Kadrajdaki Dünyalar | 3. Kare: Gizemli Fotoğrafçı

Kadrajdaki Dünyalar'ın 3. Bölümü | Çocukluğundan beri fotoğrafçılıkla uğraşan ve bu alanda lisans eğitimi alan Göksel'in çektiği fotoğrafları paylaştığı "kadrajdakidunyalar" isimli bir sosyal medya hesabı vardır. Genç fotoğrafçı bir gün fotoğraf çekimi için gittiği Kadıköy'de eve dönmeden önce bir kafeye oturur, bu kafede sahne alan gencin fotoğraflarını çeker ve sonrasında bir tanesini hesabında paylaşmaya karar verir. Fotoğrafı paylaştığı günün akşamında mesaj kutusuna düşen bir mesaj her şeyi değiştirmek üzeredir.

Kadrajdaki Dünyalar | 3. Kare: Gizemli Fotoğrafçı

Sıcak bir haziran günüydü. Ayın ortasının gelmesiyle beraber havalar iyice ısınmaya, güneş İstanbul’u kavurmaya başlamıştı. Önceki iki haftada finallerini başarıyla veren Göksel bugün hem kafa dağıtmak hem de birkaç fotoğraf çekmek için dışarı çıkmıştı. Genç kadın çoğu zamanın aksine bugün yalnız değildi, yanında liseden arkadaşı Ahsen de vardı ve ikili günü Beyoğlu civarında geçiriyordu. Sokakta yürüyen yüzlerce kişinin arasındaki iki genç kadın hemen göze çarpıyordu. Kafasında krem rengi bir şapka olan Göksel’in güzel yüzü şapkanın gölgesine saklanmıştı, üstünde kahverengi bir bluzla şapkasıyla aynı tonda krem rengi bir şort vardı, boynundan aşağı da fotoğraf makinesi sarkıyordu. Onun hemen yanında yürüyen Ahsen de kırmızı elbisesiyle metrelerce öteden belli oluyordu; bu iddialı renk onun beyaz tenine çok yakışmış, kahverengi boyalı uzun saçlarıyla da büyük bir uyum yakalamıştı.

“Galata’ya gidelim mi?” diye sordu Ahsen. “Belki birkaç fotoğrafımı çekersin.”

“İyi fikir,” dedi Göksel. “Bugün çok güzel görünüyorsun, ölümsüzleştirmek lazım. Hem belki kulenin de fotoğraflarını çekerim.”

“Teşekkür ederim,” dedi Ahsen gülümseyerek. “Sen de çok hoşsun. Ben de seni çekeyim.”

“Hayır,” diye atıldı hemen Göksel. Kameranın önünde olmaktan nefret ederdi. “Benim yerim kameranın arka tarafı.”

“Hiç de bile. İtiraz kabul etmiyorum Göksel Hanım, bugün birkaç fotoğrafınızı çekeceğim.”

Göksel oflasa da bir şey söylemedi. Fotoğraf çekmeyi ne kadar seviyorsa fotoğrafının çekilmesini de o kadar sevmiyordu. Bilgisayarında, telefonunda, hafıza kartlarında binlerce fotoğraf vardı ama kendisinin olduğu fotoğraf sayısı oldukça azdı. Onların neredeyse tamamı da arkadaşlarıyla çekildiği fotoğraflardı.

“Senin finallerin ne âlemde?” diye sordu Göksel konuyu değiştirip. “Açıklandılar mı?”

“Bir tane kaldı sadece,” dedi Ahsen. Yüzüne düşen bir tutam saçını zarif bir hareketle kulağının arkasına sıkıştırdı. “O da en zor olanı. Bugün yarın açıklanır ama kalmadım diye umuyorum.”

Ahsen, Boğaziçi Üniversitesinde İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyordu. Onun da Göksel gibi üçüncü senesiydi. İsteyerek yazdığı bir bölüm olmasına rağmen ilk senesinde bölüm onu çok zorlamıştı ve bölümü bırakmayı bile düşünmüştü. Birinci sınıf derslerinin çoğunu kıl payı vermiş, iki tanesini de alttan almak zorunda kalmıştı ama yaz tatilinde epey kafa dinleyip, bölüm hakkında araştırmalar yaparak ikinci senesine daha zinde ve hazırlıklı başlamıştı. Bu çalışmaları sonuç vermiş, notları bir anda yükselmiş ve Ahsen’in tutkusu da yeniden canlanmıştı. Şimdi bölümde oldukça başarılı bir öğrenciydi ve mezun olduktan sonraki hedefi çevirmenlik yapmaktı.

“Geçeceğine eminim,” deyip dirseğiyle onu dürttü Göksel. “Çalışkan ve başarılı bir öğrencisin.”

“Ben de geçeceğimi umuyorum. Bütünleme sınavına çalışmayı hiç istemiyorum.”

“Bu sıcak ve güzel günlerde kimin içinden çalışmak geliyor ki? İnsanın tek istediği dışarı çıkıp güzel havanın tadını çıkarmak oluyor.”

“Neyse ki tam da onu yapıyoruz,” diyen Ahsen arkadaşının koluna girdi. “Bayılıyorum yaza.”

İkili sakin adımlarla insanların arasından sıyrılıp Galata’ya doğru yol aldı. Havanın güzelliğini fırsat bilen İstanbullular sokağa dökülmüştü. Sokaklar, caddeler rengârenk kıyafetler giymiş insanlarla dolup taşıyordu. Kimisinin adımları telaşlı, kimisinin sakindi; kimisi tek başına kulağında kulaklıklarıyla yürüyordu, kimisi yanında bir ya da birden fazla kişiyle sohbet ederek ilerliyordu; kimisinin gözlerinin içi gülüyordu, kimisinin yüzü bir deniz kadar durgundu. Her zamanki gibi bu şehrin kalabalığında vücutları bir arada olan insanların ruhları birbirinden çok uzakta ve çok farklıydı.

