Kadrajdaki Dünyalar | 7. Kare: Takipçi

Kadrajdaki Dünyalar'ın 7. Bölümü | Çocukluğundan beri fotoğrafçılıkla uğraşan ve bu alanda lisans eğitimi alan Göksel'in çektiği fotoğrafları paylaştığı "kadrajdakidunyalar" isimli bir sosyal medya hesabı vardır. Genç fotoğrafçı bir gün fotoğraf çekimi için gittiği Kadıköy'de eve dönmeden önce bir kafeye oturur, bu kafede sahne alan gencin fotoğraflarını çeker ve sonrasında bir tanesini hesabında paylaşmaya karar verir. Fotoğrafı paylaştığı günün akşamında mesaj kutusuna düşen bir mesaj her şeyi değiştirmek üzeredir.

Kadrajdaki Dünyalar | 7. Kare: Takipçi

Açık olan balkon kapısından odanın içine ılık yaz akşamı havasıyla şehrin gürültüsü giriyordu ama odanın içindeki gürültü şehrinkini bastırıyordu. Büyük amfinin üstünde oturan Barış beyaz Fender’ı çalıyordu, Sarp da bateride ses denemeleri yapmakla meşguldü; koltuğa yayılarak oturan Gökhan ise onları izlemekle yetiniyordu. Saatler akşam dokuzu geçerken iş çıkışı hemen buraya gelen Gökhan biraz yorgun hissediyordu.

“Gitarın tonu enfes,” dedi Barış. Başını kaldırıp gitarın sahibi Gökhan’a baktı. “Ne yapıyorsun oğlum bu gitarlara? Bana da öğret.”

Gökhan gülümseyerek, “Çok kurcalıyorum,” diye cevap verdi. “Neticede insan yapımı bir alet ve belli bir çalışma mekanizması var, onu çözünce işler kolaylaşıyor. Doğasını bozmadan izimi bırakıyorum diyelim.”

“Sen gitara resmen başka bir kimlik kazandırmışsın. Fender da çaldım Stratocaster da çaldım ama seninkinde farklı bir şeyler var.”

“Her gitarist kendi gitarında kendi imzasını taşır, gitarların eşsiz olmasının sebebi de budur. İltifatların için de teşekkür ederim.”

Barış amfinin üstünden kalkarken gitarı bırakmadı. “Şu eşsiz canavarla bir parça çalalım bakalım,” dedi. Sarp’a döndü. “Bizim şarkıyı çalalım.”

“Kayda da alalım,” dedi Sarp. Kendi telefonunu arkadaşına uzattı. “Böyle bir canavarda şarkımızı çalarken bunun ölümsüzleştirilmesini isterim.”

“Çok haklısın,” diyen Barış telefonu kameranın ikisini de çekebileceği bir köşeye koydu. “Kayda başlıyorum.”

“Bası ben çalayım mı?” diye sordu Gökhan. “Notaları biraz hatırlıyorum, bir yerde yazıyorsa rahatça çalarım.”

“Kâğıtlarda var,” diyen Barış masayı işaret etti. “Ana riff üstünden ilerliyor zaten, çalması çok kolay.”

Gökhan notaların yazdığı kâğıdı bulup notalara şöyle bir göz gezdirdi. Bas gitarı eline alırken kâğıdı da nota sehpasına yerleştirdi.

“Bas çalmayalı ne kadar oldu?” diye sordu Barış.

“Aylar oldu,” dedi Gökhan. “En son şubatta mı ne Yağız’ınkini çalmıştım.”

“Bakalım paslanmış mısın?” diyen Barış güldü. Telefondan kaydı başlatıp diğerlerinin yanına gitti. “Hazırsak başlıyoruz. Son iki üç dört.”

Sarp bateriyi çalmaya başladıktan birkaç saniye sonra Barış gitarı çalmaya başladı, onu da Gökhan takip etti. Çaldıkları parça Barış, Sarp ve şu an aralarında olmayan basçı arkadaşları Kuzey’in bir süredir üzerinde çalıştıkları şarkıydı. Gökhan hepsini yakından tanıdığı ve onlarla zaman geçirdiği için çalıştıkları şarkıları biliyor, şimdi olduğu gibi bazen onlarla beraber çalıyordu.

Barış şarkıyı söylemeye başladı. Şarkı sözleri üzerinde hâlâ çalışıyorlardı ama sözleri büyük oranda tamamlamış sayılırlardı. Şarkı sözlerinin yazımı ve şarkının bestelenmesi aşamasını genelde Barış yapıyordu; düzenlemeleriyse grupça yapıyor, şarkılara son hâlini birlikte veriyorlardı.

Barış nakarata girdiğinde Gökhan ona eşlik etmeye başladı. Barış yan gözle Gökhan’a bakarken Gökhan ona göz kırptı. Gökhan arkadaşlarının müzik tarzını seviyordu -grup rock türünde şarkılar yapıyordu ve Gökhan da büyük bir rock müzik hayranı ve dinleyicisiydi-, yaptıkları şarkıları da beğeniyordu ve bu yüzden şarkıların notalarını, sözlerini hatırlaması zor olmuyordu.

Barış yüksek bir baritondu ama daha çok pes seslerini kullanmayı seviyordu, Gökhan da son derece tiz bir tenordu ve çoğunlukla tiz seslerini kullanmayı tercih ediyordu fakat parçanın nakaratında şarkının yazıldığı aralığa bağlı kalarak orta tonlu göğüs sesiyle şarkıyı söyledi.

Şarkının iki kıta ve iki nakarat kısmı bitince solosunun olduğu geçiş kısmı geldi. Barış Gökhan’ın gitarıyla soloyu çalmaya başladığında memnun bir gülümseme takındı. Gitarın tonu gerçekten enfesti ve bakımı Gökhan gibi bir usta tarafından düzenli olarak yapıldığı için sesi tertemiz çıkıyordu. Böyle usta bir elin değdiği gitarı çalmak Barış için benzersiz bir tecrübeydi. Genç adam Gökhan’ın gitaristliğine gıpta ediyordu.

Solo boyunca Gökhan beklediğinden iyi bir performans sergiledi. Aylardır bas gitar çalmamasına ve şarkının notalarını tam olarak ezbere bilmemesine rağmen çalarken hiç zorluk yaşamadı. Bu da doğal olarak onu sevindirdi. Gitar çalmaya klasikle başlamış, birkaç ay sonra elektro gitarla amfi alarak yıllar boyunca bu ikisini çalmıştı ve iki gitarda da oldukça iddialıydı; bas gitarsa bu ikisine göre çok daha nadir çaldığı ve kendisine pek güvenmediği bir gitar türüydü ama onda da epey yol kat ettiğini bu performansla beraber fark etti.

Şarkı bittiğinde Barış bir ıslık çaldı. “Gitar değil bu, canavar,” dedi Gökhan’a dönerek. “Soloyu çalarken ellerimin arasından fırlayıp kendi kendine çalacağını düşündüm.”

Gökhan başını kaldırıp kahkaha attı. “O senin ustalığından kaynaklanıyor kardeşim,” dedi. “Çalınan gitar elbette önemlidir ama iş onu çalan kişide biter.”

“Eyvallah kardeşim ama senden ipuçları alacağım.”

“Ne zaman istersen.”

Barış, Gökhan’dan üç yaş büyüktü ve Bilgisayar Mühendisliği mezunuydu. On ay bir yerde bilgisayar mühendisi olarak çalışmıştı ama müziğe ağırlık vermek istediği için işten ayrılıp kendisini tamamen müziğe adamıştı. Bölümünü sevmiyor değildi ama onun asıl tutkusu müzik yapmaktı. Öyle ki genç adam son zamanlarda müzik alanında lisans eğitimi almayı bile düşünüyordu. Seneye üniversite sınavına girip konservatuvarların yetenek sınavlarına hazırlanmak gibi planlar yapmaya başlamıştı. Gökhan’ın konservatuvar öğrencisi olması ve okulundan övgüyle bahsetmesi bu konuda ona hem istek hem de cesaret vermişti.

Sarp da Elektrik-Elektronik Mühendisliği öğrencisiydi. Aslında bu sene mezun olması gerekiyordu ama birkaç dersini veremediği için okulu uzamıştı. Bölümünün zor olması ve genç adamın da asıl önceliği müziğe vermesi bunda büyük paya sahipti. Sarp da tıpkı Barış gibi kariyerini müzikte ilerletmek, sahnede bateri çalıp eğlenmek istiyordu.

“Gitarı sahibine vereyim,” diyen Barış gitarı Gökhan’a uzattı. “Bir şeyler çalmaya ne dersin?”

Gökhan gitarı alıp omzuna asarken, “Olabilir,” dedi. “Kurtar Beni çalayım.”

