SON MEKTUP: Merhaba...

Beklenen son mektup...

SON MEKTUP: Merhaba...

Çorak topraklar üzerine kurulmuş birkaç evden birinde yaşıyordu Mavi. Solmuş kırmızı rengi, dökülen çatısı, tüten bacası ve zili asla çalmayan evinde kimsesizliğin içinde kimse olarak vücut bulmuştu. Her gün, eskimiş kahverengi çerçeveli penceresinin önüne geçiyor, çaresizce uzun patikayı gözlüyor, mavi üniformalı adamın ufukta belirmesiyle kendini pencerenin dışındaki ıssız dünyaya atıp koşmak için can atıyordu.

Beklediği gün sayısı gittikçe artıyordu. Ümitsizce postacının yolunu gözleyen Mavi, bütün sabrıyla pencerenin önünden ayrılmıyordu. Oysa beklediği mektupta iki satıra bile razıydı. Beklediği onca zamana karşı tek bir mektup ve içinde tek bir cümle. Bu Mavi'yi mutlu yeterdi. En azından göğsünün üzerindeki inanç yükü kalkar, rahat bir nefes alırdı sürgün edildiği sessizliğin isli havasında. Tek bir cümleyle varlığına dair duyduğu şüpheler yok olur, bu küçük kasabanın içindeki ‘hiç’ olmaktan kurtulurdu. Yastığına akıttığı yaşların gidecek bir yeri olurdu kendisinin aksine. Hapsedilmiş hürriyetinin esaretini unuturdu. Belki gülümserdi bile...

Şakağını çaresiz bir saflıkla pencereye yaslamış, güneşin son ışıklarının esmer yüzüne düşmesine izin vermişti. Bir gün daha bitiyordu. Mektup için son saatler, diye düşündü. Artık istememesine rağmen kabullenerek pencerenin önünden ayrılmalıydı. Son beş dakika. Sonrasında bugünlük bekleyişi gün doğana kadar sonlanacaktı lakin gün doğmaya başladığı anda yine buraya geri dönecekti. Umudu kırılıp gözlerine yaş olarak dağılmak üzereyken içini çekti, gözlerini kırptı birkaç kez.

Dalgın bir şekilde patikaya baktığında uzaklardan beliren karanlık kafa ile yerinde dikleşti. Bir bisiklet üzerinde, hayal ettiğinden daha hızlı bir şekilde yaklaşanın postacı olduğuna emin olmadan kendini içinde yaşadığı zindanda dışarıya attı ve çıplak ayaklarını yaralayan taşları umursamadan toprak üstünde adeta uçar gibi koşmaya başladı. Bisikletli adam iyice görüş alanına girdiğinde onun beklediği kişi olduğunu görünce daha çok hızlandı. Nefes nefeseydi şimdi. Ciğerleri yerinden çıkacak, boğulacaktı sanki ama hiçbiri durmasına sebep olmadı. Sonunda bisikletin önünü kestiğinde postacının ani bir frenle durmasını sağladı.

Postacı bunca yıldır mektup taşıyordu, bir sürü hevesle mektup bekleyen insan görmüş hatta bazılarının mektupları dayanamadan karşısında açtığına şahit olmuştu ancak hiçbiri bu kadın kadar heyecanlı değildi. Kimse mektuba ulaşmak için aradaki mesafeyi aşmaya çalışmamıştı. Oysa bu kadın, kendisine mektup gelip gelmediğini umursamadan koşmuştu. 

“Geldi mi?” Dudaklarından güçlükle kopan ve düzensiz nefesleriyle birleşen harflerin sonuna soru işareti kondurduğu anda vücudu korkudan titriyordu.

Ya benim için değilse mektup? Ya benim için gelmemişse bu adam? O zaman ne yaparım? O zaman bu çaresizlik ve kırılmaktan un ufak olmuş umutlarımla, hangi çatı paklar benim hayal kırıklığımı?

“Adınız?” diye sordu postacı bisikletinden inip arkasındaki sepete eğilirken. Elinde üst üste bağlanmış büyük bir mektup yığını dışında mektup kalmamıştı.

“Mavi.”