İkili Galata’ya vardı. Galata yine kalabalıktı ama onların Galata’ya çıkmak gibi bir fikirleri olmadığı için bunu dert etmediler. Göksel çok sevdiği bu kuleyi görüp birkaç fotoğrafını çekmek için buradaydı, Ahsen de kuleyle fotoğrafının çekilmesini istediği için buradaydı.

“Buraya gelmeyeli epey olmuştu,” dedi Ahsen kuleye bakarken. “Tarihî havasını özlemişim.”

“Ben de öyle,” dedi Göksel. Fotoğraf makinesini açtı. “Bu açıdan muhteşem görünüyor.”

Göksel kuleyi kadrajına alıp görüntüyü ayarlarken Ahsen de gülümseyerek onu izliyordu. Göksel’in fotoğraf çekerken ciddileşmesini ve yüzündeki o adanmışlık ifadesini izlemeyi çok seviyordu. Arkadaşının bir şeye bu kadar tutkuyla bağlı olup o şeyi de çok iyi yapması onu gururlandırıyordu.

Göksel deklanşöre basıp her zamanki gibi muhteşem bir fotoğraf çekti. O çektiği fotoğrafa bakarken Ahsen de kafasını uzatıp ona eşlik etti.

“Kusursuz,” dedi Ahsen. “Yapıyorsun bu işi kızım.”

“Öyle mi dersin? Bana sıradan geldi.”

“Hiç de bile. Bulunduğumuz yerden çekilebilecek en güzel fotoğrafı çektin.”

Göksel gülümseyip içten içe mutlu oldu. Yaptığı işin takdir edilmesi hoşuna gidiyordu.

“Senin sıran,” deyip sağ eliyle kuleyi gösterdi. “Geç bakalım karşıma.”

Ahsen küçük çocuklar gibi sevinerek Göksel’in karşısına geçti. Göksel ona biraz uzaklaşmasını söyleyip dizini kırarak yere çömeldi. Arkadaşına nasıl poz vermesi gerektiğiyle ilgili birkaç yönlendirmede bulunduktan sonra mükemmel duruşu buldu.

“Hiç bozma,” deyip parmağını deklanşöre götürdü. “Biraz gülümse.”

Ahsen çekici bir şekilde gülümseyince Göksel fotoğrafını çekti. Ahsen hemen farklı bir poz verip bu sefer ciddi bir ifadeyle kameraya baktı. Göksel bunu da çektikten sonra makineyi yüzünden uzaklaştırdı.

“Nasıl oldular?” diyen Ahsen arkadaşına doğru atıldı. “Bakayım.”

İkili fotoğraflara baktı.

“Ay çok güzel,” dedi Ahsen. “Hadi birkaç tane daha çek ama bu sefer yandan olsun.”

“Fotoğraf başına beş lira,” dedi Göksel. “Ücreti çekim sonrası alırım.”

“Ha ha ha, amma da komiksin sen.”

Ahsen yeniden kuleye yaklaşırken Göksel de sırıttı. Onun içinde aslında çok eğlenceli ve espri yeteneği gelişmiş biri vardı ama bunu çok az kişi görmüştü. Göksel’in birine bu tarafını göstermesi için o kişiyi sevmesi ve ona kendini yakın hissetmesi gerekiyordu. Aksi takdirde çoğu zaman olduğu gibi soğuk ve mesafeli kişiliğiyle öne çıkıyordu.

Ahsen yan durdu, başını biraz kaldırıp kuleye baktı. “Burnum nasıl görünüyor? Kocaman çıkmıyor değil mi?”

Göksel bir süre doğru açıyı aradıktan sonra onu nihayet buldu. Arkadaşının makinedeki görüntüsüne baktı. “Burnun kocaman değil ki kocaman çıksın,” dedi. “Kaşlarını çok az yukarı kaldırıp minicik tebessüm et.”

Ahsen onun söylediğini yaptı.

“Sakın bozma, çekiyorum.”

Göksel fotoğrafı çektikten sonra Ahsen ona doğru döndü.

“Hadi bir tane de gülerken çek,” dedi. “Cici kız elbiseme uyumlu bir poz vereyim.”

Göksel ona zaman tanıyarak üstünü düzeltip gülmesine müsaade etti. Ahsen ona onaylayıcı bir bakış atınca da deklanşöre basıp onu çekti.

“Ay yeter,” deyip koşarak onun yanına gitti Ahsen. “Etraf kalabalık ve bakanlar oldu. Utandım yahu.”

Ahsen son iki fotoğrafı da uzun uzun inceledi.

“Teşekkür ederim,” deyip Göksel’in yanağına bir öpücük kondurdu. “Hepsi çok güzel olmuş. Ellerine sağlık bir tanem. Artık aralarından bir ya da iki tanesini seçip hesabımda paylaşırım.”

“O zaman eve gidince fotoğraflar üstünde biraz oynarım,” dedi Göksel. “Sen de aralarından en beğendiğini paylaşırsın.”

“Çok iyi olur. Kendimi bir profesyonelin ellerine bırakmak çok işime gelir.”

“Profesyonel olmak için kırk fırın ekmek yemem gerek ama kibar sözlerin için teşekkür ederim.”

“Bırak bu mütevazı tavırları. Ne kadar iyi olduğunu herkes biliyor.”

Göksel utangaçça gülümseyip başını biraz yere eğdi.

“Daha fotoğraf çekecek misin?” diye sordu Ahsen.

“Sanmıyorum,” diye cevapladı Göksel. “Çeksem de öncekinden farklı olmayacak, bu yüzden boşu boşuna hafızayı doldurmaya gerek yok.”

“Mantıklı. O zaman dondurma yiyelim mi?”

“İşte bu çok daha mantıklı.”

İki arkadaş biraz yürüdükten sonra karşılarına çıkan ilk marketten dondurma aldılar. Göksel çok sevdiği Maraş dondurmasını tercih ederken Ahsen de iyice serinlemek adına buzlu olanlardan aldı. İkili dondurmalarını yiye yiye Karaköy’e doğru yürümeye başladı.

“Bunu çok özlemişim,” dedi Ahsen.

“Neyi?” diye sordu Göksel.

“Seninle beraber dışarıda bir şeyler yapmayı, zaman geçirmeyi.”