“Muhteşem bir seçim. Hep beraber çalalım.” Sarp’a döndü. “Çalarız değil mi?”

“Yavuz Çetin çalınmaz mı?” dedi Sarp. “Gök mü söyleyecek?”

“Söylerim,” dedi Gökhan. “Kendimi bildim bileli söylediğim parçalardandır.”

“Tamam o zaman.”

O sırada içeri Barış’ın kız arkadaşı Elçin girdi. Dakikalar önce telefon görüşmesi yapmak için balkona çıkan genç kadın nihayet konuşmasını bitirebilmişti.

“Elçin de döndü,” dedi Barış. “Ne dedikodu yaptınız be kızım?”

“Biraz öyle oldu,” diyen Elçin onun yanağını öptü. “Ama performansınızı dinledim, her zamanki gibi çok iyiydi.”

“Dedikodu yaparken bir yandan da bizi dinledin yani? Yeme beni kızım.”

“Ne yiyeceğim yahu? Dinledim diyorum.”

“İyi bakalım, öyle olsun. Şimdi bir şarkı daha çalacağız, Gökhan söyleyecek.”

Elçin Gökhan’a bakarken gülümsedi. “Sahneyi işin üstadına bırakıyorsunuz yani,” dedi. Kendisini koltuğun üstüne attı. “Dinlemedeyim.”

Gökhan da ona bir gülümseme gönderdikten sonra Barış’ın yerini aldı. Mikrofonu kendi ağız hizasına getirirken Barış da cep telefonunu koyduğu köşeden alıp kız arkadaşına verdi ve onları kaydetmesini rica etti.

“Başlıyorum o zaman,” diyen Gökhan arkadaşlarına baktı. “Hazır mısınız?”

Sarp ve Barış onu onayladıktan sonra Gökhan parçaya girdi. Şarkının bol distorsiyon efektli kirli girişi bile genç adamı mutlu etmeye yetiyordu. Tam bir ustalık işi olan bu şarkı onun en sevdiği Çetin parçalarından biriydi.

Barış da ikinci bir elektro gitarla ona eşlik etmeye başlarken Sarp da bateriyi çalıyordu; koltukta oturan Elçin’se onları kaydediyor, bir yandan da pür dikkat dinliyordu.

“Bir gökyüzü gördüm, morlara bürünmüş,” diye şarkıyı söylemeye başlayan Gökhan’ın sesi biraz yorgundu ama hâlâ kontrollü çıkıyordu. “Bakır gibi yakıyordu güneş / O kadar yakın ki karşıda dağlar / Elimle vursam yıkılacak gibi.”

Genç müzisyen arada klavyeye baksa da bakışları çoğunlukla karşısında, aralık duran perdeden görünen karşı binalardaydı. Bu parça onun içinde bir yerlere dokunuyordu ve böyle bir parçayı söylemek onu uzak diyarlara alıp götürüyordu.

Barış ona yalnızca nakaratın belli kısımlarında eşlik etti, geri kalan tüm yerlerde Gökhan şarkıyı tek başına söyledi. Ses konusunda çok da iyi gününde olduğu söylenemezdi ama bu şarkı söylemesine engel değildi. Onun için şarkı söylerken asıl önemli olan şey teknik olarak kusursuz bir şekilde söylemek değildi; asıl önemli olan şey şarkıyı hissederek söylemek ve aynı duyguları dinleyiciyi de hissettirebilmekti.

İkinci nakaratın ardından şarkının efsanevi solosu başlıyordu ve neyin geleceğini bilen Barış’la Sarp birbirlerine bakıp gülümsedi. Gökhan’ın bu şarkıyı ne kadar iyi çaldığını biliyorlardı.

Mikrofon ayağından biraz uzaklaşan Gökhan bakışlarını gitarın klavyesinde sabitledi ve şarkının solosunu çalmaya başladı. Yoğun bir iş gününün ardından normal olarak yorgundu ama şarkıyı çalmaya başladığından beri biraz da olsa yorgun hissetmiyordu. Müzik onun ruhunu besleyen yegâne şey olmasının yanı sıra onun ruhunu dinlendirip onu huzurla dolduran şeydi de.

Parmakları perdeler arasında adeta mekik dokurken gülümsemesi gittikçe genişledi, dişleri göründü ve yaptığı şeyden zevk aldığını belli eden bir gülüş yüzünü sardı. Başını kaldırıp sağa sola sallarken vücudu da başına eşlik ediyordu. Klavyeye bakmıyordu ama nereye dokunması gerektiğini çok iyi bilen parmakları klavyede doğru yerlere dokunup şarkıyı kusursuz bir biçimde çalıyordu. Genç müzisyen idolü Yavuz Çetin’in tüm şarkılarını adı soyadı gibi iyi biliyordu.

Solo bittikten sonra son kez nakaratı söylemeye hazırlanan Gökhan nakarata girmeden önce omzunun üstünden Barış’a baktı ve genç adamın kendisine gülümseyerek baktığını gördü. Gökhan ona göz kırptıktan sonra nakaratı söylemeye başladı, Barış da ona eşlik etti. Şarkının kapanışında Çetin onlarca kez “kurtar beni” diyordu ve art arda tekrar eden bu kısım çok iyi bir nefes kontrolü gerektiriyordu. Hem sesi hem de bedeni yorgun olan Gökhan’ı bu kısımda Barış destekledi.

Gözlerini sımsıkı yuman Gökhan peş peşe, “Kurtar beni,” derken hüznün vücudunu ele geçirdiğini hissetti. Yavuz Çetin bu şarkıda defalarca kez bu iki kelimeyi söylemesine rağmen onu kimse kurtarmamıştı ve müzisyen henüz otuz yaşındayken intihar ederek yaşamına son vermişti. Bu şarkı onun yardım çığlıklarıydı ama kimse duymamıştı, ona elini uzatıp onu kurtarmamıştı. Şarkıyı bunun bilincinde olarak dinlemek ve söylemek onu ezelden beri üzüyordu.

Grup şarkıyı bitirince Elçin de kaydı durdurdu ve bağırarak onları alkışladı.

“Muhteşemdiniz,” dedi gülümseyerek. “Kulaklarımın pası silindi.”

Elçin diğerlerinin yanına ilerlediğinde Barış ona doğru uzanıp, “Hım,” dedi ve kız arkadaşının dudaklarını öptü. “Demek kulaklarının pası silindi.”

“Aynen öyle oldu.” Gökhan’a baktı. “Her zamanki gibi çok iyiydin Gök. Bu adamın şarkılarını ayrı söylüyorsun, çok hissederek okuyorsun.”

“Çünkü hissediyorum,” dedi Gökhan. “Teşekkür ederim.”

“Birer bira içelim,” dedi Barış. Gitarı çıkarıp yere bıraktı. “Dolapta var. Soğuk soğuk dikelim kafaya.”

Diğerleri de kabul edince dolaptan dört kutu bira çıkardılar. Balkona çıkan dörtlüden Barış ve Elçin duvar kenarında yan yana oturdular, Gökhan ve Sarp da sırtlarını korkuluğa verip onların karşısında yan yana oturdu.

“İş nasıl gidiyor?” diye sordu Sarp.

“Her zamanki gibi,” dedi Gökhan. Birasından bir yudum içti. “Yoğun ve yorucu geçiyor, özellikle bugün çok yoruldum. Bir tane müşteri geldi, ona bir sürü gitar gösterdim; bilgili biriydi, gitarları çalıp benimle uzun uzun sohbet etti ve doğal olarak çok yoruldum. Neyse ki bir gitarı satın aldı da o kadar zahmete değdi.”

“Ne aldı?” dedi Barış.

“Klasik bir Cordoba aldı. İyi para saydı.”

“Seneler önce en kralı birkaç bin lira olan gitarların geldiği noktaya bak anasını satayım. İyi ki zamanında almışız da kullanıyoruz yoksa bu devirde çok zor.”

“Öyle. Özellikle profesyonel olanlar dehşet pahalı. Fiyatları duyan kaçıyor.”

“Haklı olarak,” dedi Elçin. “Geçen haftalarda Barış bana da başlangıç seviyesinde bir gitar almak istedi ama fiyatları görünce, ‘Boş ver aşkım, gitarı ben çalarım,’ dedi.”

Dörtlü gülüştüğünde kahkaha sesleri sokakta yankılandı.

“Sen de çok hevesli değildin zaten,” dedi Barış. “Fiyatları görünce azıcık olan hevesin de yok oldu.”

“Gitara o kadar para vermem için cidden aşkıyla yanıp tutuşmam gerekiyor ama öyle bir durum olmadığı için bunu da rafa kaldırdık. Sen çal gitarı, ben de dinlerim.”

