Sana Doğru

Kırmızı ip efsanesi ile birbirine bağlanan hayatlar...

Sana Doğru

Okuduğum her kitap, dinlediğim her şarkı, gördüğüm her somut gerçeklik rüyalarıma yerleşip bilinçaltımı şekillendirir. Gözlerimi kapattığım anda daldığım uyku, ardından kırmızı beneklerle dolu karanlık getirirken gün içinde karşılaştığım her şey surete bürünerek karanlığa yerleşir ve paralel bir evren oluşur zihnimde.

Ben o paralel evrenin içerisinde boyuttan boyuta atlarım, mutlu olurum, ağlarım, kimsesiz kalırım, sevdiğim herkesi kaybederim. Bir ses kalır kulağımda sadece. O sese tutunur, rüyalarıma onu da davet ederim. Yüzünü seyrederim saatlerce. Rüyalar yedi saniye sürer derler bu külliyen yalan, ben onun güzel gözlerini yedi asır izler dururum. Hiç sıkılmam üstelik. İnsan hasretinden yandığı, vuslatını dört gözle beklediği birinden nasıl sıkılırdı ki? Sırf onu daha uzun seyredebilmek için rüyalarımı uzun tutmaya çalışır, yönlendiririm.

Bilim dünyası bu duruma lucid rüya diyor. Lucid rüya, insanın uyku esnasında rüya bilincinde olması ve dilediği şekilde rüyalarını şekillendirebilmesi demektir. Dilerseniz uçabilir, daha önce yemediğiniz bir yiyeceği dahi hayal ederek yiyebilirsiniz. Bunu fark ettiğimde onu kaybedeli altı ay olmuştu. Altı ay büyük bir sessizlik içerisinde onun için acı çekerek geçerken ağlayarak daldığım uykumun kolları arasında rüyama konuk oldu. Gitmek istiyordu ve ben yeniden bunu kaldıramazdım. Tüm gücümü kullanarak ona kal demeyi başardığımda beni şaşırtarak karşımda oturmaya devam etti ve bende sabaha kadar onu izledim.

Bir insan kazaya kurban giderek can verdiğinde, karşı tarafı suçlamak o kişinin yakınları için bir kaçış noktasıdır. Birini suçlamak, üzerinize yüklenmiş pişmanlığın azalmasını sağlar. Lakin sevdiğiniz adam kendini hasırdan örülmüş bir iple tavana astığında, ipi suçlayamazsınız. Veyahut ayaklarının dibinde durup düşmesini engelleyen ama tek bir darbeyle yere serilerek bedenin aşağı süzülmesini ve ip geçirilmiş boynun kırılmasını sağlayan sandalyeye lanetler okuyamazsınız. İşin acı tarafı bu ya, suçlu bellidir ama siz onu bile suçlayamazsınız.

“Kırmızı ipi takip et,” dedi gözlerime çarpan güneş yüzünden solmaya başlayan rüyamın içerisinde fısıltıyla. “O seni aydınlığa kavuşturacak.”

Kırmızı ip.

Bunu neden istemişti? Kırmızı ipin bizimle ne ilgisi vardı?

“Beni bir daha düşünme.” Bu mümkün müydü? Gördüklerimden sonra, yaşadıklarımdan sonra, hissettiğim onca aşk ve acıdan sonra, döktüğüm litrelerce gözyaşından sonra onu düşünmemem, unutmam mümkün müydü? Sırf onu görebilmek için uyuyorken, varlığını silip atmam akıl karı mıydı?

“Bunu yapamam,” dediğim anda bedeni gittikçe kayboluyordu. “Bunu yapamayacağımı biliyorsun.”

“Sen her şeyi yapabilirsin,” uzanıp son kez elimi tuttu ama dokunuşunu hissedemedim. “Bunu çoktan başardın.”

“Neden yaptın bunu?” Neden kıydın canına? Neden kaçtın? Neden ittin sandalyeyi? Bunu bana, bize neden yaptın?

“Kırmızı ipi takip et,” dedi ve acı dolu gülümsemesi eşliğinde yok oldu.