Postacı duraksadı. Bu o meşhur Mavi. Bekleyen Mavi. Kasabanın bekleyen efsanesi. İlk üç ay postanenin kapısından ayrılmamıştı. Sabah güneşin doğuşuyla postanenin önündeki banka oturuyor ve güneş batana kadar orada bekliyordu. Bu bekleyişi görmeye dayanamayan postane memuru onunla uzun bir konuşma gerçekleştirmişti. Babacan ve derdini anladığını belirten bir gülümsemeyle kadının üzüntüden bembeyaz kesilmiş esmer yüzüne bakmış: “Ayrılık varsa vuslat da vardır,” demişti. “Evine git kızım, eğer beklediğin gelirse biz onu sana ulaştırırız.”

Mavi, bu sözlerin üzerine amansız bekleyişini sırtına atıp evine dönmüştü ama kendini penceresinin yola bakan pervazından uzaklaştıramamıştı. Günün çoğunda orada durur, yoldan geçenlerin tuhaf ama bu duruma alışmış bakışlarını görüp hissetmeden beklemeye devam ederdi. Dilden dile yayılıvermişti kadının bekleyişi. Beklemek deyince akıllara her zaman onun adı geldi. Büyük bir fedakârlıkla, pes etmeden, yorulmadan, bıkmadan, bir ‘ah’ bile demeden beklemesi insanlara hem garip geliyor hem de duyanları duygulandırıyordu.

Üst üste dizilmiş ve ince bir iple bağlanmış mektup yığınının üzerinde yazan isimle postacı gülümsedi ve bekleyişin sonlanmasında ufak da olsa parmağı olduğu için mutlulukla uzanıp yığını sepetten çıkardı. Uzatılan, tahmin edemeyeceği kadar çok sayıda olan mektup destesine bakakaldı Mavi. Titreyen elleri bile donmuşken, ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Beklemeye o kadar alışmıştı ki gördüklerine inanmak neredeyse imkânsızdı. Postacı sabırla kadının yığını kucaklamasını, sevinçten ağlamasını hatta çığlıklar atmasını bekledi ama hiçbiri gerçekleşmedi. Esarete alışmış, güneşten uzak yaşamış ruhlar dışarıya attıkları ilk adımda tökezler, etraflarını göremezler. Nasıl ki gözler yavaşça güneşe alışır, Maria'nın zihni de mektupların varlığına öyle alıştı. Uzandı, paketin ipini parmaklarına geçirdi ve teşekkür etmeden mimiksiz suratıyla arkasını dönüp, koştuğu yolu ağır adımlarla geri yürüdü. Postacının arkasından attığı bakışlar karşısında hissiz ve tepkisizdi. Umursayamıyordu. Düşünemiyordu. Kalbi göğüs kafesinin içinde son vuruşlarını gerçekleştiriyordu sanki.

Sessiz evden içeri girdiğinde ilk defa kendini yalnız hissetmedi. Kocaman bir ruh vardı parmaklarının arasında. Kararmış odaları aydınlatan loş mum ışığı eşliğinde holün ortasına çöktü. Paketi uyuşuk hareketlerle açıp mektupların dağılmasına izin verdi. Sanki karşısındaydı. Kelimeler vücut bulmuş, eşsiz bir benzerlik ve hasretini çektiği özgürlüğün sesiyle karşısında duruyordu. Gülümsüyordu kelimeler. Ağlıyordu. Özlüyordu kelimeler, sinirleniyordu. Her duygu, hissetmeyi unuttuğu her duygu canlanıp karşısında beliriyordu.

İlk mektubu eline aldı. Zarar vermeye korkarak önceden açılıp kontrol edilmiş zarfı açtı ve sararmış mektubu dışarı çıkarıp dikkatle kat yerlerinden açtı.

Merhaba.

Koskocaman kâğıdın en üstünde bu yazıyordu. Merhaba. Yıllar öncesinden bir merhaba.