“Ben de çok özlemişim.”

İkili başta okul olmak üzere birçok nedenden ötürü marttan beri görüşememişlerdi. Arada telefon üzerinden iletişime geçseler de yüz yüze iletişime geçmeleri, yan yana gelip bir şeyler yapmaları ancak bugünü, haziranın ortasını bulmuştu.

“Biraz da deniz kenarına gidelim,” dedi Ahsen. “Tuz kokusunu içime çekmek istiyorum.”

Göksel’in aklına bir anda o şarkı sözü geldi: Tuz kokardı şarkılar. Genç kadının kaşları havaya kalkarken zihni onu ayın başına götürdü. Gökhan Uygur isimli genç müzisyenin fotoğrafı büyük bir patlama yaşamış, bin 500’den fazla beğeni alarak hesabının en çok beğenilen fotoğrafı olmuştu -ki bu sayı onun takipçi sayısının neredeyse üç katıydı. Bunun yanında bu iki haftalık süreçte kırktan fazla takipçi kazanmıştı ve hesaptaki etkileşim birdenbire çok yükselmişti. Hesabının ve fotoğraflarının gördüğü tüm bu ilgi onu şaşırtsa da hoşuna da gitmişti.

“Hey!” diye seslendi Ahsen. “Aramıza dön.”

Göksel irkilerek kendine gelip arkadaşına baktı. “Ne diyordun?”

“Asıl sen ne düşünüyordun? Dalıp gittin kızım.”

“Galata’nın fotoğrafını hikayeme atsam mı diye düşünüyordum,” diye çok hızlı bir yalan uydurdu Göksel. “Final haftası boyunca hesaba hiçbir şey atamadım, arayı kapatmam gerek.”

“Doğru,” dedi Ahsen. Bu yalanı yemişe benziyordu. “En son deli beğeni alan o genci atmıştın. Son beğeni sayısı kaç?”

“Bin 500 küsur.”

“Feci bir sayı. Özellikle takipçi sayını göz önüne alınca.”

“Hiç beklemediğim bir patlama yaşadı.”

“Gencin haberi olsaydı ne tepki verirdi acaba? Ben çok havalanırdım.”

Göksel o gençle irtibata geçtiğini, onun kim olduğunu öğrendiğini ve gencin bu fotoğrafı kendi hesabında paylaştığını kimseye anlatmamıştı. Ahsen tüm bu olanları duysa Göksel ona anlatmadı diye onun saçını başını yolardı ama Göksel olanların üstünde durmak istemediği için her şeyi kendisine saklamayı tercih etmişti.

 “Muhtemelen o da havalanırdı,” dedi düşünceli bir sesle. “Enstrüman çalanların çoğu çok havalı tipler zaten.”

“Bak bu bayağı doğru. Hepsinin burnu Kafdağı’nda.”

Kısa sürede Galata Köprüsü’ne vardılar. Göksel yine kamerasına sarılıp şehirde en sevdiği yerlerden biri olan bu yeri kadrajına aldı. Kadrajında karşıdaki Galata Köprüsü, çevresindeki binalar ve deniz vardı. Genç fotoğrafçı açı ve ışık ayarlarını yaparken ikili yolun yan tarafında duruyordu.

“Dünyanın en ciddi işini yapıyor gibisin,” dedi Ahsen. “İşini bu kadar ciddiye alman çok güzel.”

Göksel gülümseyerek deklanşöre bastı ve güzel bir fotoğraf çekti. Bu açıdan pek çok fotoğraf çekse de şimdi çektiği bu fotoğraf onun favorilerinden biri oldu.

“Ben de seni çekmek istiyorum,” dedi Ahsen, Göksel işini bitirince. “Bugün çok güzel görünüyorsun ve bu güzellik ölümsüzleştirilmeyi hak ediyor.”

“Burada mı?” diye sordu Göksel. “Bu kalabalığın içinde?”

“Evet, manzara da çok güzel.”

“Hayır.”

“Evet. Benim istediğim her şeyi yaptırdığımı biliyorsun, fazla zorlama da kamerayı bana verip poz düşünmeye başla bebeğim.”

Ahsen onun tüm itirazlarına rağmen kamerayı alıp Göksel’i köprü korkuluklarının önünde durdurdu, kendisi de kaldırımın öteki tarafında durup makineyi yüzüne yaklaştırdı.

“Açısı çok uzak,” dedi. “Şu yuvarlağı mı çeviriyordum?”

“Söylemiyorum. Kendin bul.”

“Bulurum ki. İzle şimdi.”

Ahsen biraz uğraşsa da nihayet uzaklığı istediği şekle getirdi. Göksel ona bir makineyi temel olarak kullanmayı öğretmişti; anlatılanlar genç kadının kafasını çok karıştırsa da ve duyduklarını aklında pek tutamasa da biraz uğraşınca hallediyordu.

“Gülümse,” dedi Ahsen. “Çekiyorum.”

Göksel gülümsediğinde Ahsen onun fotoğrafını çekti. Bunu fark eden Göksel poz vermeyi bırakıp hemen arkadaşına doğru yürüdü. Bu sırada Ahsen onun bir fotoğrafını daha çekti.

“Bir saniye yerinde dursan ölürsün,” diye söylendi. “Çok güzel çıktın.”

Göksel onun elinden makineyi alıp çekilen fotoğrafları açtı. Son fotoğrafta Göksel biraz utangaç biraz da şaşkın bir ifadeyle arkadaşına doğru yürüyordu.

“Çok sevimli çıkmışsın,” dedi Ahsen incecik bir sesle. “Bu güzel yüzü kameranın arkasına sakladığına inanamıyorum.”

“Ben de önüne almak için bu kadar çaba göstermene. Benim yerim kameranın arkası.”

“Hiç de bile.”

Göksel diğer fotoğrafı açtı.

“Muhteşem,” dedi Ahsen. “Artık kişisel bir hesap açman ve bu güzel fotoğrafları paylaşman gerekiyor.”

“Kendimi paylaşmaktansa çektiğim şeyleri paylaşmayı tercih ediyorum ama iltifatın için teşekkür ederim. Fotoğrafları saklayacağım.”

