Kadrajdaki Dünyalar | 1. Kare: Tuz Kokan Şarkılar

Kadrajdaki Dünyalar'ın 1. Bölümü | Çocukluğundan beri fotoğrafçılıkla uğraşan ve bu alanda lisans eğitimi alan Göksel'in çektiği fotoğrafları paylaştığı "kadrajdakidunyalar" isimli bir sosyal medya hesabı vardır. Genç fotoğrafçı bir gün fotoğraf çekimi için gittiği Kadıköy'de eve dönmeden önce bir kafeye oturur, bu kafede sahne alan gencin fotoğraflarını çeker ve sonrasında bir tanesini hesabında paylaşmaya karar verir. Fotoğrafı paylaştığı günün akşamında mesaj kutusuna düşen bir mesaj her şeyi değiştirmek üzeredir.

1. Kare: Tuz Kokan Şarkılar

Kare: Tuz Kokan Şarkılar

Bu romanı sahip olduğu tek şey hayal dünyası olan 13 yaşındaki küçük kız çocuğuna ithaf ediyorum.

Önünde “canlı müzik” tabelasının yanıp söndüğü kafenin girişi sarı ışıklarla aydınlatılıyordu. Genç kadın kaldırımda yürüyen insanların arasından sıyrılıp kafenin içine girdi. Ağırlıklı olarak kahverenginin hâkim olduğu kafenin içi kalabalıktı. Genç kadın köşede gördüğü boş bir masaya ilerlerken sahneye bir bakış attı. Sarı ışıklarla aydınlatılan sahne yerden 30 santimetre yüksek bir platformdan ibaretti, yarım daire şeklinde küçük bir alandı ve üstünde bir tabureyle mikrofon ayağı yer alıyordu. Yüksek bar taburesinin üstünde genç bir erkek oturuyordu, kucağında klasik bir gitar vardı ve onu tıngırdatıyordu.

Genç kadın köşedeki masaya oturup çantasını masanın üstüne bıraktı. Birkaç saat Kadıköy'de dolaşmış, güzel fotoğraflar çekmeye çalışmıştı ve tüm bunları yaparken mayıs sıcağı ona eşlik edince hem susamış hem de yorulmuştu. Oturup dinlenmek, bu esnada da biraz müzik dinlemek için yol üstünde karşısına çıkan bu kafeye girmeye karar vermişti.

Bir garson masasına yaklaşıp, “Hoş geldiniz,” diyerek elindeki menüyü masaya bıraktı.

“Hoş buldum,” diye karşılık verdi. “Bir Churchill alabilir miyim?”

Garson onu bir baş hareketiyle onayladıktan sonra uzaklaştı.

Sahnedeki genç şarkıya girince genç kadın mavi gözlerini ona çevirdi. Hoş bir gitar girişinden sonra gencin kadife sesi kafenin içini doldurdu.

Giderdi Hoşuma,” diye düşündü. Bu şarkıyı biliyor, özellikle gitarın huzur verici melodisini seviyordu.

Sahnedeki genç şarkıyı orijinaline göre daha yumuşak bir tonda okuyordu, bu sesle bunu yapmakta zorlanmadığı da kesindi. Onun sesini beğenen genç kadın güzel bir şeyler dinleyeceği için sevinerek dikkatini gencin ellerine verdi. Gencin gitar klavyesini tutmak için yaratılmış gibi duran parmakları ince ve uzundu; genç, parmaklarını klavyede ustalıkla gezdiriyor ve tellere son derece narin bir şekilde dokunuyordu. İyi bir müzik dinleyicisi olan genç kadın onun yıllardır gitar çaldığını hemen anladı.

İlk nakaratı söylemeyi bitiren genç, kapalı gözlerini açtı ve bakışlarını gitarın klavyesine odaklayarak şarkının muhteşem gitar kısmını kusursuz bir şekilde çalmaya başladı. Kaşlarını kaldıran genç kadın ona hayranlıkla baktı. Kendisiyle aynı yaşlarda olduğu belli olan bu genç, yaşına göre son derece iyi gitar çalıyordu ve bunu yaparken hareketleri o kadar rahattı ki sanki çok kolay bir iş yapıyormuş gibiydi.

Genç kadının verdiği sipariş gelir gelmez içeceğinden büyük bir yudum içti. Güneş altında dolaştığı birkaç saatten sonra bu soğuk içecek çok iyi geldi. Hemen bir yudum daha içip arkasına yaslandı. Çantasının ön gözünden cep telefonunu çıkarıp saate baktığında saatin 20.32 olduğunu gördü. Vakit düşündüğünden daha geçti, her ne kadar bir süre daha burada oturup şarkı dinlemek istese de saat daha da geç olmadan kalkıp Fatih’teki evine dönmesi gerektiğini biliyordu. İçeceğini bitirip kalkmaya karar verdi.

Sahnedeki genç, “Dalgalarla demlenirdik,” diye başlayan şarkının ikinci kısmına girince bakışlarını ona çevirdi. “Tuz kokardı şarkılar.”

Genç, gözlerini kapatmış, kendisini yine söylediği şarkıya adamıştı. Kadın bu anın ölümsüzleştirilmeyi hak ettiğini düşünerek çantasına uzandı ve içindeki fotoğraf makinesini çıkardı. Bugün Kadıköy’de çektiği fotoğraflar istediği gibi olmamıştı, belki şimdi istediği kalitede bir fotoğraf çekebilirdi. Makinesini açıp sahneyi kadrajına aldı. Bir süre görüntü ayarlarıyla oynayıp görüntüyü istediği kıvama getirdi. Kadrajdaki genç ışıkların altında göz kamaştırıcı görünüyordu. Fotoğrafçı istediği kalitede bir fotoğraf çekeceğini bilerek deklanşöre bastı. Bu sırada nakarata giren genç, gözlerini açıp seyirciye baktı ve bu da aynı kamera tarafından ölümsüzleştirildi.

