YUVA

Yuvasını arayan bir ruhun öyküsü...

YUVA

Sarı saçları dökülüp başının tepesini boş bırakmış kırmızı tenli adam onuncu evin kapısına anahtarı taktığında kilidi çevirmeden doğruldu ve arkasında bekleyen çifte, daha doğrusu kadına baktı. Çivit mavisi gözleri kırmızı yüzünde parıldarken sıcak yüzünden şakaklarından süzülen terleri gömleğinin cebinde duran kumaş mendile sildi. “Bu sefer olsun inşallah!” Trabzon ağzı kullandığı kelimelerin her birindeki seslere karışmıştı, dudaklarına sarkmış sarı pala bıyığı konuştukça bir kürk gibi kıpırdanıyor ve dikkat dağıtıyordu.

Gözlerini adamın bıyığından kahverengi kapıya çevirdi ve gülümsemeye çalıştı. Ev bulmanın bu kadar zor olacağını nasıl tahmin edebilirdi? Daha doğrusu bulamamanın… Zira haftalardır ilanları kolluyor, alyansı parmağına takıldığı andan beri yaşayacağı evi sabırsızca düşlüyordu. Küçüklüğünden beri her detay kafasında canlanır ve defterlerini süslerdi. Perdelerden halılara, halılardan ekmek sepetine kadar bütün eşyalar zihninde kurduğu yuvanın içine yerleşmiş halde sevdiği adamı beklemişti, nihayet o insanla tanıştığında ve bu güzel olaya adım attıklarında hayallerini gerçekleştireceği için çok heyecanlanmıştı ancak işler istediği gitmemişti. Dünyanın belki de en büyük kanunu buydu: Neyi çok istersen o senin imtihanın olur. Olmuştu işte! Baktığı ilanlar, gezdiği evler… Hiçbiri içinde yaşamak, kök salmak istediği yuvanın sıcaklığını bahşetmemişti. Soğuk, dar, ruhsuz duvar parçalarından oluşan kümeslerden kaçmak için bahane üretmeyi çok uzun zaman önce bırakmıştı. Yani altı ev önce…

“İnşallah,” dedi nişanlısıyla aynı anda ve birbirine kenetlenmiş ellerini ayırmadan emlakçı amcanın açtığı kapıdan içeri girdiler. İlk olarak çok da geniş olmayan bir antre karşıladı onları. Beyaz duvarda eski ev sahibinden kalma yuvarlak kesim bir ayna vardı ve köşede ahşap bir ayakkabılık unutulmuştu. Birkaç adım atıp etrafında döndü, yuvasına buradan girdiğini düşünüp kalbinde oluşan hisleri dinledi ancak hiçbir şey duyamadı. Yine de pes etmeyip adamı takip etmeye devam etti. Karşılarına çıkan ilk oda mutfaktı. Krem rengi dolapları ve lacivert zemin rengiyle değişik bir ambiyans oluşturmuştu.

Durdu ve burada sevdiği adam için yemek pişirdiğini hayal etti ancak o his yine gelmemiş, aksine lacivert zemine takılı kalmıştı. Koyu zemin ne alaka Nazlı? Bu neyin fantezisi?

Mutfaktan sonra büyük oturma odasına geçtiler. Camlar çocuk parkına bakıyordu, yemek masası koyulacak kadar büyüktü ancak bir duvar komple kiremitle kaplıydı. Duvarı ördükten sonra üstüne sıva çekmeye üşenmişler sanki doğal görünüm diye yakında evleri tuğla halde bırakacaklar artık!

Oturma odasından sonra içerideki odaları gezmek için uzun bir koridoru aştılar. Koridorun ortasında banyo ve tuvalet için ayrılmış iki alan vardı. Banyonun kalebodurunun pembesi o kadar parlaktı ki gözleri acıdan kısılmıştı. Anladık banyoya girenin kör olması istenmiş çünkü bu çirkinliği herkes görmemeli, en azından uzunca süre bakmamalı. Kaç, kaç, kaç!

Banyodan koçarcasına çıktı, tuvalete bakma gereği bile görmedi aynı olduklarına emindi. Sıkılmaya, yedinci defa kaçmak için bahane uydurup uyduramayacağını düşünmeye başlamıştı.

Çocukluk hayaliydi bu, her gece yetimhanene duvarlarına bakar ve gelecekteki evini düşlerdi. Tüm yaşamı yurt köşelerinde, bir ranzanın alt katında, pencereden dışarı bakıp, yabancı insanların evlerine imrenerek geçmişti. İnsanlar yuva dedikleri evlerine kavuşmuştu, bir şekilde o çatının altındaydılar. Yalnızlığa mahkûm bırakılmış bir kız çocuğunun yuvaya sahip olmak istemesi suç muydu? Değildi. O zaman neden kavuşamıyordu bir türlü?

Kendi aralarında ev hakkında konuşan adamlara boş gözlerle baktı. Olmamıştı işte, bu da olmamıştı ve bu olmayacaksa bir daha asla olmazdı! Belki de evren onun evlenmesini, bir aile kurmasını ya da ne bileyim mutlu olmasını istemiyordu. Nasıl gelmişse bu güne bundan sonra da aynısı olacaktı. Kurduğu hayallerin yıkılışına kimseyi tanık etmek istemediğinden odaların en küçüğüne girdi, kahverengi balkon kapısını zorlu bir kilit mücadelesinden sonra neredeyse kırarak açtı ve kendini temiz havaya bıraktı. Gözyaşları yanaklarından süzülüyor, kırılan umutlarının altında fütursuzca eziliyordu. Anne babasız büyümek bir zaman sonra eskisi kadar acıtmamıştı ancak muhabbet esnasında sorulan ‘nerede yaşıyorsun’ sorusunun cevabını verememek, geçiştirmek çok zordu. “Bir evim var, benim bir evim var,” diye bağırmak istedikçe on silleyi üst üste yiyordu. Sanırım başına gelen en güzel mucize onu bulmaktı.

Kolları beline dolanmış, ellerini karnında kenetlemişti. Derin bir nefes aldı, ağladığını belli etmemek için konuşmaya yanaşmadı, sadece başını sevdiği adamın omzuna bırakıp karşısındaki deniz manzarasını seyretti. Sanki yıllardır bunu yapıyormuş gibi… Doğduğu günden beri yeri bu omuz, bu güçlü kolların arasıymış gibi… Pencereden dışarı bakarken hep onu beklemiş gibi… Bir çatı altında huzurla demlenmiş bir çayı yudumlar, sıradan bir yaz akşamında balkona çıkıp manzarayı tembel bir muhabbet eşliğinde seyreder, seyrederken iki kişilik bir gelecek düşler gibi…

Buydu işte, aradığı his buydu: Aitlik, teslimiyet… Perdeler, halılar, ekmek sepetleri, yemek tabakları, büyük ekran televizyon değil; sımsıcak kollar, güvenilir bir sarılma, muhabbet, tebessüm, sıcaklık...

“Burası,” dedi başını adamın göğsüne yaslayıp kalp atışlarını daha net duyarken. “Burası olsun evimiz.”

“Emin misin? Beğenmediysen başka evlere de bakabiliriz.”

“Hayır,” dedi kollarını bedenine sıkıca dolarken. Gözlerini kapatmış yeni bir gelecek düşlüyordu, zihninde canlanan yaşanmamış anılarla gülümserken akan yaşlarını saklamadı. “Benim yuvam burası.”