İki arkadaş bir süre köprünün kenarında durup etrafı izlediler. Buradan İstanbul oldukça güzel görünüyordu. İnsana hem şehrin içinde olduğunu hem de şehrin dışında bir noktadan şehri izliyormuş gibi hissettiriyordu. Hem yaşamın içinde hem de yaşamın dışında. İkili buranın verdiği bu hissiyatı seviyordu.

Çok oyalanmadan yeniden yürümeye başladıklarında gittikleri yön Eminönü tarafıydı.

“Bugünkü fotoğraflardan hesabına atmayı düşündüğün var mı?” diye sordu Ahsen. “Son zamanlarda hesabı çok boşladın.”

“Farkındayım,” dedi Göksel düşünceli bir sesle. “Eve gidince bakarım ama muhtemelen bir şey paylaşırım.”

“Köprüden çektiğin fotoğraf enfes oldu, onu gönderi olarak paylaşıp Galata Kulesi’ni de hikayene atabilirsin.”

“Olabilir. Hikayeme genelde gönderi atacak kadar beğenmediğim ama paylaşmak istediğim fotoğrafları atıyorum, onu da atabilirim.”

“Kesinlikle atmalısın. Arşivinde çürümesin.”

“O hesabı da tam bu yüzden açtım: Fotoğraflarım arşivde çürüyüp gitmesin diye.”

“Çok da güzel yaptın,” diyen Ahsen onun koluna girdi. “Hesabını çok seviyorum.”

“Teşekkür ederim. Çok tatlısın.”

Ahsen başını onun başına yaslayıp gülümsedi.

“Sana asıl ne diyeceğim,” dedi Ahsen başını onun başından kaldırıp. “Hazır finaller bitmişken ve bu senenin de sonuna gelmişken bir akşam çıkıp bunu kutlayalım diyorum.”

“Olabilir. Aklından geçen ne?”

“Kız kıza eğlenceli bir akşam geçirmek istiyorum. Ben Şevval’i çağırırım, sen de Sinem’e teklif edersin. Kalabalık olalım ki tadı çıksın. Ne dersin?”

“Çok iyi düşünmüşsün. Sinem bildiğim kadarıyla henüz Ankara’ya annesini ziyarete gitmedi, akşama mesaj atıp sorarım.”

“Şevval kesin gelir. Sen Sinem’e sor, o da tamam derse hafta sonu buluşuruz. Nasıl plan?”

“Muhteşem. Dürüst olmam gerekirse böyle bir şeye çok ihtiyacım vardı.”

“Bir de bana sor! Bu sene aşırı zordu, ders çalışmaktan başka hiçbir şey yapamadım resmen. Kız kıza bir akşam beni kendime getirecek tek şey.”

“Beni de öyle. Nereye gidelim peki?”

“Buluruz bir yer. Kızlarla konuşalım da hep beraber karar veririz.”

Günün kalanını beraber geçiren iki dost evlerine ancak akşam döndüler. İkisi de Fatih’te oturuyordu ama oturdukları semtlerin arasında biraz mesafe vardı. Göksel İstanbul’da her yerin birbirine uzak olmasını sevmiyordu ama doğduğundan beri bu şehirde yaşadığı için bu duruma alışmıştı.

Genç kadın eve girip elindeki ayakkabılarını ayakkabılığa bıraktı. Evde hem salonun hem de yatak odasının ışıkları yanıyordu. Salona doğru ilerlediğinde babasını koltukta oturmuş televizyon izlerken buldu. Babası onun sesini duyunca ona döndü.

“Hoş geldin bebeğim,” dedi gülümseyerek. “Nasıl geçti günün?”

“Hoş buldum,” deyip babasının yanına oturdu. “Çok güzel geçti. Ahsen’i çok özlemiştim, onu yeniden görmek iyi geldi.”

“Epeydir görüşmemiştiniz sanırım.”

“Marttan beri görüşmemiştik. Size de çok selam söyledi, yanaklarınızdan öpüyor.”

“Sağ olsun cimcime.”

“Annem odada ne yapıyor?”

“Duş aldı, giyiniyordu.”

“Tamam, ben de üstümü değiştireyim o zaman.”

Göksel elini yüzünü yıkayıp odasına çekildi. Çantasını masasının yanına attıktan sonra makinesini de masanın üzerine bıraktı.

“Yorulmuşum yahu,” dedi kendi kendine. Kollarını iki yana açıp gerindikten sonra üstüne şortuyla askılısını giydi. Telefonuyla makinesini alıp yatağına kuruldu. Bir yandan vücudunu dinlendirirken bir yandan da makinesindeki fotoğrafları telefonuna attı. Ciddi bir ifadeyle fotoğrafları düzenlemeye başladı. Bu an genç fotoğrafçının en ciddi göründüğü andı.

Göksel’in fotoğrafları düzenlemeyi bitirdiği sırada odasının kapısı tıklatıldı. Gelen kişi onun da tahmin ettiği gibi annesiydi.

“Merhaba bir tanem,” dedi annesi gülümseyerek. Onun yanına oturdu. “Hoş geldin.”

Anne kız birkaç dakika Göksel’in gününün nasıl geçtiği hakkında konuştu. Annesi Göksel’in çektiği fotoğrafları inceledi, başta Ahsen’in fotoğrafları olmak üzere hepsini çok beğendi. Annesinden de onay almak Göksel’i sevindirdi.

“Hem arkadaşınla gezmişsin hem eğlenmişsin hem de işini yapmışsın,” dedi annesi. “Her zamanki gibi formundasın.”

“Ama canım çıktı. Bir süre uzanacağım.”

“Çok yer gezmişsiniz, çoğunu da yürümüşsünüz, çok doğal.”

“Kalabalık da çok yoruyor insanı. Sokaklarda birilerine çarpmadan yürümeye çalışırken şekilden şekle giriyorsun.”

“Alan olarak çok büyük olmayan şehirde on altı milyon insan yaşıyor, çok normal. Neyse sen dinlen. Babanla bana yorgunluk kahvesi yapacağım, ister misin?”