Tabutunun arkasından nasıl kalakaldıysam, rüyamın ortasında da öyle yalnız kalmıştım. Oturduğu sandalye, önümüzdeki masa, etrafımızdaki duvarlar ve birlikte gezdiğimiz yerlerin temsili çizimleri teker teker yok oldu.

Ve ben gözlerimi açtım.

Yalnızlığım, açılmış gözlerimden süzülen sessiz yaşların damladığı yastığıma çarpıp, odamın boş beyaz duvarlarına hapsolmuştu. Hislerimin üzerine yerleştireceğim maskeyi takmam için henüz çok erkendi. Önce yataktan kalkmayı başarmam, banyoya kapanıp iki saat ağlamam ve sonra sıcak duşun altında şişmiş gözlerimi kendine getirmem gerekiyordu. Sıcak su tenime işleyene kadar ağzına kadar dolmuş küvetin içine uzanacak ve bir anda kendimi suyun altına hapsederek boğularak ölmenin nasıl bir his olduğunu anlamaya çalışacaktım. Ben ne kadar anlamaya çalışırsam çalışayım hiçbir deneme, nefesini halatla kesmiş bir adamın hissettikleriyle aynı olmayacaktı. Onu anlayamayacaktım. Ben ölmekten korkan bir aptaldım.

Yataktan kalktım. Islak yanaklarımı süsleyen yaşlarım eşliğinde odamdan çıkacakken sol ayağımın takılmasıyla tökezleyerek düştüm. Diz kapaklarım halımın sert yüzeyi yüzünden acıyla sızlarken başımı eğip neye takıldığıma baktım. Sağ ayağıma bağlı kırmızı yün ip, henüz unutamadığım rüyamı hatırlatmıştı.

“Kırmızı ipi takip et.”

Uzanıp ipi çözmeye çalıştım ama o kadar kör bir düğümle bağlanmıştı ki kesmem gerekiyordu. Oturduğum yerden çalışma masama uzanıp üzerindeki makası aldım ve ipi tam ayak bileğimden kesmeye çalıştım fakat yine hiçbir işe aramadı. Yün bir ipti ama hiçbir şekilde kesilmiyordu. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Eğer biri ayağıma ip bağlamışsa, ben bunu neden fark etmedim? Bu ip ne kadar zamandır bendeydi? Ve nereye bağlıydı?

Mantık kurallarına göre bir yere bağlı olan herhangi bir şeyin, öteki ucu mutlaka olmalıdır. Dünya, birbirine bağlı doğru parçalarından ibaretti. Her başlangıç bir son ve her son bir başlangıca bağlıysa bu ipinde bir sonu olmalıydı. Ayağa kalkıp ipin ucunun kime ait olduğunu bulmam gerekiyordu lakin ben düştüğüm yerden kalkamıyordum. Yolun sonunu görmek, ona arkamı dönmek demekti. Bu gidişini kabullenmek ve rüyalarımda bile olsa onu bir daha asla göremeyeceğim demekti. Buna hazır değildim. Kulağımdaki veda sözlerin silemez, onu unutamazdım.

Devam etmem gerekiyordu. O gitmeyi tercih etmişti ama ben burada kalmıştım. Beni düşünmemişti bile. Öylece arkasını dönmüş ve gitmişti. Bana bir veda bile etmemişti. Yalnızca on dakikalık bir ses kaydı vardı geride bıraktığı ve ben günlerce, aylarca, yıllarca onu dinlemiştim sadece. O sesi dinlemiş ve ağlamış, alışınca ağlamayı bırakarak sadece kalbimi karartmıştım. Artık kan akmıyordu yaramdan ama kabukta tutmamıştı. Ayağa kalkıp ipin peşine takılırsam, o yaranın vaziyeti ne olacaktı? Kanayacak mıydı, kabuk mu tutacaktı?

