Kadrajdaki Dünyalar | 6. Kare: Kalbin Aynası

Kadrajdaki Dünyalar'ın 6. Bölümü | Çocukluğundan beri fotoğrafçılıkla uğraşan ve bu alanda lisans eğitimi alan Göksel'in çektiği fotoğrafları paylaştığı "kadrajdakidunyalar" isimli bir sosyal medya hesabı vardır. Genç fotoğrafçı bir gün fotoğraf çekimi için gittiği Kadıköy'de eve dönmeden önce bir kafeye oturur, bu kafede sahne alan gencin fotoğraflarını çeker ve sonrasında bir tanesini hesabında paylaşmaya karar verir. Fotoğrafı paylaştığı günün akşamında mesaj kutusuna düşen bir mesaj her şeyi değiştirmek üzeredir.

Kadrajdaki Dünyalar | 6. Kare: Kalbin Aynası

Gözler kalbin aynasıdır, derler. Gözlerin insanın içinden, kalbinden, ruhundan ne geçiyorsa onu dürüstçe yansıttığına; yalan söylemediğine inanılır. Gözler ruhun en çıplak hâlidir, orada maskeler yoktur ve tüm duygular olduğu gibidir.

Gözleri ilk kez birleşen bu iki gencin bakışları da ruh hâllerini birebir yansıtıyordu. Şaşkınlık ikisinin gözlerinde de ev sahibiydi; Gökhan neler olduğunu anlamaya çalışırken ortaya çıkan şaşkınlık ifadesiyle genç kadına bakıyordu, Göksel de tüm akşam bir köşede sessizce oturduktan sonra çıkışta onunla karşı karşıya gelmenin yarattığı şaşkınlık ifadesiyle genç adama bakıyordu.

“Gök,” diye düşündü Gökhan. “Fotoğrafçı.”

Genç adamın kaşları çatılırken bakışlarındaki şaşkınlık yok oldu ve yerini sorgulayıcı bir ifade aldı. Karşısındaki sarışın kadın kendi yaşlarında olan son derece genç biriydi. O hesabın sahibi hakkında kafasında farklı tiplemeler yaratmış olsa da hiçbirinde şu an karşısında olan gencecik, sarışın, mavi gözlü ve güzel bir kadını düşünmemişti.

Her biri bir saat gibi hissettiren birkaç saniyenin ardından bakışlarını kaçıran kişi Göksel oldu. Genç kadının yapmak istediği şey arkasını dönüp bir an önce buradan uzaklaşmaktı. Yapmaması için hiçbir neden yoktu ama gitmek istediğinde sanki ayakları olduğu yere çakılmış gibi hissetti.

“İyi akşamlar,” dedi Gökhan. Onun gitmek istediğini vücut dilinden anlayan genç adamın onu durdurmak için aklına gelen ilk şey bu oldu.

Göksel bakışlarını yeniden ona çevirdiğinde dikkatle yüzüne bakan kahverengi gözlerle karşılaştı. Çok koyu renkli olmayan sık ama kısa kirpiklerle çevrili bu açık kahverengi gözler arkadaş canlısı bakıyordu.

“İyi akşamlar,” diye karşılık verdi Göksel. Onu konuşmaya iten şeylerin ne olduğunu anlamıştı ve onun yüzündeki bu merak genç kadını konuşmaya devam ettirdi: “Performansınız çok güzeldi.”

“Teşekkür ederim,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Beğenmenize sevindim.”

Bu konuşma ikisi için de son derece tanıdıktı. Aynı cümleleri bundan birkaç hafta önce de söylemişlerdi. İlk seferde aralarında kilometreler vardı ve konuşmayı sosyal medya üzerinden gerçekleştirmişlerdi; şimdiyse karşı karşıya duruyorlardı ve Göksel anonim kimliğinden çok uzaktaydı.

“Kafeye ilk kez geldiniz sanırım,” dedi Gökhan temkinle. “Uzun zamandır burada sahne aldığım için düzenli müşterileri tanırım, sizi ise ilk kez görüyorum.”

Göksel onun amacının ne olduğunu hemen anladı: Genç adam kendisinin ağzını arıyordu. Genç kadının dikkatini çeken asıl şeyse genç adamın “Gök” ve fotoğrafçı ayrıntılarını hatırlaması ve karşısındaki kadının @kadrajdakidunyalar hesabının sahibi fotoğrafçı olup olmadığını anlamak için girişimde bulunması oldu.

“Aslında ikinci gelişim,” diye cevap verdi Göksel. Devam etmeden önce derin bir nefes aldı. “Geçtiğimiz ay da gelmiştim. Sizin fotoğrafınızı çekip hesabında paylaşan fotoğrafçıyım. Hatırlıyorsunuzdur belki, konuşmuştuk.”

Genç kadın gerilse de bunu belli etmeme konusunda son derece başarılı davrandı. Gökhan’sa duyduğu bu cümle karşısında kaşlarını kaldırıp gözlerini de biraz açtı. Karşısındaki kadın gerçekten de o fotoğrafçıydı, @kadrajdakidunyalar isimli sosyal medya hesabının sahibiydi.

Gizemli fotoğrafçı şu an kanlı canlı karşısında duruyordu.

“Hatırlıyorum elbette,” dedi Gökhan. “Gerçekten muhteşem bir fotoğraftı.”

“Teşekkür ederim,” diyen Göksel konuşmanın başından beri ilk kez gülümsedi. Buna karşılık olarak Gökhan da gülümsedi.

“Görünüşe göre yolunuz bu taraflara tekrardan düşmüş,” dedi Gökhan birkaç saniye sonra. “Yanlış hatırlamıyorsam Kadıköy’e çok sık gelmediğinizi söylemiştiniz.”

“Evet, aynen böyle söylemiştim,” diye onayladı Göksel. Onun ayrıntıları hatırlamasına şaşırdı. “Arkadaşlarımla cumartesi gecesini bu taraflarda geçirmek istedik. Biliyorsunuz ki Kadıköy bunun için çok uygun bir yer.”

“Kesinlikle öyle. Umarım sizin için keyifli bir akşam olmuştur.”

“Fazlasıyla keyifliydi. Geçen sefer kafenin ambiyansını ve müşterilerini beğenmiştim, bugün için de arkadaşlarımla burada karar kıldık. Kadıköy’de fazlasıyla mekân olsa da düzgün bir yer bulmak son derece zor.”

