Üç Bin Yüz Elli

Bizim oralarda hiç iş yok biliyon mu? Belki dedim burası büyük şehir. Bir iş bulurum, garsonluk olur, bulaşıkçılık, komilik… Yani ne iş olsa yaparım ben Amirim.

Ağustos 20, 2021 - 00:08
Ocak 10, 2022 - 22:59
 1
Üç Bin Yüz Elli

Kuşların sesinin çoğaldığı, insanların gürültülerinin azaldığı günlerdi. İlkbahar çiçekleri açarken insanlar evlerine kapanmışlardı. Bazıları sessiz sedasız, bazıları kızılca kıyamet yaşıyordu o kapalı kapılar ardında. Güneş ışıkları yavaş yavaş şehre vurmaya başlayalı beri tek bir adamın topuk sesi yankılandı sokakta. Yöre halkının büyük bir kısmı sıcak yataklarında uyumaya devam ederken aksakallı, kamburu çıkmış İmam Ali cami avlusu kapısının kilidini yavaş yavaş açtı. Yaşlı dede ve nineler ile iki elin parmaklarını geçemeyecek kadar olan gençler sabahın soğuk suyuyla yıkadılar yüzlerini.  Seccadeleri serip yüzlerini kıbleye çevirdiler. Euzû besmelelerini çektiler. Hoparlörden duydukları İmam Ali’nin sesiyle beraber hep bir ağızdan “Allahü ekber” deyip kendi evlerinde secdeye vardılar.

“Lâ ilâhe illallâh” yankılandı boş sokaklarda. Abuzer yattığı taşın üstünden kalktı, yerdeki gazete kâğıtlarını toparladı. Üstündeki açık kahverengi ceket sabahın serinliğinin içine işlemesini engelleyememişti. Cadde boyunca yürüyüp Ali Nacar Camii’ne geldi. Kapıyı yokladı. Hasbünallah yine kilitli. Cami kapalı da avlusunu neden kitlersin be adam! Biraz dolandı kapının önünde. Arkasını dönüp kaleye doğru yollandı.

İmam Ali kaynamış suyu çay bardağına boşaltırken camdan baktı. Aynı delikanlı. Maşallah tam Müslüman. Her gün geliyor. Bir hafta olmuştur. Bak yasak masak dinlemiyor. Şeytan diyor kapıyı kilitleme girsin içeri, gariban çocuk kılsın namazını. Tövbe tövbe… Melek diyor melek… Hiç camilerde toplu namaz kılmak yasaklanır mı? Taş olacak bunlar taş. Yoook, öte âlemde cayır cayır yanacaklar. Gözle görünmeyen küçücük mikroptan korkuyorlar. Allah’tan başkasından korkulmaz. Boyunları devrilesiceler… Ya başkaları da gelirse. Al başına belayı bu yaştan sonra... Çaydanlığı ocağın üstüne geri bıraktı. Çayını alıp masasına oturdu, peynir ve zeytinini yemeğe başladı.

Kalenin kimseyi görmeyen ıssız duvarına gelince fermuarını açıp işedi Abuzer. Çevresine tedirgin bakışlar attı, pantolonunu indirip çömdü. İşini tamamlayınca doğruldu. Hızlı adımlarla şerbetçi heykeli çeşmesine gitti. Torbasından çıkardığı sabunla ellerini, yüzünü yıkadı. Su içti. Az ötedeki banka oturup yanındaki bazlamaların kalanını yedi. Anam, babam, Ayşe, uşaklar hepsi kahvaltıdadır şimdi. Ne zaman açarlar bu yolları? Bendeki de şans. Kalk Nizip’ten gel. Ne o iş bulacakmışım. “Memlekette iş mi var Abuzer, otur oturduğun yerde be adam!” Ah Ayşe ah… Sıcak bir çay olsaydı keşke...

Çay bardağını, çatalını yıkadı İmam Ali, tezgâha koydu. Divana oturup rahleyi önüne çekti. Kuranı Kerim’i okumaya başladı.

Abuzer toparlanıp kalktı, köprünün üstüne gitti. Duvara yaslandı. Sokaklar her zamankinden daha boş görünüyordu. Yüzlerine maske takmış azıcık insan bir yerlere gidiyordu. Güneşe döndü yüzünü, gözlerini kapadı, ısınmaya çalıştı. Ahh ahhh… Nasıl döncem ben Nizip’e. Otobüsler çalışmıyor. Erzak da bitti! Ceplerini yokladı eliyle. İki kâğıt parayı hissetti. Hepi topu on beş lira!

“Selamün aleykün kardaş.”

Gözlerini açtı. Yüzlerinde maskelerini, ellerine eldivenlerini takmış iki zabıta memuruyla karşılaştı Abuzer.

“Ve aleyküm selam.”

“Hayırdır ne arıyorsun sokakta?”

“İş arıyorum. Nizip’ten geldim ben.”

Memur boş boş baktı Abuzer’e.

“Bizim oralarda hiç iş yok biliyon mu? Belki dedim burası büyük şehir. Bir iş bulurum, garsonluk olur, bulaşıkçılık, komilik… Yani ne iş olsa yaparım ben Amirim. Nizip’te avradımı ve uşaklarımı babamın evine koydum açta açıkta kalmasınlar diye…” Başı önüne düştü, daha fazla konuşamadı.

Aldık yine başımıza belayı. Maskenin üstünden yanağını kaşıdı memur. Direnmese bari. Yanındaki diğer memur arkadaşına baktı. Ne zor bu insanların durumu da!