Çaresiz bir iç çekişle kapattım ellerimi yüzüme. Yaşlarım, yolunu bulamamışlığıma karışarak bileklerime süzülürken sendeleyerek ayağa kalktım. Gevşek bir şekilde yere dağılmış olan ipi elime alıp hala yanaklarımı süsleyen yaşlarımla odamdan çıktım. Kısa koridor boyunca uzayan ipi takip etmeye başladığımda artık her şey için çok geçti. Attığım hiçbir adımın geri dönüşü yoktu. Evden çıkacak ve kendimi İstanbul’un karmaşasına bırakarak sonuma gidecektim. Onu bırakacaktım tıpkı beni bıraktığı gibi.

Üzerimi değiştirmemiştim. Ayağıma geçirdiğim ev terliklerimle apartmandan çıktığımda yüzüme çarpan ılık hava ruhuma sıcak bir esinti savurdu. İpi elimden bırakmadan sokağa çıktım. Şimdi sağa dönmem gerekiyordu.

Bu sokakta görmüştüm onu ilk kez. İlk kez burada gülümsemişti bana ve ilk kez bu sokakta gitmişti benden. Yeşil arabanın arkasında, tahtadan bir tabutun içerisinde gözleri ebediyete kapanmışken, arkasından ağlayan insanları hiç düşünmeden uzaklaşmıştı. Annesini, babasını, kardeşini, beni… Kimseyi düşünmemişti.

Gözlerimi ipten ayırmadan sokağın sessizliğine dokunarak bastım taşlara. Anayola inen yokuşu inerken elimdeki ip gerginleşip bollaşıyordu ama asla yok olmuyordu. Bu garipliğin gerçekliğini kabul etmek, realist düşüncelerime oldukça zıttı lakin mantıklı düşünmeyi çok zaman önce bırakmıştım. Hayatım, eşini ve çocuklarını terk etmiş bir anne, toprak yiyen babaanne, bulduğu her taşı eve getiren bir baba, aklını yemek yapmakla bozmuş bir abla ve saçlarını kopartarak küçük yaşında kel kalmış bir kardeşle geçmişti. Buna rağmen aralarından sağlam çıkabilmeyi, kendime düzgün bir hayat kurmayı başarmıştım. Onlara arkamı dönmemiştim ama kendime ördüğüm güvenli çitin ardına geçmelerine izin vermemiştim. Mantığım ya da öyle olduğunu varsaydığım zihnim hayatımdan gitmiş olan o adam sayesinde beni gerçek benliğime geri döndürmüştü. İçime gömdüğüm tüm ölüler mezarlarından çıkmış, sürüne sürüne şehrimi istila etmişlerdi. Bir ölüm bin ölüyü diriltmişti. Kaçmak, duvarlar örmek, onlara geçiş izni vermemek boşunaydı.

Artık bende o kalabalık evin delilerinden biriydim.

İpi daha sıkı tuttum. Bu aklımı tamamen kaybettiğimi tescillemek içindi. İlerledikçe bollaşan ipi elime sardıkça, yumuşak ama keskin dokusu yeri geldiğinde sıklaştığı için avcumun içini kesiyordu. Kesiklerden süzülen kan, ayağıma bağlı olan kısmın üzerine damlıyor, yürüdüğüm yolda benden ve geçmişimden izler bırakıyordu. Kan akıyordu, ben yürümekten vazgeçmiyordum.

Artık anayoldaydım. İp sola dönüyordu, sola döndüm. Yanımdan gelip geçen arabaların gürültüleri insanların gürültüsüne karışıyordu. Bir köpek yeni doğan güneşin ilk ışıklarından kaçarak gölgeye sığınmıştı. Bir kedi, otobüs durağının kenarına yerleştirilmiş plastik kabın içine eğilerek kana kana su içiyordu.

“Su yaratılmamış olsaydı susamayı bilmezdik. Hasret varsa bir yerde mutlaka vuslat da olmuş olmalı. Kavuşmasak özlemezdik.” Der Nazan Bekiroğlu. Hasretim içime kor gibi düşmüşken, ölü bir adama kavuşmanın tek yolu yine ölümdü.

