Momento Mori

Hiç kan bağımızın bulunmadığı kişileri sevebiliriz çünkü hırpalanmadıkça kalp cömerttir.

Momento Mori

-Mozart Piano Concerto NO.21 Andante -                   

Zaman, şuursuzca akmaya devam ediyordu. İnsanlara sağırdı ve biz her gün farklı mekanlarda, farklı tarihlerde, farklı insanların oluşturduğu kalabalık arasındaydık fakat hislerimiz, düşlerimiz, ruhumuz bulunduğu ortamdan çok daha uzaklarda dolaşırdı bazen; Sanki bir şeyleri arıyor gibiyiz.Kalabalık arasındaki kabuk olan bedenlerimiz, kendisine benzeyenlerle yakın kuruyor sürekli.

  Asla bir başkasıyla aynı şeyi hissedemeyiz. Birbirimizi sevsek ve kısa süreliğine olağan akışındaki zamanı farklı algılasak, içinde bulunmak zorunda kaldığımız kalabalıklardan kurtulabilsek, sadece ikimizin "bir" olduğunu düşünsek dahi asla aynı şeyi eşit derecede hissedemeyiz. Sevgi, anlamı boşaltılan bir kelime oldu artık. Halbuki, gerçekten bizi seven biri olmasa, sevdiğimiz birisi olmasa birkaç kaç litre kan, bir torba kemik ve etten başka hiçbir şey değiliz.

Hiç kan bağımızın bulunmadığı kişileri sevebiliriz çünkü hırpalanmadıkça kalp cömerttir. Bir mucize olur da, sevgimize, karşımızdaki de kendi hisleri ile selam verebilse bile mutlaka bir tarafın hissi ağır basacaktır. Çünkü farklı duyu eşiklerimiz var.

  Her şey bizim anlamlandırmamzla ilgili değil midir? Tam şu anda ölsek bu sorunların ne anlamı  kalacak mesela?  En sevdiğimiz elbise  biz sevmezsek  diğerlerinden farklı değil. En güzel bulduğumuz insan, biz güzel bulmadığımız sürece sıradan. Etrafımıza anlam katan ve bir şeyleri değerli ilan eden, biziz. Kalabalıklara da tenhalara da biz anlam yüklüyoruz. 

 Bazen, yalnız kalmayı daha anlamlı buluruz. Çünkü birilerini hayatımıza almak, o kişilerle anlarımızı, zamanımızı paylaşmaktır. O kişileri yaşamımıza kabul etmektir. Oysa  kabul etmek için önce tanımak gerekir. Birbirimizi gerçekten tanıyabilir miyiz? İnsan duygularının değişkenliği söz konusuyken? Yahut konu aşk olduğunda,  hoşlantıları aşk ile karıştırıp aşk zannettiklerimizin acısını çekmiyor muyuz? Birbirinin görünüşünü beğenip sevgili olanlar kendilerini aşık ilan ediyor. Bu sevmeyi unutmuş toplulukta nasıl sevgili olunur sahi?

Kendini topluma ait hissetmeyenler artıyor. İçimizde bastırdığımız duyguların feryatları bir boşluk kazıyor yüreklerimize, düşündükçe ağlayasımız gelen. Bizde göller var, içimizde birikmiş göz yaşlarımız. Bir de o göllerin can verdiği çiçekler var. Bizde yağmur var; arkasından gökkuşağı getiren. Bizde hem karanlık, hem de aydınlık var. Nefes aldığımız sürece, ışık var.

Kafamızdaysa içinde her şeyin bambaşka olduğu güzel bir dünya can buluyor. Yazmayı da bu yüzden sever ya insan; dünyasını somutlaştırmak için. Hepimiz düşlerimiz ile yapılandırdığımız bir dünyaya sahibiz. İnsanlık fazlasıyla bencil. Benciliz. Bir şeyi sevme kriterimiz onunla mutlu olma oranımızla eş. Kafamızın içinde özenle dokuduğumuz ve hayallerimizi sakladığımız o dünyayı sevme nedenimiz, orada her şeyin istediğimiz gibi olması değil mi? Oysa, gerçeklikte işler istediğimiz, planladığımız gibi gitmeyebilir. İçimizde olan dünya ile içinde olduğumuz dünya çakıştığında hissediyoruz duyguları; sevinci, heyecanı ya da acıyı. Bu yüzden gelmez mi zaten hayal kırıklıkları?