“Hayır, size afiyet olsun.”

Annesi odadan çıkınca Göksel başını yastığa koyup Ahsen’in fotoğraflarını ona gönderdi. Ardından sosyal medya hesabına girip takip ettiği kişilerin neler paylaştığına baktı. Hesabında çoğunlukla yerli yabancı fotoğrafçıları takip etse de yakın arkadaşlarını, bölümden arkadaşlarını ve başka üniversitelerde fotoğrafla ilgili bölümde okuyan birkaç kişiyi de takip ediyordu. Hem kendi bölümünde okuyanların hem de benzer bölümde okuyanların yaptıkları işleri görmek onun ufkunun açılmasında, yeni şeyler öğrenmesinde önemli bir role sahipti ve Göksel’e göre bu hesabın en verimli noktası da buydu.

Ana sayfasındaki birkaç fotoğrafı beğendikten sonra kendisi de bir fotoğraf atmaya karar verdi. Galata Köprüsü’nde çekip üstünde minik düzenlemeler yaptığı fotoğrafı konum bilgisi ya da açıklama eklemeden direkt paylaştı.

“Sonunda bir yaşam belirtisi gösterdim,” diye düşündü. “Tabii bunu kaç kişi umursuyor orası tartışılır.”

Bir süre Galata Kulesi’nin fotoğrafını inceledikten sonra onu da hikayesinde paylaşmaya karar verdi. Fotoğrafın pek bir numarası yoktu ama fena bir fotoğraf olmamıştı, Ahsen de beğendiğini söyleyince hikayesine attı. Hikayesinde nadiren bir şeyler paylaşırdı, onlar da bunun gibi aşırı beğenmediği ama paylaşmak istediği fotoğraflar olurdu. Tam da böyle bir fotoğraf olan Galata Kulesi’ni hikayesinde paylaşıp uygulamadan çıktı.

Sinem’le kısa bir mesajlaşma yaptı. Ona hafta sonu dışarı çıkıp zaman geçirme planları olduğunu, gelmek isteyip istemeyeceğini sordu; Sinem de pazar akşamı Ankara’ya gidebileceğini fakat cumartesi günü boş olduğunu, onlara memnuniyetle eşlik edeceğini söyledi ve böylece Sinem’in geleceği kesinleşti. Bu meseleyi de açıklığa kavuşturan Göksel telefonunu komodine bıraktı. Bugün çok yorucu bir gün olmuştu, artık dinlenebilirdi.

***

Gökhan gözlerini açtığında saat öğleden sonra 2’yi geçiyordu. Kafasını yastıktan kaldırmadan komodindeki telefonuna uzandı. Saati görünce oflayarak sırtüstü döndü. Uyuduğunda saat sabaha karşı 4’e geldiği için ancak bu saatte uyanabilmişti. Dün neredeyse bütün gün müzikle ilgilenmişti; gitar çalmıştı, şarkı sözü yazmıştı, beste yapmıştı. Final haftası boyunca kendi sanatıyla ilgilenecek vakti ve hâli olmamıştı, bu yüzden iki haftada kendi eserlerinden uzak kalmıştı fakat sınavlar bitince dört elle gitarına ve eserlerine sarılmıştı.

Ev arkadaşı Yağız cuma sabahı Balıkesir’e dönmüştü, evde tek kalan Gökhan da bu hafta sonunu evde geçirmeye karar vermiş ve dün ne işe ne de kafeye gitmişti. Bugün pazardı, bugünü de evde geçirecekti. Yarınsa satış danışmanlığı yaptığı müzik mağazasında tam zamanlı çalışmaya başlıyordu ve okulu başlayana kadar haftanın altı günü orada çalışacaktı. Gökhan yaptığı işi seviyordu, müzik aletleriyle iç içe olmaktan ve onlar hakkında müşterilerle sohbet etmekten hoşlandığı için bu işi zevkle yapıyordu.

Genç adam yatağında doğrulup odasına baktı. Birkaç eşya ortalıktaydı ama odası dağınık sayılmazdı. Son günlerde odasına sadece üstünü değiştirmek ve uyumak için girdiğinden burada pek işi olmuyordu ama salon için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Gökhan zamanının çoğunu salonda geçiriyordu; gitarını orada çalıyor, şarkılarını orada yazıyordu ve bu yüzden etraftaki kâğıdın, kalemin, penanın haddi hesabı yoktu. Salon ne kadar dağınık olsa da aradığı her şeyi anında bulmak gibi bir yeteneğe sahip olduğu için o dağınıklığa çok dokunmazdı fakat yarın tam zamanlı çalışmaya başlayacağı için bu akşam orayı temizleyip toparlaması gerekiyordu. Çalışmaya başladıktan sonra evi temizleyip düzenlemek için pek vakti olmuyordu, bugün hazır vakti ve hâli varken temizliği aradan çıkaracaktı.

Ayağa kalkıp kaba bir ses çıkararak gerindi. Altına giydiği eşofman kalçalarından düşmek üzereydi. Bir eliyle eşofmanı yukarı çekiştirirken diğer eliyle de çıplak karnını kaşıdı. Evde tek başına olduğu sıcak yaz akşamlarında üstü çıplak uyumayı seviyordu. Nasıl olsa onu gören de ona laf edecek biri de yoktu.

“Ne uyumuşum be,” diye mırıldandı.

Pencerenin önüne yürüyüp güneşliği çekti ve camı açtı. Tek bir bulutun bile olmadığı masmavi gökyüzünde güneş insanı kavururcasına parlıyordu. Gencin yüzünde sevimli bir gülümseme peyda oldu. Yaz mevsimini seviyordu. Sıcak hava, masmavi gökyüzü ve uzun saatler boyunca dünyayı aydınlatan güneş onun ruhuna çok iyi geliyordu, çok da ilham oluyordu.