Özlediğim ölü değilse, aksine özgürlükse bu kırmızı ip beni vuslata mı götürüyordu? Kavuşmak için özlüyorsak, sonuma kavuşmaya mı gidiyordum?

Kenardaki parkın içine dalıyordu ip. Hiç düşünmeden çimlerin içine daldım. Taze kesilmiş çimlerin yeşil kokusu ciğerlerime doluyordu. Birlikte yaptığımız piknikler, güldüğümüz, sustuğumuz anlar, karşıladığımız güneşler, dertleştiğimiz yıldızlar ve diz dize okuduğumuz kitaplardan oluşan anıları ezer gibi basıyordum çimlere. Her adımımda can veren milyonlarca canlıyı düşünemeden, tazeliğin keyfini çıkaramadan yamulan çimlerin acısını umursamadan boş çocuk parklarının arasından geçtim. Yol uzun bir sokağa sapıyordu.

Önümdeki yokuşa baktım. Hava gittikçe sabah mahmurluğunu bırakıyor yerini yakıcı bir güneşe devrediyordu. Saç diplerimden enseme ve ensemden sırtıma doğru süzülen ter damlaları pijamamdan kendini belli ediyordu. Bacakları kısa pijamamın açıkta bıraktığı bileğime bağlı olan kırmızı ip elimde küçük bir yumak haline gelmişti. Yaklaşıyor olmalıydım. Sonuma doğru atacağım adımlar azalıyordu ve yol azaldıkça kalbim korkuyla doluyordu. Güçsüz bir nefes dudaklarımdan serbest kalırken bacaklarım kat ettiği onca mesafeye dayanamayarak titredi ve kaldırıma ani bir çöküş yapmamı sağladı. Sırtım arkamdaki apartmanın pürüzlü yüzeyine yaslanırken gözlerimi kapattım. Ne yapıyordum ben?

Bu yol, bu gidiş nereyeydi? Aklımı tamamen kaybetmiş olmalıydım. Öyle ki topladığı taşlarla balkonumuzu çökerten ve o taşların arasında kalarak ayağını kıran babam daha aklı başında olmalıydı. Onun bir amacı vardı. Taşları toplar, topladığı yerlere ve türlerine göre kategorize ederdi. Biliyorum, annemin terk edişini unutmaya çalışıyordu. Çünkü gitmiş olsa bile hala seviyordu onu. İnsanoğlu böyleydi. En acımasız darbelerle yıkılır ama darbeyi vuran kişiyi sevmekten vazgeçmezdi. Canını iyileştiren değil de yakan daha çok değerli olurdu. Ben ne yapıyordum? Beni yıkıp moloz haline getiren adamın arsından tuttuğum yasa boğularak can veremesem bile çırpınıyordum. Zalime zafer sevinci mi yaşatacaktım?

Oturduğum yerden kalktım. Yokuşa döndüm yeniden ve düzelmiş nefeslerimle tırmanmaya başladım. Yokuş düze çıktığında şakaklarım terden boncuk boncuk olmuş, zülüflerim yanaklarıma yapışmıştı. Kızardığına emin olduğum yanaklarım alev alev yanıyordu. Diz kapaklarımın arkası bile terden sırılsıklamdı. Terliğim yarı yolda ayağımdan çıktı, geri dönüp giyindim ve yoluma devam ettim.

İşe giden insanların gözleri ne kadar tuhaf bir görüntü sergilediğime delildi. Benim de işe gitmem gerekiyordu. Her sabah olduğu gibi üzerimi giyinip yayınevine gitmem ve masama oturup kulaklıklarımı takarak onun sesini dinlemem, sessiz yardım çağrısına geri dönemediğim için pişman olmam ve aynı anda kitap kapağı tasarlamam gerekiyordu. Yeni bir kitaptaydı sıra. Konusu gerçek kimliğine arkasını dönüp paralel dünyada yaşayan özel güçlere ait bir kızın özünü aramasıydı. Bir yola çıkıyordu. Yola çıkış amacı gücünden kurtulmakken ona daha çok bağlandığını fark ediyor ve kaybettiği gerçeklerin aslında yalanlardan ibaret olduğunu anlıyordu. Güzeldi. Teması ateşti ve gerçeklikle fantastiği birleştirip ortaya ilginç bir hikâye çıkarmıştı. Okurken kitaba nasıl bir kapak tasarlayabileceğimi düşünmüştüm. Alevler içinde ayakta durmuş ejderha dövmeli bir kız ilk düşündüğümdü lakin fazla klişeydi. Eğer bugün işe gitseydim, tüm gün ekrana boş boş bakacaktım. Oysa şimdi gözümün önünde beliren taslak kesinlikle o kitaba uygundu. Gölgelerin içinde alevlerden oluşmuş bir beden. Hem karanlıkta hem de parlıyor.