“Dinle bakalım.”

Barış onun yanağından makas aldığında Elçin gülümsedi. Bir seneyi aşkındır birlikte olan çiftin tatlı bir ilişkisi vardı. Bu sıralar araları limoni olsa da Sarp’ın da bir kız arkadaşı vardı ve biraz çalkantılı bir ilişkileri olsa da onlar da tatlı bir ikiliydi. Gökhan bu grupla bir araya geldiğinde yanlarında genelde birinin kız arkadaşı oluyordu ve aralarında şimdi olduğu gibi tatlı konuşmalar ve sevgi gösterileri yaşanıyordu. Bu anlara şahitlik eden Gökhan’sa argo bir tabirle sap hissediyordu. Genç adamın hayatında iki senedir hiç kimse yoktu. Üniversitenin birinci senesinde okuldan bir kızla dört ay süren bir ilişki yaşamıştı ve çok geçmeden ona karşı olan sevgisinin aşk değil de tamamen arkadaşça bir sevgi olduğunu fark ederek bunu dile getirmişti. Kız arkadaşı İpek de benzer şeyler söylemişti ve ikili arkadaş kalmaya karar vermişti. İpek de Gökhan gibi son senesine geçmişti, kemanla çello çalıyordu ve ikili okulda karşılaştıklarında ayaküstü sohbet edip birbirlerinin hâlini hatırını soruyorlardı.

Gökhan içine düştüğü derin duygusal boşluğun etkisiyle İpek’i sevdiğini zannettiğini biliyordu ve bu duygusal boşluğun farkında olduğu için uzun bir süre kimseyle fazla yakınlaşmamış, mesafesini korumuştu. Duygusal boşluktan kurtulduktan sonraysa karşısına bir ilişki içine girmek isteyeceği kimse çıkmamıştı. Çevresindeki tüm kızlar arkadaşıydı ve hiçbirine başka bir gözle bakmıyordu.

“Gök!”

Sarp’ın sesiyle düşüncelerinden kurtulup kendisine geldi.

“Efendim?” dedi arkadaşına bakarak. “Bir şey mi diyordun?”

Gök kelimesi onun aklına birini getirmişti: Dalgalı sarı saçları ve gök mavisi gözleriyle duru bir güzelliğe sahip olan genç bir kadını. Cumartesinden bu yana geçen iki gün boyunca Gökhan sık sık onu düşünmüştü.

“Yağız ne yapıyor, konuşuyor musunuz?” diye sordu Sarp.

“Konuşuyoruz tabii,” dedi Gökhan. “En son konuştuğumuzda tüm gününü evde geçirip dinlendiğinden bahsetmişti. İyice dinlenip kafasını topladıktan sonra arkadaşlarıyla takılacağından ve müziğe ağırlık vereceğinden söz etti.”

“Yağız’ın eve kapandığını da mı duyacaktım?” dedi Barış şaşkın bir sesle. “Arabayla Balıkesir sokaklarının tozunu attırdığını, arkadaşlarıyla vakit geçirdiğini ve müziğe odaklandığını düşünüyordum.”

“İlerleyen günlerde böyle yapar ama bu sene gerçekten çok yorucuydu ve o da öncesinde iyice dinlenmek istedi. Batı tarafına gidip tatil yapabileceğini de söylemişti ama son güncellemelerden haberim yok. En son cuma konuştuk.”

“Gitmiştir belki de,” dedi Elçin. Erkek arkadaşına baktı. “Biz de denize gidelim.”

“Gidelim bebeğim,” dedi Barış bir elini onun omzuna atıp. “Planı yapıp ilk fırsatta gideriz, olur mu?”

“Olmaz mı?”

İkili öpüşmeye başladığında Gökhan bakışlarını Sarp’a çevirdi.

“Sende durumlar nasıl?” diye sordu.

“Ne durumu?” dedi Sarp onun kastettiği şeyi anlamayarak. Gökhan karşılarında oturan ikiliyi işaret etti. “Ha, o mesele. Konuşmuyoruz hâlâ. Mesajlarıma ve aramalarıma cevap vermiyor, ben de saldım.”

“Ne oldu ki?”

“Hatırlayınca bile sinirim bozuluyor ama anlatayım. Birkaç ay önce Lale’ye yazan bir lavuk vardı, başlarda arkadaşça yazsa da çok geçmeden niyetini belli edip buluşma teklifi etmiş ve benimki de erkek arkadaşı olduğunu söyleyerek kibarca reddetmiş ve konuşmayı bitirmişler. Her şey kulağa gayet normal geliyor ama öyle değil işte. Benimkinin hesabında benimle fotoğrafları var, altlarında da sevgi sözcükleri, kalpler havada uçuşuyor; yani sevgili olduğumuz çok açık ve net. Bu lavuk da bunu bildiği hâlde yazmış buna. Duyunca çıldırdım ama benimki sakinleştirdi, zaten söz konusu o olunca pamuğa dönüşmem dakikalar alıyor.” Sarp durup iç çekti. “Lale’nin de bir arkadaşı var, kız benden hiç hoşlanmıyor ama benimki bunu kabul etmiyor tabii. ‘Sana öyle geliyordur, niye sevmesin?’ diyor. Bunlar geçen hafta bir mekâna gidip eğleneceklerini söylediler, benim işim olduğu için gidemedim ama onlar gittiler. Gittikleri mekânda tahmin et kim varmış ve onu kim davet etmiş?”

“Yok artık,” dedi Gökhan. “Düşündüğüm şey değildir umarım.”

“Var artık kardeşim, var artık. Bu sefer öyle bir çıldırdım ki o bile sakinleştiremedi. O arkadaşına ağzıma geleni saydım, rezil rüsva ettim. Lale de başlamaz mı sen bana güvenmiyor musun da o gelmişse ne olacak, yüzüne bile bakmadım da niye kıza o kadar ağır konuştun da beni rezil ettin de bir sürü laf. Bir güzel birbirimize girdik, bir ton laf saydık ve o günden beri konuşmuyoruz. Ben fazla tepki göstererek hata yaptım fakat o da onu o kız hakkında uyarmama rağmen beni ciddiye almayarak hata yaptı. Kızın beni sevmediği ve bizi ayırmak istediği Ay’dan görülüyor. Sonra ben buna aramızı düzelteyim diye aradım, yazdım ama hanımefendi asla cevap vermedi; ben de boş verdim. İçten içe haklı olduğumu biliyor, gururunu yenip bunu kabul edecek ve bana yazacak, adım gibi biliyorum. Kaç gündür ne yazdım ne de aradım, ondan gelecek adımı bekliyorum.”

“İkinizin de haklı olduğu taraflar var, haksız olduğu taraflar var; bu yüzden en iyisi ikinizin de sakinleştiği ve olaya objektif bakmaya başladığı zaman güzelce konuşup sorunu çözmek. Özürlerinizi dilersiniz, birbirinizi dinleyip anlarsınız ve konuyu tatlıya bağlarsınız.”

“O kızla arkadaşlığını bitirdikten sonra benim için tüm sorunlar ortadan kalkacak -ki birazcık tanıyorsam bitirmiştir zaten.”

“Bir zahmet. Sevgilisi olduğunu bildiği hâlde neden ondan hoşlanan bir çocuğu onunla aynı ortama sokuyor ki? Kesinlikle art niyet var.”

“Var tabii anasını satayım! Kız resmen bizi ayırmayı kafasına koymuş ama bilmediği şey bizim aramızdaki sevgi onun kafasının alamayacağı kadar çok. Neyse bak, sinirleniyorum. Ulan benim gibi sakin bir adamı bile delirtiyorlar. Gelmiş de kız arkadaşımın olduğu ortama ona yürüyen lavuğu sokuyor. Elçin, saçını başını yolayım, dedi de kabul etmedim. Keşke etseydim.”

Barış’ın yanağını öpen Elçin adını duyunca Sarp’a baktı. “Ne oldu?” diye sordu. “Adım geçti.”

“Gök’e Lale meselesini anlatıyordum,” diye cevap verdi Sarp. “Sen kızın saçını başını yolmak isteyince kabul etmemiştim ya, keşke etseydim diyorum.”

“Ay şu mesele. Hâlâ konuşmadınız değil mi?”

“Cık. Hanımefendi henüz gururunu yenip haklı olduğumu kabullenmedi ama elbet kabullenecek ve yazacak.”

“Biraz ağır konuştun sen de ama o kız dediğin her şeyi hak etti. Lale yıllardır seninle beraberken aranıza başka birini sokmaya çalışmak ne demek? Hadsiz! Lale umarım onunla konuşmayı kesmiştir.”

“Seninle de konuşmadı değil mi?”

“Hayır, ben de ulaşmaya çalıştım ama ulaşamadım.”