“Haklısınız. Şehir kalabalık olunca binbir çeşit insan oluyor, hâliyle insan da huzurla oturup keyifli vakit geçireceği yerler arıyor. Parça bu konuda çok iyidir; alkol olmadığı için sarhoş derdi yok, müşterilerin çoğu da üniversite öğrencileri ve temiz gençler.”

“Evet, güzel bir yer gerçekten.”

Birkaç metre öteden onların sohbetini dinleyen Ahsen kulaklarına inanamıyordu. Göksel’le Gökhan konuşmuştu ve Gökhan’ın o meşhur fotoğraftan haberi vardı. Sorun şuydu ki Ahsen’in bundan haberi yoktu, Göksel ona bunu anlatmamıştı. Böyle bir şeyi ondan gizlediği için Ahsen’in gazabı onu bekliyordu.

“Bu arada,” dedi Gökhan yine son derece temkinli bir şekilde. “Adınız Gök mü?”

“Göksel,” diyen genç kadın gülümser gibi oldu. “Arkadaşlarım genelde kısaca Gök der, lakabım sayılır.”

Bu tanıdık cümle karşısında Gökhan’ın yüzünde bir gülüş oluştu. Genç adamın orta büyüklükteki beyaz dişleri yüzünü inci gibi süslerken gözleri de biraz kısıldı ve çevresi kırıştı. Çocuksu gülüşü şirindi.

“Ben de Gökhan,” derken gülümsemeye devam etti ama hemen devamında ciddileşti: “Adının kısaltması ve lakabı Gök olan bir başka kimse. Tanıştığıma memnun oldum, Göksel.”

Genç adam ona elini uzattığında Göksel kendisine uzatılan ele baktı. Oval şeklinde düzgünce kesilmiş pembe tırnaklarla uzun ince parmaklara sahip bu kılsız beyaz el son derece temiz, bakımlı ve zarif görünüyordu. Parmaklarına taktığı yüzükler de ona şıklık katmıştı.

“Ben de tanıştığıma memnun oldum,” deyip onun elini tuttu ve onunla tokalaştı genç kadın. “Gökhan.”

Göksel hızlı bir tokalaşma yapmayı düşünse de Gökhan onun elini uzun parmaklarıyla kavradığında aceleci davranmadı. Gökhan’ın eline göre daha küçük olan eli onun sıcak elinin arasında birkaç saniye durduktan sonra genç kadın elini kendine doğru çekti, Gökhan da parmaklarını açıp onu serbest bıraktı.

“Bu kadar genç olmanızı beklemiyordum,” dedi Gökhan dürüstçe. “Fotoğraflarınız son derece profesyonel olduğu için daha büyük olduğunuzu düşünmüştüm.”

“Teşekkür ederim,” dedi Göksel bunu duymaktan memnun olduğunu belli eden bir sesle. “Fotoğrafçılık alanında eğitim almanın çok şey kattığını söyleyebilirim.”

“Öğrenci misiniz?”

“Evet, Yıldız Teknik Üniversitesinde Fotoğraf ve Video bölümünde son sınıf öğrencisiyim.”

“Video alanında da eğitim alıyorsunuz demek? Bölümün adını ilk kez duydum ama kulağa fazlasıyla havalı geliyor.”

“Sadece iki üniversitede olduğu için ilk kez duymanız normal. Fotoğrafçılık ve video alanında eğitim veren üniversite sayısı oldukça az.”

“Genel olarak sanat alanında eğitim veren üniversite sayısı ve kontenjanları az,” dedi Gökhan, bu durumun canını sıktığını belli eden bir ifadeyle. “İnsanımız sanatı hor gördüğü, çocukları da bu alanda eğitim almasın istediği için maalesef bu alanlara talep çok az oluyor.”

“Çok haklısınız. Yeni nesille beraber bu durumun düzeleceğini umuyorum. Gençler arasında sanata ilgi duyan fazlasıyla kişi var ve bir şekilde ailelerine bunu kabul ettirenlerin sayısı da zamanla artacaktır diye düşünüyorum, böyle olmasını da diliyorum.”

Gökhan’ın yüzünden hüzünlü bir ifade geçti. Çok hızlı beliren ve aynı hızla kaybolan bir ifadeydi ama Göksel bunu fark etti ve bu gözlerini kısmasına neden oldu.

“Ben de böyle umuyorum,” diyen genç adam içtenlikle gülümsedi. Göksel az önceki ifadeyi kendisinin uydurmuş olabileceğini düşündü. “Ben de konservatuvar öğrencisiyim bu arada, İstanbul Üniversitesinde okuyorum ve sizin gibi son seneme geçmiş bulunmaktayım.”

“Eğitimli olduğunuz belli oluyor,” dedi Göksel bu bilgiyi zaten bildiğini hiç çaktırmadan. “Gitar dalında mı eğitim alıyorsunuz?”

“Evet ve teşekkür ederim.”

İkili arasındaki sohbetin derinleştiğini fark eden Ahsen kenarda durmak yerine konuşmaya dahil olmaya karar verdi ve onlara yaklaştı. İkisinin bakışları da ona döndü.

“Merhaba,” dedi Ahsen Gökhan’a bakarak. “Performansın çok güzeldi, özellikle son parça efsaneydi.”

“Merhaba,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Teşekkür ederim. Keyif aldıysan amacıma ulaştım demektir.”

“Kesinlikle aldım. Gök’ün önerilerine her daim güvenirim, bu sefer de beni şaşırtmadı.”

Ahsen’le beraber Gökhan da Göksel’e bakınca genç kadın utandığını hissetti. Kendisine bakan bu iki çift kahverengi göz karşısında utangaçça gülümsedi.

“Çok incesin,” dedi Göksel. “Seni de biraz beklettim, kusura bakma.”

“Hiç sorun değil,” dedi Ahsen içtenlikle. Sorun onu bekletmesi değildi, sorun Gökhan’la konuştuğundan ona bahsetmemesiydi ve Ahsen bunun hesabını soracaktı. “O meşhur fotoğraf üzerinde konuştuğunuza kulak misafiri oldum.”