Işık varsa gölge de mutlaka vardır. Kız ışıktı ve yol arkadaşı gölgeydi. Birbirlerini tamamlıyorlardı.

Girdiğim mahallenin Arnavut taşlı yolunda yorgunluktan tökezleye tökezleye yürürken tanıdıklığı kafamı karıştırmıştı. Yol boyunca uzayan kafeler, köpek gezdiren insanlar ve sokağı dolduran hafif şarkı sesleri eşliğinde gittikçe gerginleşen ipi takip ederken, kafelerin bahçesinde oturmuş dünyada hiç dert yokmuş, kimseyi kaybetmeyecekmişçesine kahkahalarla gülen insanların yakalarına yapışıp, bu dünyada ölüm var ölüm, diye bağırmak ve gülüşlerini soldurarak acı gerçeği yüzlerine vurmak istiyordum. Bu beni kötü bir insan yapardı biliyorum. Kötü olmayan insan var mıydı ki? Kimin kalbi saf iyilikle doluydu?

Gittikçe büyüyen yumağa karışmış kan lekesi ve acısına bağışıklık kazandığım yaram ile birlikte yürüme devam ederken mahalleyi süsleyen eski taşlar zihnime saklanmış bir şarkıyı canlandırmıştı.

Biten sevgilerin ardından,

Ağlayamam ben böyle yas tutamam.

Uzun süredir yas içerisindeydim. Nefes alıp verişim bile peşinden bir yas sürgünü getiriyordu. Karalar içerisinde sonsuza kadar kalmak ve ağlaya ağlaya küçülmekti istediğim. Ancak böyle olmadı. Onun ardından, karanlığımı da peşimde götürerek insanların arasına karıştım. Evde yalnız kalırsam onu boğan ip beni de boğacaktı. Babama bunu yapamazdım.

Öpsem bebek gözlerinden çok ağlatırlar,

Sarsam seni kollarımdan bir gün alırlar.

Ben sana sıkı sıkı sarılmışken, kendini benden alan yine sendin. Bu kırmızı ipin sonu sana çıkabilirdi ama sen bu ihtimali de benden aldın.

Böyle mi olmalı solmalı sevgililer…

Böyle olmalı. Hasretin olduğu yerde vuslat varsa, vuslatın olduğu yerde de hasret kesin vardır. Işığın gölgeyi getirmesi, her başlangıcın bir sona dönüşmesi gibi. Yeşerdiği gibi solmalı sevgililer, tıpkı ölümün karanlık yüzü gibi.

Büyüklüğü yüzünden parmaklarımı içine hapseden yün bir anda ucu kızarmış ellerimden çözülerek yere düşerken, güneşin acımadan tenime işlediği ışınlar uzun bir gölgeyle örtülmüştü ve ben bu sayede rahat bir nefes almıştım. Başımı kaldırıp gölgenin kime ait olduğuna bakacakken, yerdeki yumağın gittikçe kısaldığını fark ettim. Elektrikli süpürgenin düğmesine bastığınızda kablo kendiliğinden kısalır ya, kırmızı ipe de işte aynen öyle olmuştu. Kısalmış kısalmış ve sonunda dümdüz kalmıştı. Bitmişti. Başladığım yol, bitmiş ben sonuma gelmiştim. Kalbimin yerinde huzursuzca kıpırdanıyor ve gözyaşlarımı gözlerimi zorluyordu. Ağır ağır kaldırdım başımı ve arkasındaki güneş yüzünden karanlık görülen siluetine baktım.