Telefonunu alarak odasından çıktı. Banyoda işlerini hallettikten sonra salona girdi. Her yerin her yerde olduğu salona kısa bir bakış attıktan sonra dün gece yazdığı şarkı sözlerini hemen buldu. Koltuğa oturup yazdıklarına şöyle bir göz gezdirdi. Şimdiye kadar pek çok konu hakkında şarkı yazmıştı ama şu an üzerinde çalıştığı şarkı onun için en duygusal ve kişisel olanlardan bir tanesiydi. Yazdığı şarkılar ezelden beri kendi hislerinden, deneyimlerinden oluşuyordu ama bu kadar çıplak bir şarkıyı ilk defa yazıyor, acıyı ilk kez bu kadar yoğun işliyordu. Üniversiteye kadar genelde aşk hakkında, hayalleri hakkında şarkılar yazardı; hayatının kırılma noktasını henüz yaşamadığı o dönemleri özlüyordu, o küçük oğlan çocuğunu özlüyordu. Üniversiteye başladığından beri genelde karanlık teması olan şarkılar yazıyordu; geçmişini, hayal kırıklıklarını, yalnızlığını, hayatın acı yüzünü kaleme alıyordu.

Kâğıdı masaya bırakıp telefonunu eline aldı. İnternete bağlandığında bir mesaj bildirimi geldi. Gitar dersi verdiği öğrencisi ona bir video atmıştı. Gökhan bildirimin üstüne tıklayıp mesaj sayfasına girdi.

Merhaba Gökhan ağabey. Bir türlü çalamadığım o kısmı nihayet çalabiliyorum. Müjdesini bu videoyla vermek istedim. Sabrın ve öğrettiğin teknikler için çok teşekkür ederim.

  Gökhan mesajı okuyunca gülümsedi ve videoyu açıp izlemeye başladı. Gökhan’ın öğrencisi Aras on üç yaşında bir oğlan çocuğuydu. Genç adam sekiz aydır ona özel ders veriyordu. Aras yeteneği olan bir çocuktu, çok hırslıydı da ve sıfırdan başlamasına rağmen sekiz ayda çok yol kat etmişti. Gökhan’la haftada bir gün iki saat boyunca görüşüyorlardı, Gökhan ona haftalık ödevler veriyordu ve bu şekilde dersleri devam ediyordu. Aras’ın babası Gökhan’ın sahne aldığı kafenin sahibi Zülfikar’ın arkadaşıydı. Adam, oğlu için gitar kursu baktıklarını ama çok pahalı olduğu için bunu karşılamakta zorlanacaklarını Zülfikar’a söylemişti; Zülfikar da ona Gökhan’dan bahsetmiş, onun konservatuvar öğrencisi ve mükemmel bir müzisyen olduğunu söyleyerek Aras’a gitar dersi verebileceğini dile getirmişti. Zülfikar Gökhan’a bu durumu anlatıp, küçük çocuğa ders verip veremeyeceğini sorunca Gökhan aileyle ve çocukla tanışmak istemişti, tanışıp hepsini çok sevince de gitar kursundan çok daha uygun bir fiyata ona gitar dersi vermeye başlamıştı. Buradan kazandığı para Gökhan’ın ay sonunu getirmesi konusunda ona epey yardımcı oluyordu.

Harikasın, aynen böyle devam. Parmakların hakkında söylediğim şeyleri dinleyince performansının ne kadar değiştiğini görüyorsun. Haftaya bu konuda biraz daha pratik yapalım ama sen şimdi bu şarkıya odaklan, görüştüğümüzde baştan sona çalmanı isteyeceğim.

Gökhan ona cevap verdikten sonra mesajlaşma uygulamasından çıktı. Bu güzel haberi almak onu sevindirmişti. Aras potansiyeli olan bir çocuktu, onun gelişimine katkıda bulunmaktan memnun oluyordu; ayrıca bu işi Zülfikar sayesinde bulduğu için ona karşı da sorumlu hissediyordu ve Aras’ın ailesinin Zülfikar’a kendisi hakkında kötü şeyler söylemesini istemiyordu.

Ayağa kalkıp amfiye bağlı elektro gitarını kucağına aldı. Telleri biraz tıngırdattıktan sonra üstünde çalıştığı şarkıyı çalmaya başladı. Gözleri kapalıydı ama parmakları perdeler arasında ustaca geziniyor, tellere zarafetle dokunuyordu. Cuma akşamı bestelemeye başladığı şarkının giriş kısmını birkaç kez çalıp kulağa nasıl geldiğini iyice dinledi. Gökhan Blues ve rock dinleyerek büyümüştü, bu şarkısında da ikisini harmanlayarak kullanacaktı; tıpkı diğer şarkılarında olduğu gibi. Özellikle üniversiteye başladıktan sonra Blues müziğin hüznünü şarkılarının sözlerinde ve gitarın ritminde kullanmaya ağırlık vermişti ama şarkılarının temelini oluşturan rock müzikten, sert ve kirli gitar riff’lerinden vazgeçmemişti.

“Güzel,” diye düşündü giriş kısmı için. “Bateriyle de birleşince kaymak gibi olur.”

Şarkıyı söylemeye başladığında güzel sesi salonun içini doldurdu. Gökhan mükemmel bir tenordu, ince ama keskin sesi elektro gitarla birleştiğinde adeta parlıyordu. Tiz seslerini kullanmakta hiç zorlanmıyor, pes seslerini de okulda öğrendiği teknikler ve sayısız pratik sonucunda birkaç seneye göre çok daha rahat kullanıyordu. Yine de onu dinlemeyi keyifli hâle getiren şey göğüs sesiyle desteklediği tiz sesleriydi. Genç müzisyen çoğu şarkıcı gibi şarkılarının kıta kısımlarında daha yumuşak, kısmen pes sesler kullanıyordu, tiz seslerini nakaratta gösteriyor ve en tizlerini şarkının sonuna doğru kullanıp ortalığı resmen kasıp kavuruyordu.

Nakarata girdiğinde sesi artık tüm apartmandan duyuluyordu. Gökhan bunun farkındaydı ama umursamadan hem söylemeye hem de çalmaya devam etti. Günlerden pazardı fakat saat bir hayli geç olduğu için bu saatte herkesin uyanık olduğunu düşünüyordu. Komşuları onu bir süre hoş görebilirdi. Yağız da Gökhan da enstrüman çalarken süreyi mümkün olduğunca kısa tuttuğu ve komşuları da bunu bildiği için aralarında herhangi bir tartışma yaşanmıyordu. Bazen kendilerini müziğe çok kaptırsalar ve komşulardan uyarı alsalar da onlarla nazikçe konuşup konuyu tatlıya bağlıyorlardı.