Sarp başını korkuluklara yaslarken ofladı ve bira kutusunu kafasına dikip yarısını içti.

“Dertlendi,” dedi Barış. “Siniri geçince ulaşır sana, merak etme kardeşim. İki yetişkin insansınız, konuşup halledersiniz.”

“Hanımefendi zahmet edip ulaşırsa halledeceğiz,” dedi Sarp. “Dolapta bira var değil mi?”

Onun bu lafı diğerlerini güldürdü. Sarp bir kutu daha bira alırken dörtlü uzun dakikalar boyunca sohbet edip vakit geçirdi. Saatler gece 11’i geçerken Gökhan evine dönmek için ayaklandı. Yarın yine iş vardı, mesaisi 10’da başlasa da erkenden kalkıp işe gitmek için yola çıktığından geceleri çok geçe kalmadan ev işlerini halledip uyuyordu.

“Yine görüşelim,” dedi Barış. “Arayı çok açmayalım Gök.”

“Görüşürüz tabii,” diye cevap verdi Gökhan. “Buralardayım biliyorsunuz.”

Arkadaşlarıyla vedalaşan Gökhan evden ayrıldı. Barışların evi kendi evine uzaktı, dolayısıyla yolu uzundu ama saat geç olduğu için fazla trafik olmayacaktı. Durağa yürürken kulaklıklarını takıp müzik dinlediği uygulamaya girdi. Yerli rock şarkılarının olduğu çalma listesini açtı. Neredeyse bütün yerli rock gruplarını bilen, büyük çoğunluğunu da dinleyen genç adamın bu çalma listesinde yalnızca çok severek dinlediği ve çalmayı bildiği, kafede çalmayı tercih ettiği parçalar yer alıyordu.

Mahalle arasından çıkıp cadde üstündeki durağa ulaşması birkaç dakikasını aldı. Durakta iki genç kız oturuyordu, Gökhan da durağın yan tarafına geçip ayakta dikildi. Otobüsü beklerken sosyal medya hesabına girdi, onun aktif olmadığı birkaç saatte paylaşılan hikayelerle gönderilere baktı. Hafta içi olduğu için doğru dürüst paylaşım yoktu, birkaç yeni paylaşıma baktıktan sonra otobüsü geldi ve genç adam da otobüse bindi.

Otobüs beklediği gibi dolu değildi. Cam kenarındaki boş bir koltuğa oturdu, sırtına taktığı gitarı çıkarıp bacaklarının arasına koyarak ön koltuğa yasladı ve müziğin sesini biraz daha arttırdı. Akşam vakti bunun gibi dolu olmayan otobüslere binmeyi, müzik dinleyerek ışıl ışıl şehri izlemeyi ve düşüncelerinde kaybolmayı seviyordu. İstanbul aşırı kalabalık bir şehirdi ama bu kalabalıkta onun ilhamını uyandıran bir şeyler vardı. Gökhan bunu şehirde birbirinden farklı milyonlarca insanın yaşamasına, her birinin kendine özgü hayat hikâyesine; bu hayatta bir yeri olmasına ve hayat akışının içinde yol almasına bağlıyordu. Tüm bu hayat koşuşturması onu düşündüren ve ona ilham veren şeydi.

Birkaç şarkıyı camdan dışarısını izleyerek dinledi. Onun caddeye sabitlenmiş baygın bakışlarını değiştiren şey çalmaya başlayan yeni şarkı oldu.

Giderdi Hoşuma

Bakışları canlanırken bir tebessüm de dudaklarına yuva yaptı. Bu şarkıyı uzun zamandır severek dinliyor ve çalıyordu; şimdiyse bu şarkının bir öyküsü vardı, anısı oluşmuştu. Göksel bu şarkıya bir öykü kazandırmıştı.

Telefonunun ekranını açıp sosyal medya hesabına girdi. Arama motoruna o hesabın adını yazdı: kadrajdakidunyalar. Göksel’in hesabı aşağıda çıkınca, ekrana dokunup hesabını açtı. Profil fotoğrafında bir analog kameranın fotoğrafı olan, isim kısmında “Gök”, biyografisinde “Dünya kadrajımıza yansıdığı kadardır.” yazan bu hesap hakkında sadece üç gün önce hiçbir bilgiye sahip değildi; şimdiyse bu hesabın sahibinin adını, yüzünü, ses tonunu, konuşma şeklini, gülümsemesini biliyordu; onu tanıyordu.

İlk günden beri onu merak ediyordu ve sanki evren de ona kıyak geçerek ikisini karşı karşıya getirmişti.

Ne yeni bir hikayenin ne de yeni bir gönderinin olduğu hesaba şöyle bir göz gezdirdikten sonra bakışlarını takip et butonuna çevirdi. Bunu yapmayı cumartesi akşamından beri düşünüyordu ama bir türlü cesaret edememişti. Gökhan genel olarak girişken biri olsa da bazı durumlarda çekingen olabiliyordu, bu da böyle olduğu durumlardan biriydi. Göksel’le tanışmış olsa da onu gerçek anlamda tanımıyordu ama emin olduğu bir şey vardı: Onu tanımak istiyordu. Bunun içinse somut bir adım atması gerekiyordu.

“Yaparsın oğlum,” diye düşündü. “Alt tarafı bir takip.”

Göksel’in onu geri takip etmemesinden korkuyordu. Eğer genç kadın da onu takip etmezse bunun cesaretini kıracağını, onun daha hayatına giremeden sessizce uzaklaşacağını biliyordu ama neler olacağını da denemeden bilemezdi. Bu yüzden derin bir nefes aldı ve parmağını takip et butonuna yaklaştırıp usulca dokundu. Buton maviden griye dönerken genç adamın kahverengi gözleri de büyüdü.

İşte, yapmıştı.

Artık Göksel’i takip ediyordu.

Uygulamadan çıkıp ekranı kapattıktan sonra bakışlarını yeniden camdan dışarıya odakladı. Otobüs ışıl ışıl caddelerden, daha loş olan sokaklardan; farklı araçların ve insanların arasından geçerken müzik dinleyerek tüm bu anları seyretti. Göksel’i takip etmek onu heyecanlandırmıştı, şehri izlemek kendisini biraz da olsa sakinleştirir zannetse de tüm yol boyunca onu düşündü ve kendisini geri takip etmesini umdu. Eğer genç kadından da bir adım görürse cesaret bulacağını biliyordu.

Otobüs, oturduğu sokağın altındaki daha işlek olan sokağa ulaştığında ayağa kalkıp düğmeye bastı. Saatin neredeyse gece yarısı olması nedeniyle etraf gündüze göre çok daha tenhaydı ama hâlâ sokakta yürüyen birkaç insana rastlamak mümkündü. Gökhan soğuk kış gecelerinde bu sokakları bomboş görmüştü, mevsimlerden yaz oluncaysa az da olsa insanlarla karşılaşıyordu. Söz konusu İstanbul gibi bir metropol olunca sokakların saat fark etmeksizin insanlar ve arabalara ev sahipliği yapması oldukça normal bir durumdu.

Otobüs durakta durduğunda araçtan indi. Ellerini pantolonunun ceplerine sokup eve doğru yürümeye başladığı sırada yeni bir şarkı çalmaya başladı: Kendime Yalan Söyledim. Genç adamın ruh hâli bir anda değişirken adımlarına hüzün karıştı.

Tıpkı sağ bileğindeki dövmede yazdığı gibi müziğin ruhun gıdası olduğuna inanıyordu ama bazı şarkıların boğazda nasıl acı tat bıraktığını da biliyordu. Bu şarkı da onlardan bir tanesiydi. Konu sadece şarkı da değildi: Şarkının klibi de onun içinde aynı yere dokunuyordu. Klipteki adamın Fender marka gitarı, gençliğinde gitar çalarken içinde bulunduğu o kalabalık ve şaşaalı ortam; orada tanıştığı bir kadınla bir ilişki yaşaması ama kadının onu terk etmesi, adamın eve döndüğünde evde kimseyi bulamayışı; tüm ömrünü gitar çalarak yaşamaya devam etmesi ama artık onu izleyecek hiç kimsenin kalmaması Gökhan’ın boğazında tadı son derece acı olan bir yumruya neden oluyordu. O klipte kendisini görüyordu ve sonunun da öyle olmasından korkuyordu. Bazen tıpkı o adam gibi yapayalnız kaldığını düşündüğü de oluyordu.

Eve bu düşüncelerle vardı ve onu bekleyen hiç kimsenin olmayışını düşünmemeye çalışarak Fender’ını salondaki askısına astı. Birkaç saniye gitarına baktı, sapındaki Fender yazısını inceledi.