Dünya çoğu zaman sürprizlerle doludur. İyi ve kötü binlerce sürprizle birlikte yaşıyoruz, bundan kaçınmak uzak kalmak ve reddetmek gibi bir hakkımız yok. Karşımıza ne çıkıyorsa kabullenmek zorundayız. Karşımda duran adamın gerçekliğini idrak edebilmem kısa sürmüş, sürprizin şokunu atlatmam ise birkaç dakikamı almıştı.

Onu gördüğüm ilk anda, hayatıma bir daha girmemesini dilemiştim. Korkum, bana yaşadıklarımı unutturacak olmasınaydı. Eğer ona bu izni verirsem, en az ailem kadar tuhaf olan kişiliği ve sonsuz enerjisiyle birlikte kılıcını kuşanacak ve benim bitmesine hazır olmadığım yas sürgünüme amansız bir dalış gerçekleştirecekti. Buna hazır değildim, eskiyi silip atmaya ve yeniye kucak açmaya, normalliğimi kaybetmeye, gerçek anlamda delirmeye hazır değildim. Ona bunu yapamazdım. Bile bile ateşe itmek demekti bu. Kendim yanmaya dayanamazken, onu nasıl yakabilirdim?

Ellerimi alnıma siper edip yüzünü görmeye çalıştım. İri kahve gözleri üzerime kitlenmişti. O da benim gibi şok geçiriyor olmalıydı. Bu ip onda bitene kadar bir sürü ihtimal sayabilirdim size ama onun adını en son düşünürdüm. Bu imkânsız denebilecek kadar kesin bir düşünceydi. O olamazdı. Olmamalıydı. Boşluk olmalıydı karşılaştığım. Uçurum olmalıydı. Kaderim bu adama değil ölüme kavuşmalıydı. Bana ondan başka yol olmamalıydı. Nasıl? Nasıl ona çıkar bu yol nasıl?

“Kırmızı ip efsanesi,” dedi aramızdaki sessizlik benim çaresiz çığlıklarıma dönüşmeden. “Bazı anların gerçekliğine inanamazsın, işte bu da o anlardan biri.” Gözlerindeki şaşkınlık, bariz bir neşeye dönüşürken arkamı dönüp gitmeye yeltendim ama ip sağ olsun buna izin vermedi. Gidemiyordum. Uzaklaşabilmem için onunda peşimden gelmesi gerekiyordu ama esas uzaklaşmak istediğim oydu.

“Seni ilk gördüğümde,” dedi ben arkamı dönmüş olduğum yerde çaresizce kıvranırken. “Kaderimizin bir şekilde ortak bir payda da birleşeceğini anlamıştım.”

Onu ilk kez, bir arkadaşın ricasıyla yün almak için dükkânına gittiğimde görmüştüm. Ondan önce girdiğim dükkânında, renk skalasına göre dizilmiş yünlerin sıcaklığını seyrederken nihayet kapı açılmış ve yüzünü kapatmış kutularla birlikte içeri girmişti. Söylene söylene elindeki kutuyu dükkânın ortasına pat diye bırakıp içeride olduğumu bilse asla kullanmayacağına emin olduğum bir küfrü yüksek sesle söylemiş ardından raflara dizilmiş yünlere dönerek özür dilemişti. Evet, benden değil yünlerden özür dilemişti. Garip olduğunu belki de o anda anlayıp mekânı son hızla terk etmeliydim ama bunun yerine kalmaya devam etmiştim. Zaten ben kaçmaya fırsat bulamadan beni fark etmiş ve küfür ettiğini duyduğumu anlayınca utançtan kıpkırmızı kesilmişti.