Nakaratı birkaç kez çalıp kulağına hoş gelmeyen bazı noktaları tespit etti ve hemen not alarak yapabileceği değişimleri yazdı. Şarkının sözlerini kısa sürede yazıp bestesini de aynı zamanda yapmış olsa da şu an şarkı çok hamdı ve Gökhan’ın şarkı üzerinde yapacağı sayısız değişim vardı. Genç müzisyen şarkılarının tek bir notasından tek bir hecesine kadar her parçasının kusursuz olması ve hiçbir pürüz olmadan akıp gitmesi için çok çabalıyordu.

Gitarla kâğıdı bir kenara bırakıp telefonunu yeniden eline aldı. Öğrencisi Aras ona cevap vermişti.

Teşekkür ederim Gökhan ağabey. Gitarı elime aldığım tüm zamanlarda bu şarkı üzerinde çalıştığıma emin olabilirsin. Bir sonraki dersimiz için çok heyecanlıyım.

Gökhan ona cevap yazdı.

Aferin, pratik yapmaya devam. Haftaya seni bomba gibi görmek istiyorum.

Midesinin kazındığını hisseden Gökhan mutfağa yöneldi. Buzdolabını açıp içine baktı. Kısa sürede bir mutfak alışverişi yapması gerekse de bugünlük kahvaltı hazırlayacak malzemesi vardı. Kaşarı çıkarıp sucukla da birkaç saniye bakıştı ama onu bir başka gün yemek üzere bırakmaya karar verdi. Onun gibi hem çalışıp hem de okuyan bir öğrenci için kaşarlı ve sucuklu tost yemek ne yazık ki lüks sayılacak bir durumdu.

Kahvaltısını yirmi dakika içinde hazırlayıp yedikten sonra mutfaktan çıktı. Bulaşık yıkama merasimini çoğu gün olduğu gibi akşam yemeğinden sonraya erteledi. Yağız’ın aile evinden getirdiği bol miktardaki kap kacak sayesinde sürekli bulaşık yıkamak zorunda kalmıyorlardı. Bu şekilde de yıkanacak bulaşık sayısı artıyordu ama hepsini tek bir seferde yıkamak iki seferde yıkamaktan daha kolay geliyordu.

Gökhan kendini koltuğa atıp şişen göbeğini ovaladı, bir yandan da telefonunu açtı. Aras ona, “O iş bende hocam,” yazmıştı. Onun mesajını okuduktan sonra sosyal medya hesabına girdi. Takip ettiği kişiler dün akşamdan bu yana bir sürü yeni paylaşım yapmıştı. Birkaç dakika boyunca paylaşılan yeni şeylere baktı. Dün cumartesi akşamı olduğu için arkadaşları gezmeye gitmiş ve bolca şey paylaşmıştı. Koltukta tembelce yatarken onların eğlence fışkıran hikayelerini izledi. Yazın gelmesiyle beraber bu tarz hikayelerin artacağını biliyordu ama onun için bu yaz da önceki iki yaz gibi çalışmakla geçecekti. Eğer şansı olursa eylülde birkaç gün denize girip son yaz sıcaklarının tadını çıkarabilirdi.

Ana sayfasındaki tüm yeni paylaşımlara baktıktan sonra mesaj sayfasına girdi. Finallerin bitmesiyle kendi kabuğuna çekildiği, hiç kimseyle konuşmadığı için hiç yeni mesajı yoktu. Son mesajlaşması cuma günü Yağız’la olmuştu, evine ulaşan Yağız ona fotoğraf atarak bunu haber vermişti ve ikili kısa bir konuşma gerçekleştirmişti. Gökhan onu bugün yarın aramayı aklına not edip mesaj sayfasından çıkacaktı ki birkaç sohbet alttaki hesap gözüne takıldı. @kadrajdakidunyalar isimli hesabın profil fotoğrafının çevresinde yeni bir hikaye paylaştığını gösteren pembe-turuncu bir halka vardı. Gökhan kavisli kaşlarını havaya kaldırdı. Bu iki haftalık süreçte birkaç kez bu hesaba bakmıştı ama hesabın sahibi onun fotoğrafını paylaştıktan sonra adeta kayıplara karışmıştı. Şimdiyse uzun bir zamandan sonra yaşam belirtisi göstererek hikaye atmıştı. Merakına yenik düşüp hesaba girdi. Hesapta yeni bir gönderi paylaşıldığını görünce o fotoğrafı açtı. Galata Köprüsü’nden çekilen bu hoş fotoğraf on dokuz saat önce paylaşılmıştı. Fotoğrafı uzun uzun inceledi ve fotoğrafın her ayrıntısının çok güzel olduğuna kanaat getirdi. Binalar, binaların arasında zarafetle yükselen Galata Kulesi, deniz, vapur, bulutsuz mavi gökyüzü ve martılar bir yapbozun parçaları gibi birbirini tamamlamış ve ortaya bir tabloya benzeyen bu fotoğrafı çıkarmıştı.

Genç adamın kahverengi gözleri beğeni sayısına gitti. Fotoğraf yaklaşık üç yüz beğeni almıştı. Onun bin 500 küsur beğeni alan fotoğrafını geçemeyeceği belliydi. Bu gizemli fotoğrafçının en çok beğeni alan fotoğrafının kendi fotoğrafı olduğunu bilmek hoşuna gidiyordu.

Fark etmeden yine ekranı aşağı kaydırıp hesaptaki diğer fotoğraflara bakmaya başladı. Kadrajına aldığı her şeyi güzelleştiren, onları başka bir boyuta taşıyan bu fotoğrafçı oldukça yetenekliydi.

“Gök,” diye düşündü. “Kimsin sen?”