“Yine baş başa kaldık kadim dostum,” diye fısıldadı. “Herkes gittiğinde sadece sen kalıyorsun.” Bakışlarını hemen yan taraftaki klasik gitarına çevirdi. “Siz kalıyorsunuz.”

Kendi kendine gülümsedikten sonra salondan çıktı. Artık yatağına uzanıp dinlenmeye geçebilirdi.

***

Ertesi gün her zamanki saatte uyanan Gökhan evden çıkmadan önce duş alıp kahvaltı etti. Haziranın son günleri son derece sıcak geçiyordu, bu yüzden evden çıkarken üstüne kısa kollu ince bir tişörtle kot şortunu giydi; iş yerinde giymek için de siyah kotunu çantasının içine koydu. İş yerindeki kılık kıyafet düzenlemesi şort giymesini engelliyordu ama mağaza klimalı olduğu için bu sorun yaratmıyordu. Üstüneyse tüm çalışanlar gibi iş yerinin logosunun olduğu siyah bir polo yaka tişört giyiyordu ve onu da soyunma odasında bırakıyordu.

Her sabah olduğu gibi bu sabah da trafikte uzun dakikalar harcadıktan sonra nihayet iş yerine varabildi.

“Günaydın,” dedi içeri girdiğinde.

“Günaydın,” dedi Ufuk isimli diğer satış danışmanı. Ufuk, otuzlarının başında ve uzun yıllardır bu sektörde çalışan genç bir adamdı. Gökhan’dan yaşça bir hayli büyük olduğu için ikili arasında ağabey kardeş ilişkisi vardı. Gökhan onu sever, sayardı. “Biraz geciktin. Trafik çok mu kötüydü?”

“Hem de ne kötü,” dedi Gökhan çantasını omzundan indirirken. “Yol mu kapalıymış, kaza mı olmuş, anlamadım ama ana yol felç olmuş durumdaydı.”

“Olabilir.”

Gökhan soyunma odasında üstünü değiştirdikten sonra mağazanın içine geri döndü.

“Kahvaltı ettin mi?” diye sordu Ufuk. “Gelirken poğaça aldım, sıcak çay da var.”

“Ettim ağabey, teşekkür ederim. Sana afiyet olsun.”

Öğleye kadar olan vakit çoğu zaman olduğu gibi son derece sakin geçti. Mağazanın canlanmaya başladığı saatler 12’den sonrasıydı. Saatler öğleden sonra 2’yi gösterirken liseli bir genç kız biraz çekinerek mağazaya girdi.

“Hoş geldiniz,” diye onu karşılayan kişi Gökhan oldu. “Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Hoş buldum,” dedi kız ona alttan bakarak. Minyon yapılı kız, Gökhan’dan 20 cm kadar kısaydı. “Gitarlara bakmak istiyorum.”

“Yardımcı olayım,” dedi Gökhan gülümseyerek. Müşterilere gösterip özelliklerinden bahsetmeyi en sevdiği enstrüman elbette gitarlardı. “Aklınızda bir marka, model var mı?”

“İki senedir Midex marka bir klasik gitar çalıyorum ama bir üst düzeye çıkmak, daha profesyonel bir gitar almak istiyorum. Uygun fiyatlı güzel modeller gösterebilirseniz çok mutlu olurum.”

“Elbette. Bütçeniz ne kadar? Ona göre size seçenekler sunabilirim.”

“2 bin 500, belki 3 bin.”

“Tamam, buyurun bakalım.”

Gökhan ona üç tane gitar gösterdi. Kız çalıp çalamayacağını sorunca ona çalabileceğini söyledi. Genç kız gitarların üçünü de biraz tıngırdatıp seslerini dinledi, onları test etti.

“Bu güzelmiş,” dedi krem renkli gitar için. “Fiyatı ne kadar?”

“3,200 ama indirim yapabiliriz. İsterseniz müdürüme sorabilirim.”

“İyi olur.”

“Ayşegül Hanım!” diye seslendi Gökhan. “Bakar mısınız?”

Kasanın orada Ufuk’la sohbet eden Ayşegül ikilinin yanına ilerledi. Gökhan ona gitarın fiyatını söyleyip ne kadar indirim yapabileceklerini sordu.

“%10 indirim yaparız,” diye cevap verdi Ayşegül. “Fiyatı da yanlış hesaplamadıysam 2,880 liraya düşüyor. Almak istersen küsuratı atıp 2,800 yaparız.”

“Aslında iyi bir indirim,” dedi genç kız. “Ben aileme de bir sorayım. Onlar kabul ederse alabilirim ancak. İndirimin bir süresi var mı?”

“Yok,” dedi Ayşegül başını iki yana sallayarak. Tebessüm etti. “Almaya karar verirsen anlaştığımız fiyattan alabilirsin.”

“Peki, teşekkür ederim.”

“Biz teşekkür ederiz.”

Ayşegül uzaklaştığında kız yeniden Gökhan’a baktı. Gökhan’ın kendisine yaşça daha yakın oluşu ve kibarlığı iyi hissettirmişti.

“Aslında bakmak istediğim bir enstrüman daha var,” dedi.

“Hangisi?” diye sordu Gökhan.

“Keman ama onu şu an satın alamam, sadece fiyat ve model öğrenmek istiyorum. Zaten çalmayı da bilmiyorum ama öğrenmeyi çok istiyorum.”

“Elimizde güzel modeller var,” diyen Gökhan kemanların olduğu standa yürüdü, genç kız da onu takip etti. “Başlangıç için bu modelleri tercih etmenizi tavsiye ederim,” dedi bir raftaki kemanları işaret ederek. “Fiyatları diğerlerine göre çok daha uygun ama daha kaliteli bir şey isterseniz bu markayı ve kemanlarını tavsiye ederim.” Üst taraftaki kemanları gösterdi. “Biraz daha para verirsiniz ama uzun süre çalabilirsiniz, gerçekten çalmayı öğrendiğinizi düşündüğünüzde daha profesyonel modelleri tercih edebilirsiniz.”

“Sesleri nasıl?” diye sordu genç kız. “Siz çalabiliyor musunuz?”

“Çok az.”

“Çalabilir misiniz?”

Kızın bu isteği Gökhan’ı şaşırttı. Ondan enstrüman çalmasını rica eden müşterilerle her gün karşılaşmıyordu.

“Birkaç ses çıkarabilirim sanırım,” dedi Gökhan. “Hangisini çalayım?”

“Şunu,” diyen genç kız üst raftaki kahverengi kemanı işaret etti. O keman Gökhan’ın göstermediği, oldukça pahalı olan bir kemandı. “Çok güzel görünüyor.”

“Öyledir,” diyen Gökhan kemana baktı. “En iyi kemanlarımızdan biri, hâliyle pahalı da. Dilerseniz gösterdiklerimden birinin sesine bakalım.”

“Bunu da duymak istiyorum.”

“O hâlde çalayım.”

Gökhan kemanı alıp omzuna yerleştirdi ve yayı eline alarak çenesini kemana yasladı. “Çalmayı bildiğim çok kısa bir kısım var,” dedi kıza bakarak. “Birkaç saniyelik bir şey.”

“Dinliyorum.”

Gökhan yayı telle buluşturduğunda mağazanın içini kemanın tiz sesi doldurdu. Genç adam keman çalmayı bilmiyordu, sadece ünlü bir eserin küçük bir kısmını çalmayı öğrenmişti. Parmakları tuşenin üstünde dururken yayı da tellerin üstünde harekete geçirdi ve hoş bir ezgi tıpkı bir nehir gibi mağazanın içinde akmaya başladı. Notaların sesi akan suyun sesi gibi yatıştırıcı ve huzur vericiydi. Bu rahatlatıcı müziğin bedenindeki gerginliği alıp götürmesine izin verdi.

“Çok güzel,” dedi genç kız, Gökhan çalmayı bitirdiğinde. “Kemanın gerçekten şahane bir sesi varmış, siz de çok güzel çaldınız. Kemanın fiyatı ne kadar?”

“Teşekkür ederim,” dedi Gökhan gülümseyerek. “Fiyatı 16 bin lira. Profesyoneller için üretilmiş bir kemandır ve önde gelen bir markanın özel bir modelidir.”

“Tipinden, sesinden ve fiyatından anlaşılıyor,” dedi genç kız içten içe duyduğu fiyat karşısında şok yaşarken. “Peki şu siyah kemanı çalabilir misiniz?”

“Elbette. Aynısını bir de bundan dinleyelim.”

Gökhan aynı melodiyi gösterdiği daha uygun fiyatlı kemanda çaldı. Diğer kemanla sesleri arasında bir fark doğal olarak vardı ama bu kemanın da ses kalitesi hiç fena değildi.