“Meşhur,” diyen Gökhan gülümsedi. “Beğeni sayısına bakacak olursak gerçekten de meşhur sayılır. Son baktığımda bin 600’ü geçmişti. İçinde olduğum bir fotoğrafın bu kadar büyük kitlelere ulaşacağı aklımın ucundan bile geçmezdi ama fotoğrafın bu kadar sükse yapmasına çok sevindim.”

En azından profilimde gezindiğini itiraf etti, diye düşündü Göksel.

“Çok güzel bir his olsa gerek,” dedi Ahsen.

“Evet, öyle,” deyip Göksel’e baktı Gökhan. “Bir fotoğrafçı için de fotoğrafının bu kadar kişiye ulaşıp beğenilmesi eşsiz bir his olmalı.”

“Haklısın,” dedi Göksel. Teklifsiz konuştuğunu fark etse de Gökhan’ın Ahsen’le senli benli konuşmasından yola çıkarak sorun olmayacağını düşünüp devam etti: “Hem diğerlerinden hem de fotoğrafını çektiğin kişiden olumlu geri dönüşler almak eşsiz bir his. Severek yaptığın bir işin diğerlerinden de takdir görmesi çok değerli.”

Gökhan ona anlayışla baktı. Genç kadının bahsettiği durumu çok iyi biliyordu. Bu hayatta severek yapılacak şeyler kolay bulunmuyordu, onu bulup hayatının bir parçası hâline getirmekse çok daha zordu ama insan bunu başarabildiğinde ve bu konuda çevresinden de olumlu geri dönüşler aldığında, motive edici şeyler duyduğunda küçük bir çocuk gibi seviniyordu.

“Gerçekten çok kıymetli,” diye ona katıldı Gökhan. “Seni çok iyi anlıyorum.”

İkili birbirine gülümserken Ahsen dudaklarını aşağı kıvırıp onlara baktı. İkisinin yüzünde de aynı hisleri paylaşan iki insanın sahip olduğu anlayış ifadesi vardı. İnsanları birbirine yaklaştıran şey de bu anlayış duygusuydu.

“Bu arada ben Gökhan,” diyen genç adam Ahsen’e döndü. “Az önce Gök diye seslendiğinde üstüme alınıp sana bakma sebebim benim arkadaşlarımın da bana Gök diye seslenmesi.”

“Hadi ya,” dedi Ahsen kaşlarını kaldırarak. “Tesadüfe bak. Ben de Ahsen; tanıştığıma memnun oldum, Gökhan.”

“Ben de öyle, Ahsen.”

Tokalaştılar.

“Burada düzenli mi çıkıyorsun?” diye sordu Ahsen.

“Evet,” diye onayladı genç adam. “Çok önemli bir işim olmadıkça her cumartesi akşamı buradayım. Sahne almaya bayılıyorum, bana kalsa her akşam gelirim ama asıl işim ve okulum buna ne yazık ki zaman bırakmıyor.”

“Asıl işin mi?” dedi Göksel. “Başka bir yerde mi çalışıyorsun?”

“Evet, bir müzik mağazasında satış danışmanlığı yapıyorum. Okul varken yarı zamanlı, yaz tatilinde de tam zamanlı çalışıyorum. Haftada bir gün de buradayım işte.”

“Konservatuvar okuyordun değil mi?” diyen kişi Ahsen oldu. Gökhan başını salladı. “Hem konservatuvar hem müzik mağazası hem de canlı müzik… Yürüyen bir müziğe dönüşmüşsün adeta.”

“O hâlde dönüştüğüm şeyden ziyadesiyle memnun olduğumu söylemem gerekir,” dedi Gökhan gülerek. “Sen ne yapıyorsun?”

“Öğrenciyim ben de.”

“Ne okuyorsun?”

“Boğaziçi Üniversitesinde İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim.”

“Ne güzel. Memnun musun bölümünden?”

“Son derece. Büyük bir edebiyatsever olarak aşkla okuyorum. Oldukça zor bir bölüm, ilk senemde puanlarım çok düşük gelince yapamayacağımı düşünüp bırakmak bile istemiştim ama yaz tatilinde güzelce kafamı dinleyip ikinci seneye zinde bir kafayla ve düzenli bir çalışma programıyla başlayınca puanlarım bir anda yükseldi. Artık son sınıfım, önümüzdeki seneyi de sağ salim atlatıp yazın mezun olmak istiyorum. Ayaküstü tüm eğitim hayatımı anlattım, kafa şişirdiysem affola.”

“Kesinlikle şişirmedin. Edebiyat okumanın zor olduğunu başka kişilerden de duymuştum, onlar da dediklerine benzer şeyler söylemişlerdi. Üniversite genel olarak zor, sevmediğin bir bölümü okumak da bu dönemi işkenceye çeviriyor ama senin de dediğin gibi severek okuyunca insan tüm zorluğuna katlanıyor hatta zorluğunu bile seviyor. Konservatuvar okumak da zor ama zorluğuna bile âşığım.”

“Seni çok iyi anlıyorum.” Ahsen, Göksel’e döndü. “Bu konuda sen de bizimle aynı fikirdesin, değil mi Gök?”

“Öyleyim,” diye onayladı Göksel. “Okuduğun bölümü severek okumak çok güzel bir şey, herkese nasip olmasa da bu şansa sahip insanlar olarak kıymetini de biliyoruz diye düşünüyorum.”

“Kesinlikle.”

“Bilmemiz de gerekir,” dedi Gökhan Göksel’in gözlerinin içine bakarak. Genç kadının gök mavisi rengindeki gözleri inanılmaz güzeldi. Genç adam bu gözlerin onun ismine ilham olup olmadığını merak etti. “Ülke şartlarında ve mevcut eğitim sisteminde öğrenciler rüzgârda uçan bir yaprak gibi oradan oraya savruluyor, yolunu bulmak isterken tamamen kayboluyor. Neyse, bunlar derin konular ve ayaküstü konuşulacak meseleler değiller.”

“İki konuda da haklısın,” dedi Göksel. Bir anlığına Ahsen’e baktı. İkili gözleriyle anlaşıp gitme konusunda hemfikir oldu. “O zaman biz yavaştan gidelim.”