Bilirsin gökleri ne kadar çok sevdiğimi, seni de öyle seviyorum. Göğe her baktığımda sen geliyorsun aklıma. Ruhunu görüyorum bulutların arasından parlayan mavi gökyüzünde. Annen sana bu ismi verdiğinde benim özlemimi düşünmüş olmalı. Özledikçe seni göreyim istemiş. Hep seni göreyim, seni hep seveyim istemiş. Burası sana çok uzak. Yazdıklarım eline ne zaman ulaşır, ulaştığında sağlam kalır mı, bilmiyorum. Ben sana ulaşacağını ümit ederek yazıyorum. Bizim esaretimiz ruhlarımıza ait değil. Senin esaretin bir kasabaya ya da eve bağlı değil. Benim esaretim ise yalnızca sana, yalnız... Zindanda değilim, karanlıkta değilim, korkmuyorum, üşümüyorum çünkü sen yanımdasın. Mesafelerin hiçbir önemi yok. Gözlerimi kapattığımda seni görebiliyorsam, çektiğim işkencelerin önemi yok. Kavuşur muyuz, dünya gözüyle görür müyüm seni bir daha? Keşke görebilsem canlı canlı, sevsem saçlarını, baksam gözlerine ve gülüşünün sıcaklığını hissetsem. İşte o zaman gerçekten yaşamış olurum. Nice şiirler okuruz birbirimize, kitaplarda sevdiğimiz satırların altını çizeriz, hasbihal ederiz uzun uzun. Sen duygularını dile vurmazsın biliyorum. Ben anlatırım içimden geçenleri, sen gülümseyerek dinlersin beni. Ne güzel gülümsersin ama… Anlatmaya kalksam satırlar, asırlar sürer. Bende oluşturduğu hislere girmiyorum bile, burada tek bir kâğıt hakkımız var, kalem arkaya geçirdiği için daha fazla yazamıyorum özür dilerim, affet beni bu seferlik. Yeniden merhaba.

Senin…

Gülümsedi. Bekleyişinin ilk gününden beri dudakları ilk kez bu kadar içten kıvrılmıştı. Onun kelimelerini okumak, varlığını hissetmekle aynıydı. Saatlerce mektupları zaman sırasıyla okudu durdu. Bazı mektupları iki, bazılarını on kez okudu. Hepsinde gülüyordu dudakları. Okudukça ruhuna vurduğu kilitler çözülüyordu. Kanatlarını açmış hürriyeti uzaklara, ona doğru uçmaya hazırlanıyordu. Son mektubu eline aldığında gün doğmak üzereydi. Tek damla yaş düşürmemiş gözleri zarfın içinden çıkan iki kâğıtta dolandı ve diğerinden daha beyaz ve büyük olan kâğıdı aldı önce.

Merhaba. Yazıyordu kâğıtta sadece. Krem tonlarındaki kâğıdın geri kalanında ‘a’ harfinde durmuş kalemin peşinde bıraktığı mürekkep izi aşağılara doğru uzadıkça uzuyordu. Diğer kâğıdı aldı eline korkuyla. Küçük dikdörtgen kâğıt sadece bir kere katlanmıştı. İki yandan tutup açtı ve daktilo harflerinin sistematik düzlüğünü takip etti gözleri. Okudukları zihnine ulaşıp idrak etmesini sağladığında vücudundaki tüm güç çekilmiş gibi sırtını yere bıraktı. Mektupların arasına uzanmış, son mektubu kalbine bastırmışken kuru gözleri yaşlarla doldu, gülümseyen dudakları aşağı doğru büküldü ve kalbi acıyla burkuldu. Ruhu esaretini okuduğu kelimelerle geri alırken, kulaklarında bir ses dalgalandı.

Bir gülün biraz daha gül, 
Bir hüznün biraz daha hüzün oluşu gibiydik. 
Ayrıyken de, birlikteyken de... 
Yaşadık: bir kayboluşun kayboluşu... 

Tavana baktı. İçini çekti ağlarken son kez.

Ertesi sabah Mavi, pencerede olmasına alışkın olan komşularının endişeleri sayesinde yıllarca beklediği mektupların arasında son nefesini vermiş halde komşuları tarafından bulundu. Herkes onu öldürenin bekleyişi olduğunu düşünüyordu.

Oysaki ölümü ancak ölüm çağırabilirdi.