Fotoğrafçı makinesini indirirken yan masadaki kadının kendisine baktığını hissetti. Başını çevirip o tarafa baktığında kadınla göz göze geldi. Kendisinden birkaç yaş büyük kadın ona gülümsediğinde o da aynı şekilde karşılık verdi. Fotoğraf çekerken izlenmekten pek hoşlanmazdı, özellikle insanların kendisine sanki çok anormal bir şey yapıyormuş gibi bakmasından hiç hazzetmezdi ama arada şimdi olduğu gibi nazik bir gülümsemeyle kendisine selam verenlere de rastlıyordu ve bu hoşuna gidiyordu.

Şarkı bitince diğer köşede oturan bir grup üniversiteli genç sahnedeki delikanlıyı alkışladı.

“Teşekkür ederim,” dedi sahnedeki genç gülümseyerek. Konuşma tonu şarkı söylediği zamanki sesinden daha kalındı ama hâlâ yumuşacıktı. “Sıradaki şarkı ‘Kadıköy Kızı’.”

Genç yeni şarkısına girdiğinde vücudu da şarkının ritmiyle uyumlu olarak hareket etmeye başladı. Delikanlının hareketleri o kadar rahat ve özgüven doluydu ki onu ilk kez izleyen bu yabancı yumruk yaptığı elini çenesine yaslayıp onu izlemeye başladı. Gencin kahverengi düz saçlarının tıraşının yeni yapıldığı anlaşılıyordu, kafasının yan tarafındaki saçlar biraz daha kısa kesilirken orta kısımdaki saçlar şekillendirilecek uzunlukta bırakılmıştı; genç de ön taraftaki tutamları biraz yukarı kaldırarak arkaya doğru taramıştı. Beyaz yüzü tıraşlıydı, bir çift kahverengi göz de kavisli kaşlarının altında parlıyordu; kemerli burnunun sol tarafında gümüş renginde bir piercing vardı, kulaklarına da küpeler takmıştı. Genç kadın bakışlarını onun yüzünden alıp gövdesine indirdi. Delikanlının sol pazısının iç tarafında bir gitar dövmesi vardı, sağ bileğinin dış kısmında da uzunlamasına yapılmış bir dövme yer alıyordu. Kadın onun bir cümle olduğunu düşündü fakat bu mesafeden ne yazdığını görmesi mümkün değildi. Delikanlı desensiz bir bordo tişörtle dizleri yırtık dar paça bir siyah kot giymişti. Dış görünüşü son derece sade, sıradandı fakat farklı, göze çarpan bir tarza sahipti.

Genç bu şarkıyı söylerken birkaç kişi ona eşlik etti, fotoğrafçı ise içeceğini içip onları seyretmekle yetindi. Şarkı bittiğinde delikanlı gitarını yere bırakıp ayaklarının ucuna koyduğu su şişesine uzandı.

“İstek parça alıyor musun?” diye sordu birisi.

“Bildiğim bir şarkıysa çalabilirim,” diyen genç sudan büyük bir yudum içti.

“Duman’dan bir şarkı isteyecektim.”

“Duman şarkılarını orijinaline bağlı kalıp elektro gitarla çalmayı seviyorum aslında ama madem istiyorsunuz, hangisini çalayım?”

“Tamam o zaman, sen ne istiyorsan onu çal, ben karışmayayım.”

“Yok yok, söyleyin lütfen.”

“‘Seni Kendime Sakladım’ çalmanı isteyecektim.”

“Çalacağım,” deyip gitarını yeniden kucağına aldı. “Listemdeki şarkıların arasına koyarım.”

“Eyvallah.”

Genç, gitarının tellerini tıngırdatmaya başladığında ilgili dinleyicisi yine onu dinlemeye hazırlanıyordu ki telefonuna bir mesaj gelince dikkatini telefonuna verdi. Annesinden gelen mesajda şöyle yazıyordu:

Bebeğim geciktin, neredesin?

Bir şarkı daha vaktinin olmadığını anlayıp, içeceğinin kalanını bir dikişte bitirerek ayağa kalktı. Kasada içeceğin parasını ödedikten sonra sahnedeki gence son bir bakış attı. Genç onun bilmediği bir şarkıyı söylüyordu, gözleri açıktı ve direkt olarak karşısına bakıyordu ama kadın onun baktığı yere dikkat etmediğini, tüm odağının söylediği şarkıda olduğunu hissetti.

Çıkışa yönelen kadın annesine yolda olduğuna dair bir mesaj attı. Sahnedeki genç onun olduğu tarafa kısa bir bakış attığında sarı ışıklar altında altın gibi parlayan sarı saçları gördü, sadece bir saniye süren bu bakışın ardından tüm dikkatini yeniden çaldığı şarkıya verdi. Kafeden çıkan genç fotoğrafçıysa kalabalığın arasına karışıp saniyeler içinde gözden kayboldu.

***

Genç kadın Fatih’teki evine vardığında saat akşam 10’u geçiyordu. Anahtarıyla evin kapısını açıp içeri girdi.

“Göksel?” diye seslendi salondaki annesi.

“Benim,” diye karşılık verdi. “Döndüm.”

