü gibi mutfaktan çıktı. Kalbi yarını unutmuş gibi heyecanla atıyor, elleri titriyordu. Entarisini avcunun içine hapsedip ağır adımlarla bahçe duvarına oturmuş, gökyüzünü izleyen Kadir’in yanına yaklaştı. 

devam edecek...