Bir süre gidip geldikten sonra içindeki meraka karşı koymayı bırakıp hikayeye bakmaya karar verdi. Onu tanımıyordu, onu takip de etmiyordu ama ne paylaştığını görmek istiyordu. Hesabın sahibi hikayelerine bakan kişileri kontrol ediyorsa onu görecekti ve muhtemelen tanıyacaktı ama genç adam bunu umursamadı. Hesap neticede kişisel bir hesap değildi, gizli bir hesap da değildi. Böyle bir hesap kullanan birisi hikayesine kimlerin baktığını uzun uzun incelemezdi. En azından o böyle düşünmek istedi ve hikayeyi açtı.

Galata Kulesi. Yine muhteşem bir açı, muhteşem ışık ve yüksek kaliteli bir fotoğraf. Bu fotoğraf da Galata Köprüsü’yle aynı zaman diliminde, on dokuz saat önce paylaşılmıştı. Anlaşılan, fotoğrafçı dün o civarda bir gezintiye çıkmıştı.

“Yani İstanbul’da yaşıyor,” diye mırıldandı. “Çok zekisin Gökhan, anlamak zor olmadı mı?”

Kendi kendine söylendikten sonra hikayeyi kapattı ve fotoğrafçının hikayesine bakanları incelememesini umdu. Son fotoğrafının paylaşılmasının üstünden bir gün geçmeden aldığı beğeni sayısına bakacak olursa hesabı fazla etkileşim alıyordu, bu da hikayesini yüzlerce kişinin gördüğü anlamına geliyordu ve fotoğrafçının tüm bu kişilere tek tek bakması için en kaba tabirle hayatsız biri olması gerekirdi. Fotoğrafçının hesabına farklı yerlerden fotoğraflar attığı düşünülünce; bunları çekmek, düzenlemek ve paylaşmak için harcadığı vakit de göz önüne alınınca meşgul biri olduğu ortadaydı.

En azından Gökhan öyle umdu.

“Sahte hesap bazen cidden gerekli oluyor,” diye düşündü. “Bu devirde kendi hesabından stalk yapan tek enayi benim muhtemelen.”

Kendisini daha fazla ele vermeden hesaptan çıktı. Geçmişte yanlışlıkla beğendiği gönderiler, takip ettiği ya da takip isteği attığı hesaplar dikkate alınınca bir profilde gezinmek Gökhan için bir mayın tarlasında yürümekle eş değerdi. Zamanında bu konuda çokça mağdur olan genç adam sosyal medyada artık son derece dikkatli geziniyor, parmaklarının dokunduğu yerlere ekstra özen gösteriyordu.

Telefonu çalmaya başlayınca irkildi. Arayan kişi çalıştığı mağazanın sorumlusu Ayşegül’dü.

“Efendim Ayşegül Hanım?” diye açtı telefonu.

“Merhaba Gökhan,” dedi telefonun ucundaki ince ses. “Pazar günü rahatsız ediyorum ama iş hakkında konuşmak için aradım. Müsait misin?”

“Müsaitim, sizi dinliyorum.”

“Patron dün akşam arayıp pazartesi günü yeni enstrümanlar geleceğini söyledi. Temizliği, bakımı, yerleştirilmesi yapılacakmış. Bize ekstra iş yükü çıktı ama senin tam zamanlı çalışmaya başlayacağını, pazartesi de mağazada olacağını söyledim. Yarın sabah geç kalma olur mu? Patron, çok erken gelmez, dedi ama şimdi adamlara belli de olmaz. Bir anda gitarı, kemanı, onu bunu mağazanın önüne yığabilirler. Sen mesai saatinden önce mağazada ol, enstrümanlar gelince bakımlarını yaparsın, akort edersin, yerleştirirsin.”

“Elbette,” dedi Gökhan başını sallayarak. “Erkenden orada olurum, ne gerekiyorsa da yaparım.”

Gökhan taşıma işlerinden hoşlanmıyordu ama enstrümanları eline alıp onların bakımını yapmaya, onları akort etmeye başladığında içi huzurla doluyordu. Enstrümanın ne olduğunun bir önemi yoktu, parmakları enstrümana dokunduğunda mutlu oluyordu. Gitarlarla, kemanlarla, çellolarla, sazlarla, piyanolarla ve daha pek çok enstrümanla ilgilenip onları bilgisi dahilinde çalmak onun için bir terapiydi.

Müzik; onun ciğerlerine dolan hava, damarlarında dolaşan kan, tenine dokunan güneş kadar hayatiydi.

“Bu senenin ilk tam zamanlı iş gününe bu kadar yoğun başlamanı istemezdim ama şansına böyle denk geldi işte,” dedi Ayşegül. “Hafta sonu dinlenebildin mi bari?”

“Dinlendim,” diye onayladı Gökhan. “İzin verdiğiniz için tekrardan teşekkür ederim. Yarın oldukça dinç bir şekilde orada olacağım.”

“Bunu duyduğuma sevindim ve rica ederim. Mesai saatinden on beş dakika kadar erken gelsen yeter, sakın çok erkenden uyanıp yollara düşme, olur mu?”

“Olur, düşmem.”

“İyi bakalım. Sabah yine haberleşiriz. Ben şimdi ne seni ne de kendimi pazar pazar işle fazla meşgul etmeden telefonu kapatayım. Yarın görüşmek üzere.”

“Tamam Ayşegül Hanım. Görüşmek üzere.”

Gökhan telefonu kapattıktan sonra karnının üstüne koydu.

“Bir de bu iş çıktı,” diye düşündü. “O zaman ben yavaştan kalkıp evi temizlemeye girişeyim ki akşama dinleneyim.”

Genç adam ayağa kalkıp temizlik için hazırlıklara başladı. Okul arkadaşları evlerine geri dönüp yaz tatilinin tadını çıkarmaya başlamış olabilirdi fakat çalışıp para kazanmak zorunda olan Gökhan’ın böyle bir imkânı ne yazık ki yoktu. Onu motive eden tek şey bunun bu şekilde geçecek son yaz tatili olmasıydı. Seneye mezun olunca kendi yolunu nihayet çizebilecekti.