“Bu da çok güzelmiş,” dedi genç kız. “Bu ne kadar?”

“Bu da 3,500 lira. Biraz pahalı ama dediğim gibi daha uzun süre kullanırsınız ve daha rahat bir çalma deneyimi yaşatır.”

“Umarım bir gün yaşayabilirim. İlgilendiğiniz ve beni kırmayıp kemanları çaldığınız için teşekkür ederim.”

“Rica ederim. Yardımcı olabildiysem ne mutlu bana.”

“Kesinlikle oldunuz. Gitar konusuna gelecek olursam ailemle görüşüp eğer onay verirlerse bu gitarı alacağım. Gitarın o zamana kadar satılıp satılmadığını ya da elinizde aynısından olup olmadığını öğrenmek için mağazayı arayabilir miyim?”

“Tabii ki arayabilirsiniz. Ben size kartımızı vereyim, sabah 10.00 ve akşam 19.00 saatleri arasında arayıp bilgi alabilirsiniz.”

Gökhan kıza mağazanın kapısına kadar eşlik edip onu uğurladıktan sonra mağazanın içine geri döndü. Özellikle gençlerin mağazaya gelip fiyatları duyduktan sonra hayal kırıklığı içinde mağazadan ayrılmasına çok üzülüyordu. Kendisi de bir piyano sahibi olmak istese de kuyruklu modelleri milyonlarca liraya satılan bu enstrümanı satın alması maalesef ki mümkün değildi, bu yüzden bir şeyi isteyip de maddi imkânsızlıklar yüzünden alamamak nedir iyi bilirdi. Elinden gelen tek şey bir şeylerin değişmesini ummaktı.

Genç kıza gösterdiği enstrümanları yerlerine güzelce yerleştirip telefonunu eline aldı. Barış ona dün akşam çektikleri videoları göndermişti. Videoları izlemeyi mesai çıkışına erteleyip arkadaşına bir teşekkür mesajı yazdı. Bu uygulamadan çıktıktan sonra sosyal medya hesabına girdi. Hiç yeni bildirimi yoktu ama yine de bildirim sayfasını açıp sayfayı yeniledi.

Hayır, Göksel onu hâlâ geri takip etmemişti.

“Belki de görmemiştir,” diye düşündü. “Daha takip edeli bir gün olmadı, gün içinde geri döner belki.”

“Gökhan!” diye seslendi Ufuk. Genç adam telefonunu kapatıp ona döndü. “Bir müşteri seni soruyor. Buraya geldiğinde sen yardımcı olmuşsun sanırım.”

“Hemen geliyorum,” derken telefonunu cebine soktu ve kasaya doğru yürüdü.

İşte, onun çalıştığı mağazadaki bir günü genel olarak böyle geçiyordu.

***

Aynı gün saat 11’i geçe uyanan Göksel birkaç dakika boyunca yatakta uzanıp kendine gelmeye çalıştı. Gece 3’e kadar dizi izlemişti ve evde de kimse olmayınca bu saate kadar uyumuştu. Hafta içi annesiyle babası erkenden işe gidiyordu, bu da evin boş ve dolayısıyla sessiz olmasına neden oluyordu; Göksel de rahatça uyuyabiliyordu.

Yataktan kalkıp birkaç gerinme hareketi yaptıktan sonra esneyerek odadan çıktı. Her gün uyanır uyanmaz yaptığı şeyi yaparak banyonun yolunu tuttu. İhtiyacını giderip elini yüzünü yıkadıktan sonra sabah bakımını yaptı. Cilt bakımına özen gösteren ve her gün aksatmadan yapmaya çalışan genç kadın küçük bir rutine sahipti. Hem hassas hem de kuru bir cilde sahip olduğu için cildini hem nemlendirmek hem de güneşten korumak zorundaydı.

Pijamalarından kurtulup üstüne salaş bir tişörtle şort giyip mutfağa geçti. Kendi kendine şarkı söyleyerek kahvaltısını hazırladı, sofraya yerleştirdi ve bilgisayarını da masaya koyup sandalyeye oturdu. Günümüz dünyasındaki çoğu genç gibi onun da tek başına yemek yerken bir şeyler izleme alışkanlığı vardı hatta yalnızken bir şeyler izlemeden artık yemek yiyemiyordu. Severek takip ettiği İngiliz bir fotoğrafçının vlog videosunu açıp kahvaltısını etti.

Kahvaltıdan sonra salona geçmişti ki telefonunun olmadığını fark edince, odasına dönüp komodinin üstündeki telefonunu aldı. Dün akşamdan beri dizi izlediği için telefonuna hiç bakmamıştı. İnternetini açıp evlerindeki ağa bağlandığında kullandığı uygulamalardan ve sosyal medya hesabından yeni bildirimler geldi. Göksel uygulamalardan gelen bildirimleri göz ardı edip sosyal medya hesabına girdi. Fotoğraflarına gelen üç yeni beğenisi ve bir yeni takipçisi vardı. Bu dört bildirim de her sosyal medya kullanıcısı gibi Göksel’in de sürekli aldığı ve alışkın olduğu bildirimlerdi. Genç kadın bildirimlere şöyle bir bakıp önceki sayfaya geri dönüyordu ki onu takip eden hesabın adını görünce, bundan vazgeçip gözlerini kocaman açtı.

Onu takip eden hesap Gökhan Uygur’a aitti.

Göksel bildirimin üstüne dokunduğunda onu takip eden hesabın profili açıldı. İrileşen mavi gözlerini hesabın profil fotoğrafında, biyografisinde ve gönderilerinde gezdirdiğinde bunun Gökhan’ın hesabı olduğundan emin oldu. Genç adam 13 saat önce, yani dün gece 11 sularında Göksel’in hesabını takip etmişti. Onunla yüz yüze tanışıp ayaküstü sohbet ettikleri cumartesi gününden iki gün sonra.

Göksel böyle bir adım beklemiyordu.

Gökhan’la konuştuğunda onun sandığı gibi havalı bir tip olmadığını hatta son derece kibar ve sevecen biri olduğunu anlamış, ondan pozitif bir enerji almıştı ama bu kadardı, dahası yoktu. O akşam tanışmış, ayaküstü sohbet etmiş ve yollarına devam etmişlerdi. Eğer bir daha kafeye giderlerse onu orada göreceğini, belki de yine sohbet edeceklerini biliyordu ama bu bir ihtimaldi ve gerçekleşmesi kesin değildi. O zamana kadar onunla bir daha görüşmeyeceğini, ikisinin de birbirlerinin varlığını unutup hayatlarına devam edeceğini düşünüyordu. Oysa Gökhan dün akşam onu takip ederek Göksel’in bu düşüncelerini yerle bir etmişti. Genç adam sosyal medyadan onu takip ederek onunla etkileşimde kalmayı, paylaştıklarını görmeyi tercih etmişti. Bu da gösteriyordu ki karşı taraftan pozitif enerji alan tek kişi Göksel değildi.

Genç kadın şaşkın bakışlarını telefon ekranından ayırırken belli belirsiz tebessüm etti. Bu olay onu fazlasıyla şaşırtsa da hoşuna da gitmişti. Yüzündeki minik tebessümle salona ilerleyip koltuğa oturdu. Planı izlenecek filmler listesinden bir film seçip izlemekti ama bakışlarını pencereye odaklayan Göksel karşı apartmanı seyredip düşüncelere gömülmeyi tercih etti. Kafeye gittiği ilk akşamı düşündü; Gökhan’ı ilk kez gördüğü, ilk kez dinlediği, onun fotoğraflarını çektiği o akşamı kafasında yeniden canlandırdı. Fotoğrafları gören annesinin bir tanesini hesabında paylaşabileceğini söylediği günü ve ertesi günü düşünüp fotoğrafı son anda konum bilgisi ekleyerek paylaştığı anı hatırladı. O günün akşamı mesaj kutusuna düşen yeni mesaj, Gökhan’la olan ilk konuşması gözlerinin önündeydi. Fotoğrafın birkaç gün içinde bin 500 yüz beğeniyi geçmesi, genç kadının aldığı övgü dolu yorumlar, kazandığı yeni takipçiler; hesabın bir anda artan etkileşimleri ve gördüğü tüm ilgiyi hepsi dün yaşanmış gibi hatırlıyordu. Ardından geçen akşamı düşündü; kafeye ikinci kez gittiği cumartesi akşamını ve orada sahne alan Gökhan’ın performansını baştan sona izleyip arada ona eşlik ettiği akşam hafızasında tazeliğini koruyordu. Kafeden ayrıldığı anı düşünürken gözleri kısıldı. Genç adamla ilk kez göz göze geldiği anın, ilk kez karşı karşıya konuşmalarının; ona fotoğrafçı olduğunu söylemesinin ve ayaküstü ettikleri sohbetin her bir anını hatırlıyordu. Gökhan’ın kendininkilere bakan kahverengi gözlerini düşündü; karamel tonundaki badem gözler sıcak bakışlara sahipti ama aynı zamanda tıpkı bir kara delik gibi çekiciydi. Göksel bu gözlerden bir türlü gözlerini ayıramadığı o anı düşündüğünde ürperdi.