Her açıdan farklıydı. Yüzü daha çok gülüyor, daha çok konuşuyor ve daha çok dinliyordu. Ben istediğim yünleri beklerken içeri giren müşterinin ayaküstü anlattığı olayı pürdikkat dinlemiş, dinlediği şeylere uyumlu tepkiler vermişti. Ona baktığım zaman, boynuna dolanmış hasır ip görmek gibi bir şansınız yoktu. Gördüğünüz ve görebileceğiniz tek şey etrafa yaydığı enerjisiydi.

Beni ona ikinci kez götüren şey ise sadece kuru bir bahaneydi. Örgü örmek istiyordum. Aslında istemiyordum ama istiyormuş gibi yapmış ve kendimi o cam tezgâhın arkasında yanında otururken bulmuştum. Uzun ince parmakları arasında duran şişleri yün ipe geçirip çıkartırken o kadar alışıldık duruyordu ki varlığını yadırgayamamıştım. Oturmuş, hiç işim gücüm yokmuş gibi onu izlemiştim. Değişik hikâyeleri vardı. Annesinden kalan yün dükkânında çalışıyor, yine annesinden öğrendiği örgüyü yapıyor ve dükkânın müşterisiz olmasını umursamadan saatlerce yünlerin arasında bekliyordu. Onun da hikâyesi, yaraları, dertleri vardı belki de ama belli etmiyordu. Benim gibi yasa gömülmek yerine konuşuyor ve gülüyordu. Farklıydık. Çok farklıydık hem de. Ben bir ölümün peşine karanlıkla boğuşurken o bilmediğim bir dertten kaçmak için kendini aydınlığa siper ediyordu. Tüm bu farklılıklara rağmen onun yanında hiç konuşmadan otururken, içime dolan sakinliğin varlığını silip atamıyordum.

Olmuyordu işte. İhanet ve yorgunluk tüm bedenimi ele geçirmiş, gideceğim yolları kapamıştı. Bana kırmızı ipi takip etmemi söylüyordu ama bu hale gelmeme sebep olan, onu unutmamı engelleyen yine onun hayali bedeniydi. Git derken bile onu düşünüyordum, giderken bile onu düşünüyordum, gitmiş sona varmışken bile onu düşünüyordum.

Özgür bırak beni. Bırak ki seveyim, sevileyim. Bırak ki sonuma doğru bir adım daha atabileyim. Bırak ki özgürleşeyim, unutayım seni. Git ve götür peşinden acımasız ölü bedenini. Geriye sadece adın kalsın, onu da yaşadığımız üç beş güzel günün hatırına saklayayım. Anlatmadığın, bilmediğim ne sırrın varsa ol omuzlarımdan git. Bırak beni yaşayayım, yeniden sevebileyim. Ben ölemem. Babama bunu yapamam. Bir gidişi daha kaldıramaz o, biliyorum.

“Senin için zor biliyorum.” Çok zor, tarifsiz bir zorluk bu. Nefes alamamak, yürüyememek, daracık sokakta iki duvarın arasına sıkışmak gibi. “Ama büyük terk edişler bir adımla başlar.”

Gözlerim üzerine kapanırken karanlığımın içinde beliren soluk silueti sisler içinde uzaklaşıyordu. Elimi uzatsam onu tutabilir, girmemesi için çabalayabilirdim ama artık ona kal diyecek gücüm kalmamıştı. Her gece rüyalarıma onu çağırmak ve gitmemesi için yalvarmak, her sabah ağlayarak uyanmak ve yine ağlayarak yıkanmak, durmadan usanmadan son sözlerini dinleyerek günümü yasa boğmak, kalbime çökmüş katranla birlikte nefes dahi alamamak o kadar yormuştu ki beni, kalması için tek harf çıkartamadım dudaklarımdan. Tüm harfleri, heceleri yuttum ve ona izin verdim. Artık istediği yere gidebilirdi, benim gideceğim gibi.

Tüm yara izlerimle, karanlıkta kala kala solmuş yüzümle, bir ölümle hırpalanmış kalbimle, yeninden sevmek için can atan ruhumla ona döndüm ve aramızdaki son bir metreyi iki adımda aşarak kollarımı bedenine doladım. Başım güvenilir göğsüne yaslandığı anda bütün gidişlere el sallamış, kapılarımı kapatıp süngülerini çekmiştim.