Ayakkabılarını ayakkabılığa bıraktıktan sonra salona ilerledi. Annesiyle babası salonda oturuyordu.

“Hoş geldin,” dedi ikisi birden.

“Hoş buldum,” deyip ikisinin yanaklarını öptü. “Çok yoruldum, elimi yüzümü yıkayıp odama çekileceğim.”

“Güzel fotoğraflar çekebildin mi?” diye sordu babası.

“Pek sayılmaz, beğendiğim olursa size gösteririm.”

Elini yüzünü yıkadıktan sonra söylediği gibi odasına çekildi. Üstüne rahat kıyafetler giydikten sonra fotoğraf makinesine sarıldı. Bugün Kadıköy’de çektiği fotoğraflara bakarken burun kıvırdı, hiçbiri istediği gibi olmamıştı. Bu konuda oldukça acımasız olan fotoğrafçı beğenmediği fotoğrafları sildi ve karşısına akşam kafede çektiği iki fotoğraf çıktı. Fotoğraflara bakarken yüzünde bir gülümseme oluştu. İşte bunlar tam da istediği gibi çıkmıştı. Hem iyi bir açıdan hem de iyi ışıklandırmanın altında fotoğrafını çektiği sahnedeki genç büyüleyici görünüyordu. Fotoğrafların ihtiyacı olan tek şey Göksel’in bırakacağı birkaç minik dokunuştu.

Genç fotoğrafçı bilgisayarını açtığı gibi bu iki fotoğrafı bilgisayarına attı. Fotoğrafları geniş ekranda inceleme fırsatı bulduğunda fotoğrafların gerçekten de güzel olduğuna kanaat getirdi. Gencin yüzünde oluşan adanmışlık ifadesi, şarkı söylerken hissettiği huzur karşısındaki kişiye de geçiyordu. Gencin Göksel’le hemen hemen aynı yaşlarda olduğu belliydi ve bu gerçek Göksel’in ona hayran kalmasını sağladı; bu kadar genç yaşta böylesine iyi gitar çalmak ve şarkı söylemek herkesin yapabileceği türden bir şey değildi.

Fotoğrafları düzenlemeye geçmeden önce fonda çalması için sevdiği tarzda bir slow şarkı açtı. Şarkı onun ilhamını uyandırırken, fotoğrafın görüntü ayarlarıyla oynayıp nasıl bir düzenleme yapması gerektiğini düşündü. Birkaç dakika süren denemelerden sonra ışığı biraz açıp renklerin yoğunluğunu da azaltmaya karar verdi, bu şekilde sarı ışığın fotoğrafa verdiği efekt daha net görünüyordu. Yüzünde memnun bir ifadeyle ekrana bakarken odasının kapısı çaldı.

“Gel,” deyip kapıya baktı.

Annesi elinde buharı tüten bir kupayla içeri girdi. “Sana papatya çayı yaptım,” deyip yatağında oturan kızına yaklaştı. “Yorgunluğunu alıp daha rahat uyumana yardım eder.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Komodine bırakabilirsin, içerim birazdan.”

Annesi kupayı komodine bıraktıktan sonra onun yanına oturdu. “Fotoğraflara mı bakıyordun?” diye sordu bakışlarını ekrana çevirirken. “Bugün mü çektin? Bir yere oturmuşsun galiba.”

“Evet, bir şeyler içmek için bir kafeye oturdum. Bu genç de orada sahne alıyordu ve ben de onu çektim.”

“Her zamanki gibi harika iş çıkarmışsın. Çocuğa fotoğrafları gösterdin mi?”

“Hayır, hem içerisi çok kalabalıktı hem de çocuktan biraz çekindim. Havalı bir tipe benziyordu, ne tepki vereceğini bilemedim.”

“Bence harcanacak bir fotoğraf değil. Hesabında paylaşmaya ne dersin?”

“Öyle mi dersin?

“Kesinlikle.”

“İyi madem,” dedi Göksel ekrana bakarak. “Üzerinde düşünürüm. İltifatların için de teşekkür ederim.”

“İltifat etmiyorum, olanı söylüyorum,” diyen annesi onun alnını öptü. “Sen çayını içip keyfine bak.”

Annesi odadan çıkınca Göksel bir süre daha fotoğraflara baktı. Fotoğrafları gence göstermemişti ama annesinin dediği gibi bunları çektiği fotoğrafları paylaştığı hesabına atabilir, takipçilerinin beğenisine sunabilirdi. Bu konu hakkında düşünmeye karar verip bilgisayarı kapattı ve annesinin getirdiği papatya çayına uzandı. Ayağa kalktı, penceresine doğru yürüdü ve camdan dışarı baktı. Sokak lambalarının aydınlattığı sokakta in cin top oynuyordu ama havaların ısınmasıyla beraber hareketlenen şehrin sesi duyuluyordu. Camları açık olan komşu evlerden konuşma sesleri yükseliyordu, İstanbul’un gürültüsüne alışan genç kadın bu seslere de son derece alışkındı; vakitler iyice geç olduğunda ve sesler kesildiğinde cam kenarında oturup kitap okumaktan hoşlanır, yüzüne çarpan sıcak havayı hissederdi.