“Tanıştığıma çok memnun oldum,” dedi Gökhan. Konuşmanın devam etmesini içten içe diliyordu ama ortama ayak uyduracaktı. “Fotoğraf için hazır yüz yüzeyken bir kez daha teşekkür edeyim. Fotoğrafı bütün arkadaşlarım da çok beğendi hatta şu an hesabımdaki gönderiler arasında en fazla beğeniye sahip olan fotoğraf.”

“Asıl ben teşekkür ederim ve bunu duyduğuma çok sevindim.”

Göksel bunu da zaten biliyordu ama hiç çaktırmadı. Fotoğrafın altına gelen yorumların hepsini tek tek okumuştu, övgü dolu o yorumlar genç fotoğrafçıyı çok sevindirmişti ve motive etmişti.

“Ben de tanıştığıma memnun oldum,” dedi Göksel bir süre sonra. “Sana iyi akşamlar dilerim.”

İkili tokalaştıktan sonra Gökhan Ahsen’le de tokalaştı.

“Kendine iyi bak,” dedi Ahsen.

“Siz de kendinize iyi bakın,” diye karşılık verdi Gökhan. “İyi akşamlar.”

Genç adam onlara gülümsediğinde kızlar da ona gülümsedi, ardından sokağın başına doğru yürümeye başladılar. Göksel’le Ahsen Göksel’in ailesinin arabasına ilerlerken Gökhan onlara bakıyordu. Göksel’in Hyundai marka beyaz arabanın şoför koltuğuna, arkadaşının da yolcu koltuğuna oturmasını seyretti. Arabanın ön tarafı bulunduğu tarafa baktığı için ikiliyi çok rahat görüyordu. Göksel çantasını arka koltuğa bırakırken, emniyet kemerini takarken, anahtarı takıp aracı çalıştırırken ve ellerini direksiyona götürüp arabayı hareket ettirirken bakışlarını genç kadından ayırmadı. Gaza basıp yola koyulan Göksel kafenin önünden geçerken Gökhan’a baktı ve genç adamla göz göze geldi. Kafenin önünden geçtiği iki saniye boyunca gözlerini kendisine bakan kahverengi gözlerden ayırmadı, o kahverengi gözler de kendisinin mavi gözlerinden ayrılmaya niyetli değildi. Birbirlerinin görüş açısından çıkana kadar kenetli kalan gözler bu geceye nokta koyan şeylerdi, aynı zamanda bir sonraki cümleyi başlatacak olan hamle de onlardı.

Önüne dönen Göksel’in bakışları bir anlığına dikiz aynasına gittiğinde hâlâ aynı yerde duran Gökhan’ın arkalarından baktığını gördü.

“Demek onunla konuştun ama bana anlatmadın!” diyen Ahsen’in sesiyle ona döndüğü sırada arkadaşı onun kolunu çimdikleyince acıyla inledi. “Bir de, ‘Acaba fotoğraftan haberi olsaydı ne düşünürdü?’ dediğim zaman utanmadan fikirler yürüttün, sanki çocukla konuşmamış gibi.”

“Canımı yaktın,” diyen Göksel eliyle onun çimdiklediği yeri okşadı. “Araba kullanıyorum yahu.”

“Başlatma şimdi arabana da dökül. Ne zaman ve nasıl konuştunuz?”

“Fotoğrafı paylaştığım günün akşamında konuştuk. Benden fotoğrafı kendi hesabında da paylaşmak için izin istemişti, ben de paylaşabileceğini söyledim. Olay bundan ibaret, abartılacak bir yanı olmadığı için anlatmadım.”

“Çocuğa Kadıköy’e sık gelmediğini bile söylemişsin.”

“Bana kafeye düzenli mi geldiğimi yoksa yolumun ilk kez mi düştüğünü sorduğunda yolumun ilk kez düştüğünü, Kadıköy’e çok sık gitmediğimi söyledim. Laf arasında olan bir şeydi, hatırlaması onun bileceği iş.”

“Orası öyle ama yine de bana anlatman gerekirdi.”

“Öğrendin işte,” diye geçiştirdi Göksel. “Yüz yüze de tanışmış olduk. Hem sen niye Gök diye bağırdın ki? Bilerek yaptın değil mi?”

“Evet, bilerek yaptım. Belki çocuğun dikkatini çekersin, sohbet edersiniz ve ona fotoğraftan bahsedersin diye düşündüm. Tabii çocuğun fotoğraftan çoktan haberi olduğundan, kendi hesabında bile paylaştığından ve adının Gökhan olduğundan haberim yoktu. Gök, diye bağırdığımda bana doğru öyle bir döndü ki sanki ona seslenmişim gibiydi. O an şaşırmıştım ama şimdi nedenini anlıyorum.”

Göksel gülümseyerek başını iki yana salladı. Ara sokaktan caddeye çıkarken sessiz kaldı, aracı caddedeki araçların arasına sokup yolda ilerlemeye başlayana kadar geçen birkaç saniyede de sessizliğini korudu.

“Benim o fotoğrafçı olduğumdan şüphelendiği için konuştu,” diye cevap verdi. “Elimde bir fotoğraf makinesi vardı, bana Gök diye seslenmiştin ve onun fotoğrafını çektiğim kafenin önündeyim; hâliyle o fotoğrafçı olabileceğimi düşündü ve öğrenmek istedi. Söyleme taraftarı değildim fakat artık karşı karşıya gelince ve konuşunca söylemek en doğrusuydu.”

“İyi birine benziyor,” dedi Ahsen omuz silkerek. “Ben sevdim. Kibar, güler yüzlü ve hoşsohbetti; üstelik konservatuvar öğrencisi. Çekici bir havası olduğunu da kabul etmek gerekir.”

Ahsen, Göksel’e anlamlı bir bakış attı. İkisinin arasındaki enerjiyi ve çekimi hissetmişti.

“Ben de negatif bir enerji almadım,” dedi Göksel arkadaşına bakarak. “Dediğin gibi iyi birine benziyor.”

“Sayesinde çok keyifli bir akşam geçirdik. Müzisyenliği müthiş, virtüöz denecek kadar iyi ve sadece yirmilerinin başında. Bundan on sene sonra nasıl bir noktaya gelecek acaba? Kim bilir, belki çok ünlü bir müzisyen olur ve biz de kariyerine şahit oluruz. Kafeyi de çok beğendim, bir ara yine gidelim.”