 “Kim demiş yün ip hayat değiştirmez diye?”  

Aramızdaki kırmızı ip artık görülmeyecek kadar kısaydı. Bu yakınlığa ve söylediği şeyin doğruluğuna karşı dudaklarım iki yana kıvrılırken, gözlerimden dökülen mutluluk gözyaşları ruhumun solmuş dallarına yeşillik veriyordu. Saçlarımı okşayan elleri taze bir güvenin eteklerine sığınmamı sağlamış, insanoğlunun en büyük yanlışının ne olduğunu anlamamı sağlamıştı.

Biri çıkıyordu karşımıza ve biz onu seviyorduk. Sevdiğimiz kişinin kaderimiz olduğunu, sonumuzun o kişiyle vuku bulduğunu ve noktayı onun yanında koyacağımızı düşünüyoruz. O kişi bizi aniden terk ettikten sonra dünya üzerinde ayakta dururken sarsılıp düşmemiz kendi düşüncelerimize duyduğumuz güvendendi. Biz kimdik ki? Nereden bilebilirdik o kişinin kim olacağını? En büyük yanılgım en büyük sürprizim olarak kollarımın arasındayken, kırmızı bir ipin iki ucunda tek kişi olmuşken kimse bana kesinlikten bahsetmesin.

Derler ki kaderlerimiz, biz daha dünyaya gelmemişken yazılmıştır. Kaderimiz, kaderimizde olan kişi, yalnızlığımız ve kavuşacağımız zaman anbean yazılmışken biz her şeyden habersizce dünyaya gözlerimizi açar ve yaşamaya başlarız yazılmış olanı. Zaman içinde karşımıza çıkan insanlara bağlanır ümitlenir, o kişiyi bulduğumuzu düşünerek seviniriz. Oysa biz ne kadar bulduk diye sevinirsek sevinelim, doğru kişi o değildir. Hiç beklemediğiniz bir yerde, hiç ummadığınız bir insandır bizi esas bekleyen.

Kırmızı bir ip beni yollara düşürmüştü. O ipi takip etmeseydim, ona doğru yol almasaydım gitmesine izin vermediğim hayaletin sisleri arasında can verecektim. O ipi takip ettim ve şimdi gelmesine izin verdiğim adamın sevgisinin kolları arasında canlanıyorum.

Gidiş varsa, yeni bir gelişte mutlaka vardır. Kırmızı yün ip esasında hayatı değiştirmiyor, geri veriyordu. Bana hayatımı, onu getirmişti.

Size bağlı ipi takip etmekten korkmayın. Kendinizi özgür bırakın ve sonunuza doğru korkusuzca ilerleyin.

Kollarınızı o kişiye doladığınız anda bütün endişeler son buluyor, buhar olup geçmişin üzerine yağıyor. Geçmiş durmak bilmeyen yağmur sularıyla sele kapılırken dalgalara karışarak uzaklara, çok uzaklara sürükleniyor. Ne insanlar kalıyor ne de vedalar. Her ölüm terk ediyor isli yuvayı, sadece bir gerçek olarak kalıyor. İnsana verilmiş zamanlı bir bilet gibi. Belki aniden belki yavaş yavaş. Zamanı gelene kadar yaşamlı insan, vazgeçmemeli nefes almaktan. Sen yoruldum dediğin anda önüne bir liman çıkar, dinlenmek için durduğun limana yerleşiverirsin.

Acı içerisinde geçirdiğim her günün pişmanlığıyla daha sıkı sarıldım ona. Hiçbir zaman sonları sevmedim, vedalar sonun habercisidir ben hiç veda edemedim. En büyük vedamın ardından omuzlarımdan kalkmış olan yükler, ruhuma nahif bir hafiflik vermişti. Burnumun gömüldüğü gömleğine daha çok sokuldum. Kalp atışları kulağıma dolarken yaşayan birini sevmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu hatırladım ve yeninden mutlu oldum.