Uzun süredir bakmadığı telefonu aklına gelince pencere önünden ayrıldı ve telefonunu eline alarak internete bağlandı. Sınıf grubundan mesajlar gelmişti, grubun gündemi yaklaşan final sınavlarıydı. Sınıf arkadaşlarının yazdığı mesajlara göz attı. Göksel, Yıldız Teknik Üniversitesinde Fotoğraf ve Video bölümünde okuyordu ve üçüncü sınıfı bitirmek üzereydi. İlk kameralı telefonunu aldığından beri fotoğraf çekmek onun için büyük bir hobiydi, zamanla bu alanda gelişmiş ve profesyonel bir fotoğraf makinesi satın alıp daha üst seviyede fotoğraflar çekmeye başlamıştı. Genç kadının kadrajına aldığı her nesneyi, her yeri olduğundan çok daha güzel göstermek gibi bir yeteneği vardı. Video çekme konusunda da dünden bugüne çok yol kat etmiş ve üç senelik üniversite hayatı da onun sanatçı kimliğini geliştirmesinde fazlasıyla yardımcı olmuştu.

Göksel kendini yatağa atıp telefonunu da komodine bıraktı. Finallerin başlaması arkadaşlarını endişelendirse de Göksel’in içi rahattı çünkü derslerine çoktan çalışmıştı ve açıkçası bu dönemin de bir an önce bitip yaz tatilinin gelmesini istiyordu. İstanbul’un kalabalığından nefret ediyor, beton yığını bu şehri bir türlü sevemiyordu; kendisinin yaz tatilinin gelmesini, ebeveynlerinin de yıllık izne çıkmasını ve hep beraber deniz kenarında küçük bir beldede yapacakları tatili iple çekiyordu. Şehrin gürültüsünden ve kalabalığından kaçmak onun için her zaman iyi bir fikirdi.

***

Genç adam kafede son şarkısını çalarken içerisi epey tenhalaşmıştı, yine de bu şarkıyı da en iyi şekilde çalıp söyledi ve bir cumartesi gecesini daha geride bıraktı.

“Herkese iyi akşamlar,” dedi performansı bittiğinde. Gitarıyla su şişesini alıp sahneden indi, gitarını dikkatlice kılıfına yerleştirdikten sonra fermuarını kapattı.

“Her zamanki gibi muhteşemdin,” dedi onun yanına gelen kafe sahibi. “Gökhan fırtınası bu gece de esti.”

“Estağfurullah ağabey, kendi çapımda çalıp söylüyorum.”

“Hadi hadi, bırak mütevazılığı. Bu işte çok iyisin.”

“Sağ ol ağabey, eksik olma.” Kılıfını omzuna asıp askısını düzeltti. “Ben yavaştan kaçayım artık.”

“Eve gidip biraz dinlen,” diyen kafe sahibi Zülfikar onun omzuna yavaşça vurdu. “Gitmeden kasaya uğrayıp emanetini al.”

“Eyvallah ağabey. Sana iyi akşamlar, görüşmek üzere.”

Gökhan kasaya ilerleyip kasanın üstünde duran zarfı aldı. Genç müzisyen aylardır haftada bir akşam burada çalıyor ve çok fazla olmasa da onun ay sonunu getirmesine yardım eden bir ücret alıyordu. Bazı akşamlar içerisi çok kalabalık olunca müşterilerden gelen bahşişlerle kazandığı miktar artsa da sayı genelde hep aynı aralıklarda seyrediyordu.

Kafeden çıktıktan sonra evine doğru yürümeye başladı. Otobüs ya da dolmuşla evine daha kısa sürede varabilirdi ama hava çok güzeldi ve o, böyle ılık bahar akşamlarında yürüyüş yapmayı çok severdi. Saatlerdir taburede oturduğu için uyuşan bacakları da açılmış olurdu.

Genç adam Kadıköy sokaklarında yirmi dakika kadar yürüdükten sonra oturduğu sokağa vardı. Adım sesleri boş sokakta yankılanırken elini cebine sokup anahtarlığını çıkardı. Her zamanki gibi ilk denemede doğru anahtarı yuvasına sokup apartmana girdikten sonra üçüncü kattaki evine çıktı.

“Yağız?” diye seslendi eve girdiğinde. “Evde misin?”

Ev arkadaşı Yağız’ın odasının lambası açıktı ama cevap vermemişti çünkü boş zamanlarında yaptığı gibi kendisini oyun oynamaya adamıştı. Gökhan da bunu çok iyi bildiği için önce gitarını kendi odasına bıraktı, ardından kendi odasının hemen yanındaki ev arkadaşının odasına ilerledi. Yağız’ı tam da beklediği gibi bilgisayar masasının başında, kulağında kulaklıklarıyla oyun oynarken buldu. Yağız onu görünce kulaklıklarını çıkardı.

“Eve hırsız girse ruhun duymayacak,” dedi Gökhan. “Sesini azıcık az aç şu oyunların.”

“Kim iki parasız öğrencinin evine girsin oğlum?” dedi Yağız. “Hoş geldin bu arada.”

“Müzik aletleri para eder, deme öyle,” derken güldü Gökhan. “Ve hoş buldum.”

“Karnın açsa dolapta biraz yemek var ama muhtemelen dışarıda yemişsindir.”

“Evet, yedim. Hızlıca bir duş alıp odamı toplayacağım, savaş alanına dönmüş yine.”

Yağız onu onaylayınca Gökhan onun odasından çıkıp banyoya ilerledi. 2+1 evleri aslında çok da küçük değildi ama ikisi de konservatuvar öğrencisi olduğu için müzik aletleri başta olmak üzere çok eşyaları vardı. Ev dağınık olmasa bile her zaman kalabalıktı. Bu kalabalık, eve gelenlerin gözünü yorsa da iki genç müzisyen eşyalarını görmeye bayılıyordu.