“Benim için de keyifli bir akşamdı ve genç hakkında söylediklerine de katılıyorum. Kafeye de gideriz elbette, ne zaman istersen bebeğim.”

Ahsen ona öpücük attı.

“Sinirin geçti mi?” diye sordu Göksel. “Saçımı başımı yolmayacak mısın?”

Ahsen başını koltuğa yaslayıp kahkaha attığında Göksel de güldü.

“Yolmamı istiyorsan yolarım,” dedi Ahsen. “Ama bence son derece güzel, keyifli ve eğlenceli bir akşamın sonunda saçlarının yolunmasını istemezsin.”

“Aslına bakarsan hiçbir zaman bunu istemem.”

İkili yine gülüştüğünde bu önceki seferden daha sesli oldu.

“Bu yüzden ayağını denk al kızım,” dedi Ahsen. Göz kırptı. “Goygoy bir kenara, gencin çaldığı son şarkıyı araştıracaktım.” Çantasından telefonunu çıkardı. “Ben de müzisyeni oynarım şimdi diye bir cümle geçiyordu değil mi parçada?”

“Evet.”

Ahsen arama motoruna bu cümleyi yazıp ara tuşuna dokunduğunda aradığı şarkıyı buldu.

“Yavuz Çetin’in bir şarkısıymış,” dedi ekrandakilerini okurken. “Adı da Oyuncak Dünya imiş.” Ekranı aşağı kaydırdığında şarkının sözlerinin yazdığını gördü, biraz altta da hakkında bölümü vardı. “Yuh! 2001 yılında çıkmış. Şarkı neredeyse bizimle yaşıt.”

“Yavuz Çetin ismi tanıdık geliyor,” dedi Göksel. “Kim olduğuna bakar mısın?”

“Bakayım,” diyen Ahsen bu sefer müzisyeni aradı. Kısa bir süre yazanlara göz gezdirdi. “1970 doğumluymuş, müzisyen ve gitarist olduğu, iki tane de albüm çıkardığı yazıyor. 2001 yılında intihar etmiş.”

Arkadaşının söylediği son cümle Göksel’in kafasında bir ampul yaktı. “Köprüden atlayarak mı intihar etmiş?”

“Adamla ilgili hatırladığın ayrıntı bu mu gerçekten? Dur ona da bakayım. Herkes neden öldüğünü merak etmiş olacak ki kullanıcılar bunları da sordu kısmındaki en başta yazan soru bu.” Ahsen orada yazanları da hızlıca okudu. “Adamla ilgili hatırladığın ayrıntının bu olmasına mı yoksa doğru hatırladığına mı üzülsem bilemedim şu an. Kendisine yoğun depresyon teşhisi koyulmuş, bir hafta hastanede tedavi görmüş ve iyileştiği söylenerek taburcu edilmiş; 15 Ağustos 2001 günü de Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak intihar etmiş. Çok gençmiş, üzüldüm. Biz de şu an tam olarak Boğaziçi Köprüsü’ne gidiyoruz.”

“Bir haftalık tedavi sonrası iyileştiği mi söylenmiş?” dedi Göksel kaşlarını kaldırarak. “Yoğun depresyon bir haftada iyileşen bir hastalık mıymış yahu? Hiçbir uzmanlığım yok ama kulağıma pek mümkün gelmedi açıkçası.”

“Bana da pek oluru varmış gibi gelmedi ama uzmanlığım olmadığı için yorum yapmayacağım. Sen bu ayrıntıyı nereden biliyorsun?”

“Birkaç yerde kendisiyle övgüyle bahsedildiğini okumuştum, o arada intiharını da okumuş olmalıyım.”

Ekranda yazanları okuyan Ahsen, “Kendisinden gitarın virtüözlerinden biri diye bahsetmişler,” dedi. “Blues söylüyormuş. Hiç dinlemediğim için tanımamam normal ama epey efsane birine benziyor, Oyuncak Dünya’yı bir de kendisinden dinleyelim bakalım.”

Göksel radyodan Oyuncak Dünya’yı açtı. Daha dakikalar önce duydukları gitar girişini yeniden duydular. Şarkı başlar başlamaz insana hüznü hissettiriyordu. Kısa bir girişten sonra Yavuz Çetin’in sesi duyuldu. Çetin de şarkıyı duygu dolu bir sesle okuyor, dinleyiciye bir şeyler anlatıyordu. Tıpkı Gökhan gibi.

Göksel arabayı anayola sürerken ikili hiç konuşmadan şarkıyı dinledi. Yoruldukları için konuşmaya hâlleri pek kalmamıştı ama dinledikleri şarkının güzelliği de onları sessizliğe iten önemli bir etkendi. Şarkının sözleri iki genç kadını da geçmişe, çocukluklarına götürmüştü ve onlara eskiyi hatırlatıp onları düşünmeye itmişti. Şarkıda bahsi geçen oyunbozanları tanıyorlardı; diğer çocukları üzen ve oyunun kurallarını bozan o mızıkçılar her ortamda olurdu ve herkes hayatında bir kez de olsa onları tanırdı.

Şarkının sözlü kısmı bittiğinde ikisi de neyin geleceğini çok iyi biliyordu.

“Çok güzel şarkıymış gerçekten,” dedi Göksel. “Dinleyeceğim şarkılar arasına eklendi.”

“Ben de dinlerim,” diye ona katıldı Ahsen. “Sanırım hayatımda ilk kez Blues türünde bir şarkı dinledim ve sevdim. Bu akşam her konuda verimli oldu.”

Gitar solosu kısmını dinlerken yine sessiz kaldılar. Yavuz Çetin bu ülkenin en iyi gitaristlerinden biriydi ve bu şarkıdaki gitar performansı da olağanüstüydü.

“Kulaklarım,” diyen Ahsen elleriyle kulaklarına dokundu. “Kutsandılar.”

Göksel kahkaha attı.

“Bu gitar çalmak değil; bu artık gitarın kendisi olmak, gitara dönüşmek,” diye devam etti Ahsen. “Gerçekten çok üst düzey bir gitaristmiş ve bunca zamandır dinlemediğim için çok eksik hissediyorum şu an. Gökhan’ın hakkını da yememek lazım, bu kadar zor bir parçayı kusursuz çalmak her babayiğidin harcı değildir; çocuk sahneyi yıkıp geçti.”