“Dün akşam sokağa çıkma yasağı ilan edildi, duymadın mı sen?”

“Yok Amirim, ben geldiğimden beridir sokakta yatıyorum. Duymadım.”

“Sokağa çıkma yasağında dışarıda olmanın cezası var, ben işlem yapmak zorundayım.” Sanki ödeyebilecek de gariban. Maskesini düzeltti. Yazık, vallahi yazık!

Başı bir kez daha önüne düştü Abuzer’in. Ne cezası! Hangi parayla ödeyeceğim…

“Al sen bu evrağı.”

Abuzer kâğıdı aldı. Çüş! Üç bin yüz elli lira!

“Amirim bir yanlışlık var galiba!”

“Yok aslanım. 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 282’nci maddesi uyarınca üç bin yüz elli lira idari para cezası kesmemiz gerekiyor.”

Abuzer küçücük oldu omuzlarının altında.

Zabıta memuru, “Gel biz seni Gaziantep Belediyesi’nin misafirhanesinde konaklatalım,” dedi.

Abuzer kırık kırık gülümsedi, zabıtanın peşine takıldı.

İmam Ali’nin başı düştü. İçim geçmiş. Yarı kapalı gözlerle telefonunu çıkarttı cebinden, 09:58. Alarm kurdu öğle vakti için. Rahleyi yana çekip, divana yattı.

 

11 Nisan 2020 Fox TV Ana Haber Kuşağı 36:50 ile 37:13 dakikaları arasındaki sokak röportajı notları;

Açık kahverengi ceketli sokaktaki bir vatandaş “Nizip’ten ilçeden geldiğim için Gaziantep’e iş maksadıyla geldim,” dedi kameraya.

“Ben işlem yapmak zorundayım,” diye devam etti Gaziantep Büyükşehir zabıta memuru.

Spiker, “Nizip’ten Gaziantep’e iş aramak için gelmiş. Şehirlerarası yolculuk yasağı çıkınca sokakta yatmak zorunda kalmıştı. Haberi yoktu sokağa çıkma yasağından,” diye açıklama yaptı.

“Yasak yürürlükte olduğu için geri tekrar Nizip’e gidemedim. Dışarıda uyudum,” diye sözlerine devam etti aynı vatandaş.

Spikerin, “Mağdur vatandaşa ceza kesildi ama sokakta bırakılmadı. Gaziantep Belediyesi’nin misafirhanesine yerleştirildi,” notuyla haber sonlandı. 

Abuzer’in, kendisinden yaklaşık iki buçuk asır önce yaşamış olan J.J. Rousseau’dan hiç haberi yoktur. Oysa ki Rousseau zamanında toplumda eşit ve özgür olmayan, ezilen, zor durumda yaşayan, sürünen halk kitlelerini düşünerek Toplum Sözleşmesi kuramını öne sürmüştür, tıpkı doğa durumunda olduğu gibi yaşayabilmeleri için. Bu kuram kısaca halkın kendi iradesiyle egemenlik hakkını kendilerinin kullanması veya “Emredici Vekâlet” yöntemiyle yönetilmelerinin sağlanmasıdır. Doğrudan demokrasinin yürütülemeyeceği geniş halk kitlelerinin olduğu toplumlarda vatandaşlar kendi rızası ile egemenlik hakkını vekillerine verir. Yasaları onaylamak için halk meclisleri kurulur, böylece halk yasama yetkisini elinde tutar. Ayrıca seçmenler vekillerine direktif verir, vekiller de bunları uygular. Direktifler yerine getirilmediği takdirde ise seçmenler vekilleri azledebilirler.

Vekiller çeşitli sınıf veya toplulukların değil, doğrudan halkın vekili olmaları sayesinde hiçbir grup veya sınıf kayırılmaz. Böylece sınıf farksız eşit ve özgür halk zor durumda kalmaz. Üç bin yüz elli lira ödemek, akşam sokakta uyumak, iş bulabilmek için şehre gitmek, ailesinden ayrı kalmak zorunda kalmaz.

Tepkiniz nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

TUĞBA İNCEOĞLU 5 Ocak 1975 doğumlu. İlk, orta ve lise eğitimini memleketi İzmir’de tamamladı. 1998 yılında İstanbul Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Bölümü’nü bitirdi. 2007 yılında Yeditepe Üniversitesi’nde İşletme Yüksek Lisansını tamamladı. Yirmi yıla yakın süren iş hayatı boyunca yerli ve yabancı firmaların “İnsan Kaynakları” bölümlerinde çalıştı. 2017 yılından itibaren profesyonel iş hayatından ayrılıp çocukluk hayali olan yazma üzerine yoğunlaştı. Erbulak Evi Yazarlık Okuluna devam etti. Anadolu Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden 2021 yılında mezun oldu. İlk şahsi romanı “Gece ve Gölgeler” 2021 yılında DKY’den yayımlandı. Öykülerinin bulunduğu kolektif kitaplar; “Menekşe” İhanet (2019) (DKY), “Sarı Ayıcık” Affet Beni (2020) (DKY), "Arya” İlk Senfoni (2021) (Edebiyatblog) ve “Erkız” Tanrıların ve Tanrıçaların İzinde Mitolojik Öyküler (2022) (Artshop Yayıncılık). 2022 yılında Edebiyatblog bünyesinde roman analizi ve yazma teknikleri üzerine “Atölye Okuyarak Yazıyoruz”un eğimini verdi. Halen Kirpi Edebiyat ve Düşün Dergisi’nde öyküleri yayımlanmakta olup ayrıca Edebiyatblog’da yazmaktadır.