Gökhan küçücük banyolarında hızlı bir duş aldıktan sonra darmadağınık odasına girdi. Bir kıyafet dağı yatağın ayak ucunda oluşmuş, bir dolu kâğıt da çalışma masasının üstüne yayılmıştı; masanın altında buruşturulmuş kâğıtlar ve kime ait olduğunu bilmediği gitar penaları varken masasının köşesinde de içi çöp dolu bir poşet yer alıyordu. Gökhan ofladıktan sonra kendisini bekleyen yorucu işi kabul ederek dolabı açtı. Fazla temiz kıyafeti kalmadığını görünce bir kez daha ofladı.

“Makineyi de açmam gerekecek,” diye mırıldandı. “Diğer türlü giyecek kıyafetim kalmayacak. Hadi bakalım Gök, iş başına.”

Kalan temiz kıyafetlerinden gri eşofmanıyla beyaz tişörtünü giydi. Saçlarını kendi hâlinde kurumaya bıraktıktan sonra hiç yapmak istemese de odasını toplamaya başladı. İlk iş olarak kıyafet dağına el attı, hangisinin temiz hangisinin kirli olduğunu anlaması imkânsız olduğu için hepsini kucaklayıp banyoya götürdü. O, kıyafetlerinden açık renkli olanları ayıklarken ev arkadaşı Yağız banyo kapısında belirdi.

“Yuh oğlum ne yaptın?” dedi makinenin önündeki kıyafet dağına bakarak. “Kaç haftadır biriktiriyorsun bunları? Yarın ne giyeceksin?”

“Bulurum bir şeyler,” diyen Gökhan iç çamaşırlarını da makineye tıkıştırdı.

“Bir şey bulamazsan benimkilerden giy.”

“Olmadı öyle yaparım yarın için.”

Gökhan kıyafetlerle ilgilenirken Yağız da onun odasına girip çöpleri toplamaya başladı. Gökhan bunu yaptığını görünce ona çok kızacaktı ama Yağız onun bu kadar şeyle tek başına uğraşmasına müsaade edecek bir genç değildi. Bulduğu tüm çöpleri poşete doldurduktan sonra Gökhan’ın odasından çıktı. O sırada Gökhan da makineye deterjan koyuyordu, zor da olsa tüm açık renkli kıyafetlerini makineye sığdırmayı başarmıştı. Makineyi bir saatlik programda çalıştırdıktan sonra odasına girdi ve çöplerin olmadığını hemen fark etti.

“Yağız!” diye bağırdı. “Oğlum kaç kez dedim benim çöplerimi toplama diye? Niye kendine iş çıkarıyorsun? Ben hepsini halledeceğim sırayla.”

Yağız çöpleri mutfaktaki çöp kovasına attıktan sonra ev arkadaşının yanına döndü. “Bir işin ucundan tuttum işte, fena mı? Artık bunların lafını yapmayalım Gök. Hadi el birliğiyle şu odayı içinde insan yaşayacak şekle getirelim.”

“Sen var ya,” diyen Gökhan işaret parmağını salladı. “Kralsın kral.”

İki genç el birliğiyle Gökhan’ın savaş alanına dönen odasını dakikalar içinde toplayıp bütün fazlalıklardan kurtuldu. Artık bir yerlerde ne çöp ne kıyafet ne de gitar penaları vardı. Gökhan penaların Yağız’a ait olup olmadığını sordu ama Yağız kendi penalarının onda olduğunu söyledi. Gökhan da en nihayetinde eve gelen arkadaşlarından kaldığına karar verdi ve sağlam durumda olanları pena kutusuna koyup diğerlerini de çöpe attı.

“Saat geç oldu,” diyen Gökhan yatağına kuruldu. “Süpürgeyi de yarın zaman bulursam yaparım.”

Yağız onun yanına oturup sırtını duvara yasladı. “Bu gece nasıldı?”

“Normalden daha az yoğundu ama yine de eğlenip elimden gelenin en iyisini yaptım.”

“Ona ne şüphe,” deyip arkadaşının sırtını sıvazladı Yağız. “Ben de tüm gün oyun oynadım işte.”

“Çok şaşırdım.”

İki genç gülüştü.

 “Yarın yine iş var,” dedi Gökhan. Oflayıp başını duvara yasladı. “Mağazayı da ben açacağım, her zamankinden erken çıkmam gerek.”

“Yat da dinlen.”

“Öyle yapacağım ama önce gitarımı çıkarıp yerine koyayım. Bugün o da çok yoruldu, dinlensin kerata.”

Gökhan kılıfından çıkardığı gitarıyla salona ilerledi. Salonlarının bir köşesini müzik aletlerine ayırmışlardı. Klasik gitarını elektro olanın yanına özenle asıp bir süre onlara baktı. Uğruna çok şeyi geride bıraktığı, hayatını adadığı tüm dünya bu birkaç parçadan oluşan köşede duruyordu. İç çekip pencerenin önüne ilerledi. Yakınlardan şehrin sesi duyulsa da oturdukları sokakta kimsecikler yoktu. Sokağın köşesinde duran iri köpeği fark edince dikkatini ona verdi. Çöp konteynırının yanındaki köpek yiyecek bir şeyler arıyordu.

“Yağız!” diye bağırdı. “Dünkü tavuklar duruyor mu?”

“İki tane but var,” diye cevap verdi odasından Yağız. “Yiyecek misin?”

Gökhan salondan çıkıp mutfağa ilerlerken arkadaşına da cevap verdi:

“Sokakta bir köpek yemek arıyor da ona vereceğim.”