“Adamdan virtüöz diye bahsetmelerinin bir sebebi olmalıydı,” dedi Göksel arkadaşına kısa bir bakış atıp. “Geç olsun güç olmasın güzelim. Gökhan konusunda da haklısın, bu akşam saygımı kazandı. Tabii bu onun için hiçbir anlam ifade etmiyordur ama olsun.”

“Senin gibi bir müzikseverin saygısını kazanmak gayet de anlam ifade edecek bir şey. Müzik konusunda ne kadar bilgili olduğunu çok iyi biliyorum, aynı zamanda ne kadar seçici olduğunu da. Bir şeyi beğendiysen o şey gerçekten güzeldir.”

“Teşekkür ederim güzelim,” deyip onun yanağından makas aldı Göksel. “Beni onurlandırdın.”

“Gerçekleri söyledim yalnızca.”

İkili Fatih’e olan yolculukları boyunca şarkılar dinledi, onlara eşlik etti ve arabanın içinde adeta mini bir konser verdi. Trafik her cumartesi akşamı olduğu gibi yoğundu, saatlerini de yolda geçirdiler ama en nihayetinde gece yarısında Fatih’e ulaşmayı başardılar. Ahsen Göksel’e göre biraz daha güneyde oturuyordu, Göksel avcunun içi gibi bildiği ara sokaklarda arabayı sürüp Ahsen’in oturduğu sokağa geldi. Hızını iyice yavaşlatan Göksel, Ahsenlerin yaşadığı pembe boyalı apartmanın önünde aracı durdurdu.

“Kürkçü dükkânına geri döndüm,” diyen Ahsen başını uzatıp oturdukları apartmana baktı. “Salonun lambası yanıyor, bu da demek oluyor ki bizimkiler uyumamış ve beni bekliyor.”

“Yüksek ihtimalle benimkiler de uyumamıştır,” dedi Göksel. “Onlar da haklı. Ülke o kadar tehlikeli bir yere dönüştü ki evdeki her birey eve sağ salim dönmeden herkes diken üstünde oluyor.”

“Ah ah, hiç açma bu konuyu. Çok doluyum, konuşmaya başlarsam susmam. Bu akşam da başımıza bir şey gelmeden sağ salim eve döndüğümüz için şanslıyız. Sen de dönüş yolunda çok dikkatli ol, eve varınca da haber et.”

“Tamam bebeğim, ederim.”

İkili vedalaştıktan sonra Ahsen arabadan indi. Göksel camı açıp onun apartmana ilerlemesini izledi. Kapının önünde duran Ahsen zile bastıktan sonra arkasını dönüp Göksel’e baktı.

“Hadi git sen,” dedi başıyla sokağı işaret ederek.

“Eve girdiğini göreyim de gideceğim,” dedi Göksel. “İçim rahat etsin.”

“Senin içini yerim sarı civciv.”

Apartman kapısı otomatiğe basılarak açıldı.

“Aha açtılar,” dedi Ahsen. “Ben giriyorum, sen de dediğim gibi dönüş yolunda dikkatli ol ve eve varınca haber et.”

“Annenlere selamlarımı söylersin. Öpüyorum hepinizi.”

“Aleykümselam.”

Ahsen apartmana girdiğinde Göksel de gaza basıp yeniden yola koyuldu. İleriden sola dönüp yukarı doğru çıkmaya başladı. Saatler gece yarısını geçtiği için ara sokaklarda in cin top oynuyordu. Göksel akşam vakitleri araba sürmeyi çok sevse de son birkaç aydır etrafta gezen tekinsiz tipler arttığı için eskisi kadar kendini güvende hissetmiyordu. Kapıları kilitlediğine emin olduktan sonra fonda çalan şarkıyı değiştirdi. Cigarettes After Sex adlı çok sevdiği grubun Opera House adlı şarkıları çalmaya başladığında sesi yükseltti. Bu parçayı çok seviyordu, araba sürerken dinlemeye de bayılıyordu.

Hızını yavaş tutan Göksel sokak lambalarının sarı ışıklarıyla aydınlanan sokaklardan geçerken çalan şarkıyı dinleyip bugünü düşündü. Fazlasıyla eğlendiği ve keyifli vakit geçirdiği bir gün olmuştu. Genç kadın için bir kez gelinen bu kısa hayatta güzel anılar biriktirmek en önemlisiydi. Hayatı kumbaraya benzetecek olursa güzel anılar o kumbaranın içine attığı şeylerdi ve güzel anılar paralardan çok daha değerliydi. Bundan yıllar sonra geriye dönüp baktığında kumbarasının güzel anılarla dolup taştığını görmek istiyordu. Bugün de kumbarasına attığı değerli anılardan biri olmuştu ve bugünü her zaman güzel hatırlayacaktı.

Telefonu çalmaya başlayınca, hızını iyice düşürüp telefonuna uzandı. Arayan kişi babasıydı.

“Efendim?” diye açtı telefonu.

“Göksel, neredesin güzelim?” diye sordu babası. “Çok mu trafik var?”

“Ahsen’i eve bıraktım, geliyorum. Birkaç dakikaya evde olurum.”

“İyi bari. Gecikince merak ettim.”

“Merak etme canım, geldim sayılır. Köprü trafiği yine çok fenaydı ama oradan kurtulalı çok oldu.”

“Tamam bebeğim, dikkatli ol.”

“Evde görüşürüz.”

Göksel telefonu kapatıp hızını az önceki seviyeye getirdi. Mahalle arasından caddeye çıktığında şehrin kalabalığına geri döndü. Cadde, mahalle arasının aksine ışıl ışıl, gürültülü ve insanlarla doluydu. Kendi tarafındaki camı üstten biraz açıp ılık yaz havasının yüzüne çarpmasını sağladı. Rüzgâr yüzünden saçlarının bozulacağını biliyordu ama zaten eve gittiği için bunu umursamadan rüzgârı yüzünde hissetmek istedi. Özellikle deniz kenarında araba sürerken deniz havasının yüzünü okşamasını, tuz kokusunun ciğerlerini doldurmasını çok seviyordu.