Evin kapısı çaldığında oturduğu yerde resmen sıçradı. Başparmağıyla damağını ittikten sonra koltuktan kalkıp kapıya doğru ilerledi. Hafta içi bu saatte evin kapısının çalmasına hiç alışkın değildi, üstelik herhangi bir şey de sipariş etmemişti. Meraklanmış bir şekilde kapıya yürüdü ve kapı dürbününden dışarı baktı. Kapının dış tarafında Emrah’ı görünce merakı yerini şaşkınlığa bıraktı. Onu hafta içi bu saatte ilk defa kapılarının önünde görüyordu.

Bugün kesinlikle tuhaf bir gün oluyordu.

Göksel kapıyı açtığında Emrah başını ona doğru çevirdi.

“Tünaydın,” dedi genç adam. 1,84 metrelik uzun boyu, geniş omuzları, kaslı ve yapılı vücuduyla o da bir kapıya benziyordu. “Rahatsız ettiğim için kusura bakma.”

“Tünaydın,” diye karşılık verdi Göksel. “Rahatsız etmedin. Yardımcı olabileceğim bir şey var mı?”

“Var,” dedi Emrah başını sallayarak. “Sütünüz var mı?”

Onun bu sorusu Göksel’in şaşkınlığını arttırdı. “Süt mü?”

“Evet, süt. Annem dün yemek yaparken benim sütümü kullanmış ve bunu az önce buzdolabını açtığımda fark ettim ne yazık ki. Kısa sürede evden çıkmam gerek, sipariş vermekle ya da markete gidip gelmekle uğraşmak istemedim ve sana sormaya geldim.”

“Yulaf mı yiyeceksin?”

“Evet. Sporcuların beslenme şekillerini bildiğini bilmiyordum.”

“Hakkımda bilmediğin çok şey var.”

“Haklısın,” dedi Emrah gülümseyerek. “Süt?”

“Var. Biraz beklersen getiririm.”

Emrah elindeki su bardağını Göksel’e uzattığında Göksel nasıl olur da onu fark etmediğini sorguladı.

“Buna doldurabilirsin,” dedi Emrah. “Çok teşekkür ederim.”

“Hemen dönerim.”

Göksel kapıyı aralık bırakıp elindeki bardakla mutfağa yürüdü. Annesi bazen Emrah’ı evde eksik olan bir malzeme için Göksellere gönderirdi, bazen de yaptığı yemeklerden bir tabak da onlara ikram ederdi ama Emrah ilk kez kendi ihtiyacı için onların kapısını çalmıştı. Emrah söylediği gibi sütü markete giderek ya da internetten sipariş ederek alabilirdi ama gerçekten vakti olmayacak olmalıydı ki daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yaparak sütü Göksel’den rica etmişti.

Göksel bardağı doldurduktan sonra kapıya geri döndü. Emrah bıraktığı yerde bıraktığı şekilde duruyordu. Genç kadın bu esnada onu inceleme fırsatı da buldu. Emrah’ın üstünde kırmızı polo yaka bir tişört vardı, altındaysa yumuşak kumaştan bir şort vardı fakat evden çıkmadan önce bunu değiştireceği belliydi. Göksel onun kılık kıyafetine dikkat ettiğini biliyordu.

“Buyur,” deyip bardağı ona uzattı.

“Tekrardan çok teşekkür ederim,” dedi Emrah bardağı alırken. “Şu an hayatımı kurtarmasan da bana çok büyük iyilik yaptın.”

“Lafı bile olmaz,” dedi Göksel gülümseyerek. “Bu arada cuma günü akşam yemeğine geliyorsun değil mi?”

“Evet, sen?”

“Ben de geliyorum.”

Cuma akşamı Dinçer Ailesi’yle Demirkan Ailesi fırsat buldukça beraber çıktıkları aile yemeklerinden bir tanesine çıkacaklardı. Göksel’in ebeveynleri Emrah’ı ve ailesini seviyordu, aynı şekilde Emrah’ın ebeveynleri de Göksel’i ve ailesini seviyordu.

“O zaman orada görüşürüz,” dedi Emrah. “Kendine iyi bak.”

“Görüşürüz. Sen de kendine iyi bak.”

Emrah ona gülümsediğinde Göksel de aynı şekilde karşılık verdi. Genç adam merdivenleri çıkarken Göksel onu seyretti. Emrah’ın kılsız, uzun ve kaslı bacakları merdivenleri saniyeler içinde hızlıca çıkıp gözden kaybolduğunda Göksel de evine girdi.

Odak noktası biraz da olsa dağılan genç kadın televizyondan ailecek dizi/film izledikleri ücretli bir platformu açıp listesinde gezinmeye başladı. Göksel sinemaya ilgili biriydi, fırsat buldukça ve merak ettiği filmler sinemalara geldikçe arkadaşlarıyla ya da tek başına sinemaya gidip film izlemekten hoşlanırdı. Özellikle son senelerde çevrim içi ücretli platformların yükselişiyle beraber artık evinde oturduğu yerden dizilerle filmleri izleyebiliyordu ve bundan da hoşlanıyordu. Bu platformlarda yer almayan ya da sinemada izlemek istediği yapımları da sinema salonunda izliyordu. Sinemanın onun için bir katkısı da vardı: Genç kadın yapımları izlerken yeni ve farklı bir sürü çekim tekniği görüyordu ve bu teknikler onun ufkunu genişletirken sanatçı kişiliğinin gelişmesine yardımcı oluyor, kendi çekimleri için de ilham veriyordu.

Bir filmde karar kılıp, filmi izlerken içmek için kendisine buzlu kahve hazırladı. O esnada yeniden sosyal medya hesabına girip Gökhan Uygur’un profiline baktı, mavi butonun içinde yazan sen de takip et yazısını okudu. Göksel bu hesapta arkadaşı diyemeyeceği, bazısıyla bir iki kez fotoğraflar hakkında kısa konuşmalar yaptığı bazısıyla da hiç konuşmadığı fotoğrafçılıkla ilgili eğitim alan ya da almış birkaç kişiyi takip ediyordu ama Gökhan’ın durumu bunlardan biraz farklıydı. Gökhan’a da arkadaşım diyemezdi, onunla sadece bir kez yüz yüze gelmişlerdi ve birkaç dakikalık kısa bir sohbet etmişlerdi; Gökhan fotoğrafçı değildi ve bu alanla ilgisi varmış gibi de görünmüyordu, onu sadece ismen tanıyordu ve fotoğraf gibi bir ortak noktası olmadığı bu yabancıyı takip edip etmemek konusunda çok kararsızdı. Onu geri takip etmeyerek kabalık da edebilirdi, takip ederek dünden meraklı gibi de görünebilirdi ve her iki seçenek de onun için aynı derecede korkutucuydu.

“Kişisel hesabımı takip etmedi ki sonuçta,” diye düşündü. “Fotoğraflarımı paylaştığım hesabımı takip etti ve bu hesabı takip eden bir sürü tanımadığım insan var, onları takip etmediğim gibi Gökhan’ı da takip etmeyebilirim. Ama onu tanıyorum. Kırk yıllık dostum değil sonuçta ama bir kere mesajlaştık, geçen gün de yüz yüze tanıştık ve sohbet ettik; Ahsen bile onunla tanıştı ve sohbet etti. Geri takip etmezsem kabalık etmiş olurum. Of! Ne yapacağım şimdi? Ya takip edince dünden meraklı olduğumu düşünürse ne olacak? Beni takip eden kendisi, o zaman dünden meraklı olan o olmuyor mu? Böyle bir şey düşünmesi saçmalık olur.”

“Sakin ol kızım,” dedi derin bir nefes alırken. “Yine kafanda bin tane senaryo yazdın.”

Bunun hakkında düşünmek için zamanı vardı, acele etmeden düşünüp bir karara varacaktı.

Salona geri dönüp filmi başlattı ve izlemeye başladı. Filmin ilk dakikalarında bu düşünceler hâlâ zihnini meşgul etse de ilerleyen dakikalarda takip olayını kafasından tamamen çıkararak filme odaklandı. Film Göksel’in bir süredir izlemek istediği bir filmdi, beklentileri yüksekti ve filmin tam da beklediği gibi heyecanlı, aksiyon dolu ve hareketli kurgusu onu içine çekmeyi başardı. Filmi günün en sıcak olduğu saatlerde, öğlen 13-15 arasında, izlediğinden dolayı klimanın kumandasını alıp klimayı açmak için ayağa kalkmak dışında filmi yerinden hiç kalkmadan izledi.