Yağız gülümseyerek başını salladı. Ev arkadaşının sevgi ve merhamet dolu kalbi onunla ilgili en çok sevdiği şeylerden biriydi.

“Bir şişe su da indir. Kapının önünde bir kap vardı, onu tazelersin.”

“Çok iyi olur.”

Gökhan tenceredeki iki budu köpük kaba koyup bir şişeye de çeşmeden su doldurdu. İki budun köpeği doyurmayacağı kesindi ama boğazından bir şeyler geçmiş olacaktı ve bu genç adam için yeterliydi.

“Ben bunları indirip geleceğim Yağız.”

Evden çıkıp merdivenlerden hızla indi. Sokağa çıktığında köpeği neyse ki aynı yerde çöpleri karıştırmaya devam ederken buldu. Bir ıslık çalıp köpeğin dikkatini çekti. Gökhan elindeki kabı salladığında köpek ona doğru koşmaya başladı. Genç gülümseyerek yere çöktü ve kabı yere koydu. Köpek tavuğa adeta saldırırken Gökhan da önündeki iri köpeğin başını okşadı. Bir köpek sahiplenmeyi çok istese de hem bakacak yeri hem de maddi gücü olmadığı için bu isteğini bekletiyordu. Üniversiteden mezun olup para kazanmaya başlar başlamaz yapacağı ilk şeylerden biri bir köpek sahiplenmek olacaktı.

“Yetmedi biliyorum ama evde başka yemek yok,” derken sesi üzgün çıktı.

Köpek kara gözleriyle ona minnetle bakıp tatlı bir ses çıkardı. Gökhan onun çenesinin altını okşarken, köpek gözlerini kapatıp başını kaldırdı.

“Nasıl da sevgi arsızısın ama,” dedi genç gülerek. “Susamışsındır da. Hemen suyunu da doldurayım, hem diğer dostların da içer.”

Su kabı olarak kullanılan dondurma kutusundaki su kirlenmişti. Gökhan o suyu döküp kutuyu çalkaladıktan sonra kutuyu ağzına kadar temiz suyla doldurdu. Köpek aynı iştahla suyu şapırdatarak içmeye başladı. Mayıs sıcağında ne kadar susadığı belli oluyordu.

Apartmanın kapısı açılınca Gökhan dikkatini oraya verdi. Apartmanın giriş katında oturan ailenin küçük kızı elinde bir tabakla kapıda belirdi.

“Annem senin köpeği beslediğini görünce bizdeki tavukları da gönderdi,” deyip tabağı ona uzattı. “Bunları da yesin.”

“Çok teşekkür ederim,” diyen Gökhan tabağı alıp tavukları kaba döktü. “Annene selamlarımı ve minnetlerimi iletirsin ufaklık.”

Tabağı geri alan kız gülümseyerek başını salladı ve apartmana geri girdi.

“Bugün şanslı günündesin köpekçik,” dedi Gökhan. Köpek yeni gelen tavukları midesine indirmekle meşguldü. “Sen karnını doyur, ben de evime dönüp kıyafetlerimi asayım.”

Gökhan apartmana girerken, sokak köpeği onun peşinden minnetle bakıp tavuğu yemeye devam etti. Genç, en azından bir canın bugün karnının doyduğunu bilmenin verdiği huzurla merdivenleri tırmanıp evine girdi.

***

Ertesi gün Göksel bölümden arkadaşları Akın ve Sinem’le ders çalışmak için okulun kütüphanesine gittiler. Konulara öncesinde çok iyi çalışmayan Akın ve Sinem kendi aralarında fikir alışverişinde bulunarak ders çalışıyorlardı, tüm derslere çalışan Göksel’se tekrarını yaptıktan sonra ders çalışmaktan sıkılarak telefonunu eline aldı. Galerisine girip sabah kahvaltıdan sonra bilgisayarından telefonuna attığı dünkü fotoğrafları açtı. Bu iki fotoğraftan birini çektiği fotoğrafları paylaştığı @kadrajdakidunyalar isimli sosyal medya hesabına atabilirdi. Mayıs ayı boyunca hiç fotoğraf paylaşmamıştı, bir aylık açığı bu muhteşem fotoğrafla kapatabilirdi. İki fotoğrafı da uzun uzun inceledikten sonra gencin gözlerinin kapalı olduğu fotoğrafı hesabına atmaya karar verdi. Hesabına girip paylaşmaya karar verdiği fotoğrafı seçti ve açıklamaya ne yazabileceğini düşündü. Bir açıklama yazmak zorunda değildi ama içinden yazmak geliyordu. Birkaç dakika ne yazabileceğine dair fikir yürüttükten sonra aklına dün gencin söylediği şarkıdan bir cümle geldi:

Tuz kokardı şarkılar.

Evet, hiç de fena bir açıklama değildi.

Fotoğrafı paylaşmadan önce son anda konumu açıp kafenin konumunu da fotoğrafa ekledi ve fotoğrafı beş yüz küsur takipçisinin beğenisine sundu.

“Pişt!” diye fısıldadı Sinem. “Ne yapıyorsun?”

Göksel bakışlarını telefondan kaldırıp karşısında oturan arkadaşına baktı. Sinem’in iri kahverengi gözleri merakla kendisine bakıyordu.

“Fotoğraf paylaştım,” diye cevap verdi Göksel. “Ben tüm konulara önceden çalışmıştım, şimdi de tekrar yaptım ve biraz sıkıldım.”

“Ezberledin mi?”

“Öğrendim desem daha iyi.”

“Tamam bakalım ama sen yine tekrar et, iyice aklına girsin.”