Caddede biraz ilerledikten sonra yine mahalle arasına girdi ve doğruca kendi oturdukları sokağa sürdü. Oturduğu yer Ahsen’in oturduğu yere göre biraz daha merkezi ve hareketli olduğu için buradaki sokaklarda insanlarla araçlara rastladı. Apartmanların gölgesinde kalan tanıdık sokaklardan geçip kendi oturduğu krem renkli beş katlı apartmana ulaşmayı başardı. Şanslıydı ki hemen apartmanın önünde boş bir park yeri vardı, arabayı dikkatlice oraya park etti ve eşyalarını alarak araçtan indi.

 Uzun ve hâliyle yorucu bir gündü, genç kadın da yorulmuştu ve pijamalarını giyip yatağına uzanmak için sabırsızlanıyordu. Apartmana ilerleyip kapı şifresini girdikten sonra apartmanın içindeydi. Asansörün beşinci katta olduğunu görünce oflayarak onu bulunduğu kata, zemine çağırdı. Beşinci katta Emrah’la ailesi yaşıyordu, bu da demekti ki apartmana en son onlardan biri girmişti. Göksel bu kişinin Emrah olduğunu düşündü. Genç adamın arkadaş çevresi genişti ve özellikle hafta sonu akşamlarında onlarla dışarı çıkmayı seviyordu.

Asansör zemin kata ulaşınca Göksel asansöre bindi, dördüncü katın düğmesine bastı ve sırtını aynaya yasladı. Gökhan’ın kendisine bakan yumuşacık bir kahverengi tonundaki gözleri aklına gelince kaşlarını çattı. Bütün akşam boyunca onunla bir kez bile göz göze gelmemeyi başarmıştı ama Ahsen’in farklı planları vardı. Göksel yapı olarak biraz çekingen biri olduğu için insanlarla konuşma konusunda çok girişken sayılmazdı. Gökhan’la mesajlaştığında genç adam kendisini kafeye her zaman beklediğini, eğer fotoğrafçı olduğunu belirtirse onu hatırlayacağını söylemiş olsa da Göksel oraya gittiğinde sanki tüm bunlar yaşanmamış gibi davranmayı tercih etmişti. Akşamın sonuna kadar istediği de olmuştu, Gökhan’la göz göze bile gelmemişti ama çıkışta yağmura yakalanır gibi Ahsen’e yakalanmıştı. Gökhan kendisine hitaben konuştuğunda hâliyle ona cevap vermek zorunda kalmıştı ve konuşma ilerleyince, genç adamın da bir şeyleri anladığını görünce fotoğrafçı olduğunu dile getirmişti. O an çok gerilse de şu an onunla konuştuğu için memnun bile hissediyordu. Genç adam Ahsen’in de dediği gibi kibar, güler yüzlü ve hoşsohbet biriydi. Göksel ondan iyi bir enerji almıştı.

Asansörün kapıları açılınca, düşüncelerinden sıyrılıp asansörden çıktı. Annesini açık daire kapısında gördüğünde irkildi.

“Hoş geldin bebeğim,” dedi annesi Güzin. Kızını şöyle bir süzdü. “Epey yorgun görünüyorsun.”

“Çünkü epey yorgunum,” dedi Göksel. Çantasını annesine uzattı. “Ve hoş buldum.”

Genç kadın ayakkabılarını çıkarıp eve girdiğinde annesi onun yanağını öptü.

“Nasıldı bakalım günün?” diye sordu. “Neler yaptınız?”

İkisi birden salona ilerledi. Ailenin babası Engin de salondaydı. Göksel babasıyla da selamlaşıp onun yanağını öptü ve onun yanına oturdu.

“Çok güzel bir gün geçirdim,” dedi Göksel. “Kadıköy’e gittik. Biraz çarşısında gezdik hatta Ahsen’in de etkilemesiyle bir şapka aldım; Moda’ya inip sahilde oturduk ve dondurma yedik, akşam da canlı müziği olan bir kafeye geçip orada oturduk.”

“Ne güzel,” dedi annesi. “Kız kıza gezmek çok iyi gelmiştir.”

“Evet, geldi. Kızların da çok selamı var.”

“Aleykümselam,” dedi Engin. “Şapkanı göster bakalım.”

“Çantamda ve çantam da çok uzakta şu an. Sarı bir balıkçı şapkası, önünde beyaz bir papatya var.”

“Başka bir renk olması mümkün değil,” diyen annesi gülümsedi. Göksel’in sarı rengini ne kadar sevdiğini biliyordu. “Güle güle kullan bebeğim.”

“Güzel günlerde kullan,” dedi babası da. “Bir ara takar gösterirsin.”

“İkinize de teşekkür ederim ve gösteririm elbette. Siz neler yaptınız?”

“Ben tüm gün evdeydim,” dedi Güzin. “Baban da birkaç saatliğine mağazaya uğradı. Toplantın vardı değil mi hayatım?”

“Evet, toplantıya girip geldim. Anneni de akşam yemeğine götürdüm. Baş başa yemeğe çıkmayalı biraz olmuştu, arayı kapattık.”

“Çok iyi yapmışsınız,” dedi Göksel gülümseyerek. “Romantik akşam yemekleri güzel şeyler. Henüz bir tanesine gitmedim ama güzel olsa gerek.”

Annesiyle babası gülüştüler.

“Bir İstanbul beyefendisi hayatına girdiğinde sık sık çıkarsınız,” dedi babası. “Gençken böyle randevuların tadı bir başka oluyor.”

“İstanbul beyefendileri romanlarda kaldı sanki,” dedi Göksel bir gözünü kısarak. “Günümüzde oldukça ender görülüyorlar.”

“Bizim zamanımızda bile enderdiler,” dedi annesi. Eşine baktı. “Ama ben bir tanesini buldum, bulmuşken de nikâhı kıyıp iki de çocuk yaptım. Senin de karşına çıkacağına inanıyorum, çıkmazsa da sorun değil tabii.”

Annesiyle babası birbirlerine gülümsediğinde Göksel de sırıtarak ikisine baktı. Yaşları elliyi geçen, yirmi dokuz senedir evli olan annesiyle babasının hâlâ ilk günkü gibi birbirlerini sevmesi, sık sık flörtleşmesi ve birbirlerine güzel sözler söylemeleri içini sıcacık yapıyordu. Annesiyle babası genç kadın için gerçek aşkın kanıtıydı. Aşk hiçbir zaman kolay bulunabilir ya da kolay ulaşılabilir bir şey olmamıştı, bu yüzden gerçek aşk bulunduğunda bu çok değerli bir madeni bulmakla eş değerdi. Göksel de ebeveynleri sayesinde bunu biliyordu.