Film bittiğinde saat 15.30’a geliyordu. Televizyonla klimayı kapatıp ayağa kalktı. Filmi çok beğendiği ve listesinden bir film daha eksildiği için mutluydu. Okul dönemi dersleri yüzünden hobilerine zaman ayırmak için zaman bulması zor oluyordu, o da bunlar için tatilleri, özellikle uzun yaz tatilini, tercih ediyordu. Yazın klimalı evinde oturup dizi/film izlemeyi seviyordu. Dışarısı çok sıcak olduğu için özellikle öğlen vakitleri bu aktiviteyi yapmak için en uygun zaman dilimiydi; dışarı çıkacağı zamanları da havanın daha az sıcak olduğu akşamüstü ve akşam saatlerine denk getirip yazın yakıcı sıcaklarından olabildiğince uzak durmaya çalışıyordu.

Mutfağa girip akşam yemeği için malzemeleri çıkarmaya girişti. Yaz tatillerinde okulu olmadığı ve ebeveynleri çalıştığı için yemekleri çoğunlukla Göksel yapıyordu, bu akşam için de mercimek çorbasıyla makarna yapacaktı. Akşam yemeğini hazırlarken severek dinlediği Taylor Swift’in şarkıları ona eşlik etti. Büyük bir alternatif müzik hayranı olarak Amerikalı müzisyenin son iki alternatif albümünü diğer albümlerinden daha çok dinliyordu, yalnızken onları söylüyordu da.

Yemeklerin altını kapatıp dinlenmek için odasına çekildiğinde telefonunu eline aldı. Sosyal medya hesabına girdi, ana sayfasındaki yeni hikayelere ve gönderilere bakıp bazılarını beğendi ve kendisini yine aynı profilde buldu. Düşünceleri öğlene göre çok daha durgundu ve içinde olduğu karmaşadan kurtulmuştu. Gökhan’ın fotoğraflarına baktı, paylaşımlarını inceledi ve takip ettiği hesaplara göz gezdirdi. Genç adam yüzlerce hesabı takip ediyordu, bunların çok büyük bir çoğunluğu kendisi gibi gençlerin, arkadaşlarının kişisel hesaplarıydı; bir kısmı takip ettiği yerli ve yabancı müzisyenlere aitti, birkaç tanesi de müzik topluluklarının hesabıydı. Son derece sıradan, tam da onun gibi bir müzisyenden beklenecek bir takip edilen listesiydi. Göksel’in çektiği fotoğrafları paylaştığı hesabı bu listede göze çarpan tek farklı hesaptı ve bunu fark etmek Göksel’e değişik hissettirdi.

Genç kadın Gökhan’ın takip ettiği hesaplara baktığı uzun dakikaların ardından profil kısmına geri döndü. Sen de takip et yazısı ona göz kırpmaya devam ediyordu. Gökhan’dan gelen bu adım onu şaşırtmıştı, genç adamın kafasından neler geçtiğini bilmiyordu ama kendi kafasından geçeni biliyordu: O da Gökhan’ı takip etmek istiyordu. Çekingenliği varlığını hâlâ koruyordu ama ilk adımı Gökhan’ın atması ona da adım atmak için ihtiyacı olan cesareti vermişti. Sosyal medya üzerinden basit bir takip, küçük bir adım. Tüm yolculuklar bu küçük adımla başlamıyor muydu zaten?

Parmağını sen de takip et yazısının üzerine, takip butonuna dokundurduğunda mavi butonun rengi griye döndü. Kalbi heyecanla çarpmaya başlarken derin bir nefes aldı.

Artık Gökhan’ı takip ediyordu.

Onun adımına karşılık o da bir adım atmıştı ve bunun devamını merakla bekliyordu. Devamı olup olmayacağını bile bilmiyordu ama henüz kabul etmemiş olsa da devamının olmasını diliyordu.

***

Mesaisinin son saatinde mağazaya gelen üç müşteriyle ilgilenen Gökhan kapanışa yakın Ufuk’a kasadaki paranın sayımında yardım etti, Ayşegül’e de gün hakkında rapor verdi. Bugün onun için diğer günlere göre biraz daha yoğun bir gün olmuştu ve yorgun hissediyordu. Tek isteği evine gidip, ayaklarını uzatarak uzanmaktı.

Saat 19.00 olduğunda Gökhan kapıda asan tabelayı kapalıya çevirdi. Bir iş gününün daha sonuna gelmişti.

“Bugünü de bitirdik,” dedi Ayşegül. “Hazırlanıp çıkabilirsiniz beyler.”

Arka taraftaki soyunma odasına ilerleyen Gökhan üstünü değiştirip kendi tişörtüyle şortunu geri giydi. Bezgince dolabının kapağını kilitleyip, çantasını omzuna asarken diğer eliyle de telefonunu eline aldı. Yoğunluk yüzünden birkaç saattir bakamadığı telefonunu internete bağladı. Sosyal medya hesabından bir bildirim geldiğinde yorgun gözleri bir anda irileşti ve heyecanla bildirimi okudu.

kadrajdakidunyalar seni takip etmeye başladı.

Hızlıca bildirimin üstüne dokunup bildirim sayfasını açtı. Fotoğrafçı iki saat önce onu geri takip etmişti.

Gökhan sırıtarak, “Evet be!” dedi ve yumruk yaptığı elini gövdesine doğru indirdi. “İşte bu.”

Dün onu takip etmeden önce Göksel’in kendisini geri takip etmemesinden korkuyordu, bugün de takip etmesinin üstünden uzun saatler geçmesine rağmen genç fotoğrafçıdan bir adım göremeyince gerçekten de takip etmeyeceğinden endişe etmeye başlamıştı ama bu bildirimle beraber tüm korkuları yok olarak tarihe karıştı.

Yorgunluğu bir anda geçen Gökhan sırıtarak kapıya yürüdü. Kapıyı açtığı sırada içeri girmeye hazırlanan Ufuk’la burun buruna geldi.

“Ne oldu?” diye sordu Ufuk. “Bir anda yüzünde güller açmış. Mesai bittiği için bu kadar mutlu olamazsın herhâlde?”

“Güzel bir haber aldım diyeyim,” dedi Gökhan ayrıntı vermeden.

“Ne haberi? Hayırdır inşallah?”

“Hayırlı ağabey, hayırlı,” dedi başını sallayarak. “Hadi ben kaçtım. Yarın görüşmek üzere.”

“İyi bakalım, görüşürüz Gök.”

Soyunma odasından çıkan Gökhan kasadaki Ayşegül’le de vedalaştı.

“İyi akşamlar Ayşegül Hanım,” dedi elini kaldırarak. “Yarın görüşmek üzere.”

“Sana da iyi akşamlar Gökhan, yarın görüşürüz.”

Gökhan gülümseyerek mağazadan çıkarken Ufuk ve Ayşegül şaşkın bakışlarla onun arkasından baktı.

“Ne olmuş?” diye sordu Ayşegül. “Ağzı kulaklarına varıyordu.”

“Güzel bir haber almış,” diye cevap verdi Ufuk. “Ne olduğunu söylemedi.”

“Allah Allah. Yakında çıkar kokusu.”

“Neye bu kadar sevindiğini çok merak ettim. Yaşını göz önüne alırsam gönül işi olma ihtimali çok yüksek.”

“Gönül işi mi?” dedi Ayşegül şaşırarak. “Hayatında bir kız mı var?”

“Sanırım artık var.”

Ayşegül kaşlarını kaldırırken Ufuk ona omzunu silkerek karşılık verdi. Otuzlarının ikinci yarısındaki kadın biraz önce Gökhan’ın çıktığı kapıya bakarken kendi kendine gülümsedi. Yirmilerinin başındayken aşkın insana nasıl hissettirdiğini iyi bilirdi.

Caddede durağa doğru yürüyen Gökhan gülümsemeye devam ediyordu. Dokuz saatlik yoğun bir mesainin ardından adımları olmaması gereken kadar hızlı ve canlıydı. Sevinci içinden taşıyordu, mutluluğu yüzünden okunuyordu. Kulaklıklarını takıp müzik dinlediği uygulamaya girerken kendi kendine güldü.

Biraz korkarak biraz da çekinerek attığı ilk adıma karşı Göksel de bir adım atmıştı ve bu genç adama ikinci adımı atmak, o yolda yürümek için ihtiyacı olan cesareti vermişti. Yol ayaklarının altında uzanıyordu ve o yolda yürümek için sabırsızlanıyordu.