“Şimdi çıkıp biraz hava alacağım, sonra tekrar ederim.”

“Ben de geliyorum,” diye atıldı Akın. “Aşırı sıkıldım.”

Sinem ders çalışacağını söyleyince, Akın ve Göksel bahçeye çıkıp boş bir banka oturdular.

“Bakalım ne paylaşmışsın?” diyen Akın cep telefonunu çıkardı. “Epeydir paylaşım yapmıyordun.”

“İçimden gelmiyordu.”

Akın kendi hesabına girer girmez karşısına çıkan ilk gönderi az önce Göksel’in paylaştığı fotoğraf oldu. Akın bir ıslık çalıp memnun bir ifadeyle başını salladı.

“Işıkları ayarlasan bu kadar güzel durmaz,” deyip fotoğrafı beğendi. “Sen de çok güzel bir açıdan çekmişsin. Çocuğu tanıyor musun?”

“Teşekkür ederim, beğenmene sevindim,” dedi Göksel. “Dün girdiğim bir kafede çalan biriydi, tanımıyorum.”

“Kiminle gittin kafelere Göksel Hanım?”

“Kendimle. Fotoğraf çekmek, bir yandan da biraz dolaşmak için Kadıköy’e gittim, birkaç saat dolaştım ama istediğim gibi fotoğraflar çekemedim. Eve dönmeden önce biraz soluklanıp müzik dinlemek için bu kafeye girdim, fotoğrafı da orada çektim.”

“Finallere çalışmayı bitirdiğin için kafan rahat tabii.”

Göksel omzunu silkti.

“Fotoğraf cidden güzel olmuş. Kaç senedir fotoğraf makinem var, benim böyle fotoğrafım çekilmedi be. Eleman şanslıymış ama fotoğraftan bihaber tabii.”

“Biz o kameranın arkasında duruyoruz, bizim de işimiz bu.”

“Doğru diyorsun ama bir gün beni de çek, senin kadrajına girmek isterim.”

“Olur. Ne zaman istersen.”

İki arkadaş bir süre daha sohbet ettikten sonra içeri dönmeye karar verdi. Oturdukları masaya döndüklerinde Sinem’i uyuklarken buldular. Akın onu dürttü:

“Hani ders çalışıyordun, ne oldu kızım?”

“Notları bir kez okudum,” diyen Sinem kafasını masadan kaldırdı. “Eve geçince tekrar ederim. Daha çalışmayacağım, kafam şişti.”

“O zaman yürüyün gidelim,” dedi Akın. Eşyalarını toplamaya başladı. “Son tekrarları da evde yaparız.”

Göksel ikisinin bu hâline güldü. “Resmen birinizin pes etmesini bekliyormuşsunuz.”

“Pes etmek değil bu,” dedi Akın. Çantasını sırtına astı. “İkimiz de notları okuduk, tekrarı da evde tek başımıza yaparız.”

“Hadi bakalım, göreceğiz. Bütünlemelere kalınca ağlama.”

“Görürüz Gök Hanım.”

Üçlü kendi arasında minik atışmalara devam ederek toplandı ve kütüphaneden ayrıldı. Bahçeye çıkan Sinem rahat bir nefes aldı:

“Oh be dünya varmış,” dedi kollarını iki yana açarak. “Biraz daha fotoğraf kelimesi okumaya tahammülüm kalmamıştı.”

“Benim de öyle,” diye ona katıldı Akın. “Evime giderim, yemeğimi yerim, biraz dinlenir ve akşama yeniden otururum başına. Artık sınavda da ne yaparsam.”

“Hallederiz,” dedi Göksel. “Siz notları bir daha okuyun, her türlü yaparsınız.”

“Göreceğiz artık.”

“Ben direkt eve gidiyorum,” dedi Sinem. “Siz ne yapacaksınız?”

“Ben eve gideceğimi söyledim,” dedi Akın. “Bugünlük benden bu kadar.”

“Ben de eve giderim,” dedi Göksel. “Saat de akşama yaklaştı zaten.”

“O zaman herkes kendi yoluna.”

Üç arkadaş bir süre sonra ayrıldı. Göksel otobüse binmek için durağa yürürken kulaklıklarını taktı. Her zamanki gibi onun kafasını ağrıtmayacak, orta tempolu şarkılardan birini açtı. Rock müziğin sert türlerinden ve metal müziğin genelinden hiç hoşlanmaz, onları çok gürültülü bulurdu; onun dışında hemen hemen bütün türleri dinlerdi ve müzik konusunda da epey bilgiye sahipti.

Eve varması yine bir saati geçti. Şehirde her yerin her yere çok uzak olmasını, bitmek bilmeyen trafiğini de hiç sevmiyordu ama evi olan, doğup büyüdüğü bu şehre bağlı olduğunu da biliyordu. Burası hayatındaki her ana, her kahkahaya, her gözyaşına şahit olmuş tek şehirdi. Onun eviydi.

Göksel evin kapısını anahtarıyla açıp içeriye girdi. Salondan televizyonun sesi yükselirken mutfaktan da kap kacak sesleri geliyordu.

“Göksel?” diye seslendi mutfaktaki babası. “Sen misin kızım?”

Göksel mutfağa ilerlediğinde babasını bulaşık makinesini boşaltırken buldu.

“Selam,” dedi gülümseyerek. “Kolay gelsin.”

“Teşekkür ederim,” diyen babası tavayı dolaba yerleştirdikten sonra ona döndü. “Seni daha geç bekliyorduk, neler yaptınız?”