“Fotoğrafınızı Ahsen’in hikayesinde gördüm,” dedi Güzin. “Hepiniz çok tatlı çıkmışsınız.”

“Teşekkür ederiz,” dedi Göksel gülümseyerek. “Bir sürü fotoğraf çektik, makineden alınca gösteririm. Moda’da sahilde otururken onlarcasını çektik. Kadrajın önünde olmayı sevmeyen benim bile bir sürü fotoğrafımı çektiler.”

“Ne güzel yapmışlar,” dedi babası. “Fotoğrafının çekilmesinden hoşlanmaman normal, buna saygı da duyuyorum ama bu kadar güzel bir kızken kameralardan sürekli kaçman kendine haksızlık yapıyorsun gibi geliyor. Nadir de olsa kadrajın içini süslemelisin. O fotoğrafların da harika olduğuna eminim.”

“Ya baba!” dedi Göksel kelimenin sonunu uzatarak. Onun yanağını öptü. “Çok tatlısın, çok teşekkür ederim.”

Engin de onun yanağını öpüp saçlarını okşadı. Göksel’in ondan beş yaş büyük, adı Giray olan bir ağabeyi vardı. Giray iki senedir Ankara’da yaşıyor, orada bir lisede coğrafya öğretmeni olarak çalışıyordu ve geçen yaz hayatını bir meslektaşıyla birleştirmişti. Engin iki çocuğunu da çok seviyor, ikisine de çok değer veriyordu ama kızı Göksel’in yeri onda daha bir başkaydı. Bunda Göksel’in küçük çocuk ve aynı zamanda kız çocuğu olmasının etkisi büyüktü. Genç kadın babasının gözünde asla büyümüyordu ve her zaman da beyaza yakın sarı dalgalı saçları renkli tokalarla toplanmış, kocaman mavi gözleri pembe yanaklı beyaz yüzünde zekâyla parlayan; ince sesiyle tatlı tatlı konuşan, babasının kucağından inmeyen ve ona bitmek tükenmek bilmeyen sorularını sıralayan o küçük kız çocuğu olarak kalacaktı.

“O senin tatlılığın prensesim benim,” dedi Engin. “Hadi kalkıp elini yüzünü yıka, üstünü değiştirip rahat kıyafetlerini giy de dinlenmeye çekil. Ne kadar yorulduğun gözlerinden okunuyor.”

“Trafik kadar hiçbir şey yormadı,” dedi Göksel. “Nefret ediyorum bu şehrin kalabalığından da bitmek bilmeyen trafiğinden de. Mezun olunca küçücük bir beldeye taşınıp düğün fotoğrafçılığı yapacağım.”

Annesiyle babası gülüştü.

“Görüntü yönetmeni olma hayalin çok çabuk değişmiş bakıyorum,” dedi annesi. “Hem fotoğraf hem de video alanında büyük şirketlerle, isimlerle çalışmak istiyordun.”

“Vazgeçtim ve beni buna İstanbul zorladı. Bu şehirde görüntü yönetmeni olacağıma küçük bir beldede kendi stüdyomda gelin damat çekerim daha iyi.”

Göksel böyle söylese de annesinin de dediği gibi bu sektörde büyük hedefleri vardı. Büyük şirketlerle, ünlü markalarla ve isimlerle hem fotoğraf hem de video çekimleri gerçekleştirmek istiyordu. Kendi stüdyosunu kurmak da istekleri arasındaydı ama sektörün bu tarafında da aktif olarak çalışmayı düşünüyordu.

“Düğün fotoğrafçılığında iyi para var,” diye bir yorumda bulundu babası. “Bence gayet iyi bir kariyer planlaması.”

“Yok, kalsın,” diyen Göksel ayağa kalktı. “İstanbul’u sevmiyorum ama bir süre daha mecburen dayanacağım. Şimdi izninizle elimi yüzümü yıkayıp üstümü değiştireceğim.”

“Tamam güzelim.”

Banyoda elini yüzünü yıkayıp temizlenen Göksel odasına girip üstündeki beyaz bluzla sarı kot pantolonu çıkardı ve pijama takımını giyerek saçlarını gevşek bir biçimde at kuyruğu yaptı.

Annesiyle babasına iyi geceler dilemek için odasından çıkmıştı ki kapı önünde annesiyle karşılaştı. Güzin elinde bir papatya çayıyla Göksel’in odasına girmeye hazırlanıyordu.

“Yatmadan bunu iç de daha rahat uyu bebeğim,” dedi.

“Çok düşüncelisin, teşekkür ederim,” deyip kupayı elinden aldı ve masasının üstüne bıraktı. “İçince uyku kalitem artıyor gerçekten.”

“Bu yüzden yaptım zaten kuzum.”

O sırada salonun lambasını kapatıp odadan ayrılan Engin de eşiyle kızının yanına geldi.

“Sen eve sağ salim döndüğüne göre artık huzurla uyuyabiliriz,” deyip kızının alnını öptü. “Sen de çayını içip uyu, güzelce dinlen bebeğim.”

“Planlarım o yönde,” dedi Göksel. “Size iyi geceler.”

Göksel annesi ve babasıyla öpüştükten sonra odasına girdi. Annesinin yaptığı papatya çayını alarak yatağına ilerledi. Yorgunluk, dakikalar geçtikçe varlığını daha çok belli etmişti ve genç kadın yatağa girdikten sonra bir daha kalkamayacağını, derin bir uykuya dalacağını biliyordu. Pikesini kaldırıp sırtını bazanın başlığına yaslayarak yatağa uzandı. Papatya çayından küçük yudumlar alarak içerken sessizliği dinleyip iyice gevşedi. Saatlerce İstanbul’un gürültüsünü dinledikten sonra artık evinde, yumuşacık yatağında sessizlik içinde uzanmak kadar huzur verici bir şey yoktu. Son yudumu da içtikten sonra kupayı komodinine bıraktı, aynı komodinin üstündeki gece lambasını kapattı ve başını yastığa koyup kısa sürede uykuya daldı.