“Ben konulara önceden çalıştığım için sadece tekrar yaptım, arkadaşlarım da konulara çalışıp tekrarları evde yapacaklarını söylediler. Akşam trafiğine kalmadan dönmek istedik.”

“İyi yapmışsınız.”

O sırada onların sesini duyan annesi salondan kalkıp mutfağa gitti.

“Hoş geldin bebeğim,” deyip kızının yanağını öptü. “Çalışmanız erken bitmiş.”

“Öyle oldu,” dedi Göksel. “Ben elimi yüzümü yıkayıp üstümü değiştireyim. Yardım edilecek bir şeyler var mı?”

“Yok,” dedi babası. “Olanları da biz hallediyoruz. Sen derslerine çalış.”

“Tamam o zaman.”

Elini yüzünü yıkadıktan sonra odasına kapandı. Tekrarını kütüphanede yaptığı için şu an ders çalışmak istemiyordu. Ders çalışmaya akşam yemeğinden sonra devam edebilirdi, şimdi geçen günlerde başlayıp bir türlü devamını izleyemediği diziyi izlemek istiyordu. Yatağına kurulup bilgisayarını da laptop masasının üzerine yerleştirdikten sonra diziyi açtı.

Göksel diziye o kadar dalmıştı ki vaktin ne kadar geç olduğunu annesi odasına girdiğinde fark etti.

“Akşam yemeği vakti,” dedi kapıda duran annesi. “Mutfaktan seslendim fakat duymadın.”

“Diziye dalmışım,” deyip bilgisayarının kapağını kapattı. “Geliyorum şimdi.”

Aile mutfaktaki yemek masasında toplandı. Yemekte Göksel’in çok da bayılarak yemediği bir köfte yemeği vardı. Genç kadının etle arası iyi değildi. Çoğu zaman annesinin zorlamasıyla ve protein ihtiyacını karşılamak için et yerdi. Sebze yemekleri ona çok daha hafif ve lezzetli geliyordu.

“Odanda ne yapıyordun?” diye sordu babası. “Kaç saattir sesin soluğun çıkmadı.”

“Dizi izliyordum,” diye cevapladı genç kadın. “Sarınca dalıp gitmişim çok fena.”

“Kafanı dağıtmıştır. İyi yapmışsın.”

“Evet, iyi oldu. Yemekten sonra yine ders başına geçeceğim, son tekrarlar artık.”

“Sana güvenimiz tam,” diye konuşmaya dahil oldu annesi. “Tüm finallerini başarıyla vereceğinden eminiz.”

“Teşekkür ederim. Elimden gelenin en iyisini yapacağım.”

Yemek boyunca annesiyle babası işleri hakkında konuşsa da Göksel konuya dahil olmamayı tercih etti. Annesi bir şirketin pazarlama departmanında müdür yardımcısı olarak çalışıyordu, babası da bir mağazada müdürdü. Onların çalıştığı sektör Göksel’in ilgisini hiç çekmiyordu, zaten sektöre dair hiçbir bilgisi de olmadığı için bu tarz konuşmalara katılmıyordu. Onun ilgisi ve bilgisi dahilinde olan şeyler fotoğraf makineleri ve video kameralarıydı.

Göksel yemekten sonra ders çalışmak için odasına çekildi. Çalışma masasına oturmadan önce aklına saatlerdir bakmadığı telefonu geldi. Komodinin üstünde duran telefonunu eline alıp internete bağlandığında sosyal medya hesabından bir sürü bildirim geldi. Genç kadın şaşırarak hesabına girdi. Bugün paylaştığı fotoğrafa yaklaşık üç yüz beğeni ve üç yorum gelmişti. Göksel beğenileri pas geçerek yorumları açtı. Üç yorum da onun hesabını severek takip eden takipçilerinden gelen övgü dolu yorumlardı. Gülümseyerek yorumları beğendi. Birkaç saatte hem beğeni sayısı hem de yorum olarak bu kadar geri dönüş alması onu sevindirdi. Normalde bu kadar etkileşimi bir gün içinde alırdı, birkaç saat içinde ilk kez alıyordu ve bundan asla şikayetçi değildi.

Gönderi bildirimlerine baktıktan sonra ana sayfasına dönerek mesaj sayfasına girdi. Sağ üst köşede bekleyen bir mesaj isteği vardı. Yarım saat önce atılan mesaj, “Merhaba, iyi akşamlar…” diye başlıyordu. Meraklanan Göksel mesaja dokunarak mesajın tamamını açtı.

Merhaba, iyi akşamlar. Bugün paylaştığınız fotoğrafı konumdaki gönderilere bakarken tesadüfen gördüm ve ne kadar güzel bir fotoğraf olduğunu düşünürken o kişinin benden başkası olmadığını fark ettim. Fotoğrafın sahibi olarak müsaade ederseniz bu muhteşem fotoğrafı kaydedip kendi hesabımda da paylaşmak isterim.

Kaşları hayretle havaya kalkan Göksel mesajı bir kez daha okuma ihtiyacı hissetti. Bakışlarını bu satırlarda bir kez daha gezdirdi; doğru okumuştu, doğru anlamıştı. Mesajı gönderen kişi dün akşam fotoğrafını çektiği genç olduğunu iddia ediyordu. Mavi gözlerini ekranın yukarısına kaydırıp ona bu mesajı atan kişinin adına baktı.

Gökhan Uygur

Dün hayran kalarak dinlediği genç müzisyenin adı buydu ve ondan gelen bu mesaj, mesaj kutusunda duruyordu.